Birkaç yıl önce (Eylül 2014) Seda Tunç ile kolları sıvayıp Lydia Davis’in bazı öykülerini çevirmiş ve Proust’un Kısa Hali ya da Haiku-Öykücü: Lydia Davis başlığını atmıştık.
 
Yetinmemiş, şöyle devam etmişiz: Yaptığı çevirilerle Marcel Proust’u, Jean-Paul Sartre’ı, Michel Foucault’yu İngilizceye kazandırmışlığının yanında, kendine çok özgü hikâyeciliğiyle de tanınan Lydia Davis, iki yılda bir verilen ve 2009’da Alice Munro’nun aldığı Man Booker Ödülü’nün 2013 yılı sahibi. (Bunu yanlış yazmışız, doğrusu Man Uluslararası Booker Ödülü olacak.) Yapısı ve eti kemiğiyle maharetle damıtılmış Davis hikayeleri, özellikle çeviri sürecinde minimalist oymalarıyla ince işçiliğini belli ediyor. İnsan psikolojisinin ve ilişkilerinin eski kodları, Davis’in dar alanlara sıkıştırdığı cümlelerden buharlaşarak düşünceye bazen tiril tiril yayılabiliyor. Sıradan görülene olan yakın ilgisi, minimalist biçimciliği ve sadeliğini yitirmeyen dili, 1960’larin Frank O’Hara’lı, John Ashberry’li, Kenneth Koch’lu New York Okulu şairlerini de anımsatan zengin bir karakterin parçaları. Ya da Jonathan Franzen’in, Davis’in Fransızcaya olan hakimiyeti ve yaptığı sayısız çeviriyle bağlantı kurması açısından önemli olan sözüyle: Proust’un aramızdaki kısa hali o.
 
Şimdilerde bu acemice ama iyi niyetli açıklamayı yapmaya gerek yok çünkü biz çevirimizi yayımladıktan birkaç ay sonra Türkçe ilk Lydia Davis kitabına kavuştu: Yapamam ve Yapmayacağım. Ardından iki Lydia Davis çevirisi daha geldi: Rahatsızlık Çeşitleri ve Neredeyse Hiç Hatırlamıyor. Demem o ki Türk(çe) okurlar artık tanıyor Davis’i.
 
Aşağıda okuyacağınız söyleşi The Paris Review dergisinin Bahar 2015 tarihli 212. sayısında yayımlanmış. Epey uzun olan söyleşinin tamamına soluğum yetmedi, irice bir kısmını çevirmekle yetindim.
 
Hamiş: Söyleşinin başlığı bana ait.
 
Onur Çalı
4c77e-davis-paris2b1973
Lydia Davis’in Paris yıllarından. (1973)
Bu söyleşi 2013’ün Eylül ayında Oslo’da, Norveç-Amerikan Edebiyatı Festivali’nde Lydia Davis ile çevirmeni Johanne Fronth-Nygren arasındaki halka açık bir konuşma olarak başladı. Bir gün önce Norveççeye giriş dersinde görüşmüşlerdi. “Kısa bir süre sonra kendimizi kediler, bahçeler ve aile fertleri hakkında konuşurken bulmuştuk” diye hatırlıyor o günü Fronth-Nygren.
2013 yılında Oslo’da gerçekleşen bu konuşmayı iki özel sohbet izledi, birisi Fronth-Nygren diğeri de İspanyol gazeteci Andrea Aguilar ile. İkisi de Davis’i, ressam eşi Alan Cote ile yaşadıkları, eskiden okul olan New York’taki evinde ziyaret ettiler. Fronth-Nygren sahneyi şöyle anlatıyor: “Yolun karşısındaki arazide Davis’in İnekler öyküsünde yazdığı inekler var. Yazdığı ineklerden ikisi kesilmiş ve yerine yenileri gelmiş, üçüncü inek ise kendisini kesime götüren kamyonete binmeyi reddetmiş ve hâlâ arazide otluyor. Büyük tuğla binanın içinde, geniş sınıf pencerelerinden giren güneş salona vuruyor ve üç tane kedi taş basamaklardan inip çıkıyor.”
İki mülakatçı da Davis’i zarif ve özenli bir ev sahibesi olarak tanımlıyor. Aguilar’la olan söyleşi, Davis ve eşi Cote onu Albany tren istasyonuna bırakırken de devam etmiş. Trenin rötar yaptığını öğrendiklerinde Davis, Aguilar’a tur rehberi gibi istasyonu gezdirmiş, tuvaletin, gazete bayiinin ve bekleme salonunun yerini göstermiş.
Davis’in The End of the Story (1995) adlı bir romanı ve altı öykü kitabı bulunuyor. Fransızcadan yaptığı çeviriler arasında Swann’ların Tarafı (2002) ve Madam Bovary (2010) bulunuyor. 2003’de MacArthur Vakfı Ödülünü, 2013’de Man Booker Uluslararası Ödülünü aldı. Fransa Sanat ve Edebiyat Nişanına layık görüldü. Bu söyleşiden sonra Davis Norveççe çalışmaya devam etti ve yakınlarda ilk kez Norveççe bir roman okudu, Dag Solstad’ın “Det uoppløselige episke element i Telemark i perioden 1591–1896” romanını.
Paris Review Editörleri
Çoğu öykünüzde ebeveynliğin etiği olarak adlandırabileceğimiz şeyi ele alıyorsunuz. Örneğin “Eski Sözlük” başlıklı öykünüzde bir anne “oğlum, eski sözlükten daha önemli olmalı benim için ama oğlumla ilgilendiğim her seferinde ona zarar vermek konusunda kaygılanmıyorum” diyor. Bu öykü nasıl ortaya çıktı?
Eski kitaba oğluma davrandığımdan daha iyi davrandığımı anladığımda.
O zaman öyküdeki anlatıcı siz misiniz? Bu her zaman böyle midir?
Bir öyküde yazarın hayatından bir şeyler var diye yazarın hayatıdır ya da anlatıcı yazarın kendisidir diyebileceğimizi düşünmüyorum. Öykü malzemesini yaşamınızdan seçip düzenlendiğinizde ve belli bir üslupla yazdığınızda, o artık malzemeyi aldığınız hayatın ya da o kişinin aynısı değildir. Ama evet, sıklıkla kendi yaşamımdan bir şeylerle başlar. İşte orada sözlükleyim. Ve elimde bir ikilem, bir yapboz var, bir soru bana mantıklı gelen diğer sorulara yol açar çoğunlukla. Kime, neye daha iyi davranıyorum ve neden? Ama tekrarlamalı, belirli bir üslupla. Birçok şeyi dışarda tutuyorum. Tamamlanmış bir resim değil bu.
Genelde, hayatımı nasıl yaşadığımı incelediğim doğrudur. Her zaman. Aralıksız. Sadece İyi bir kahvaltı yaptım mı? gibi değil. Her şey. Biteviye bir yargıç var. Belki de kafamda yaşamaya devam eden zavallı annemdir. Annem her zaman yargılardı, onun annesi de öyleydi. Yargılayan annelerden oluşan uzun bir kuyruk var ve bu bazen çok bunaltıcı oluyor. İşe kısa bir mola verip kanepeye uzanarak okusam ve on dakika yerine yarım saatlik bir mola versem bunda ne var? Gerçekten kötü bir şey mi yapmış olurum? Bazı nazik insanların size mektup yazdıklarını, bundan memnun olduğunuzu ama üzerinden iki ay geçmesine rağmen yanıtlamadığınızı düşünün. Bu hiç kuşkusuz, kanepedeki okuma molamı beş dakika daha uzatmaktan daha kötü bir şey olur.

“Glenn Gould” adlı öykünüzdeki anlatıcıyı düşünüyorum, kimseyi incitmeden bencil olmanın bir yolu var mıdır diye merak eden anlatıcıyı.

Hiç evlenmeyerek ve yalnız yaşayarak ve gecenin bir yarısı bir arkadaşınızla uzun konuşmalar yaparak. Ve o kişiyi hiç görmeyerek.
“Yazmak” adlı son öykülerinizden birinde anlatıcı “Hayat yazmaya devam edemeyeceğim kadar ciddi” diyor. Siz de böyle hissediyor musunuz? Yazmayı bırakabilir misiniz?
Aralıklarla bırakıyorum. Ama tümden bırakamam çünkü yazmayı çok seviyorum. Bu soruyu kendime sordum. Eğer ıssız bir adada olsaydım ve hiç kimse ve hiçbir şey olmasaydı, yazmaya devam eder miydim? Eğer kalem ve kağıdım varsa muhtemelen devam ederdim.
Birçok öykümde olduğu gibi, bahsettiğiniz öyküm de anlık bir düşünceyi izliyor – dünyanın başka bir yerinde insanlar ölürken ve hükümetimiz yıkıma doğru giderken burada ne yapıyorum ben, tuhaf cümleleri bir araya getiriyorum, bir demet saçmalık yaratıyorum. Bu, eminim, birçok sanatçının zaman zaman hissettiği bir şeydir, boşa vakit harcadıklarını ya da manasız bir işle uğraştıklarını düşünürler. Böylece kendimi yanıtlamak ve yok saymak yerine, bunu küçük bir düşünce olarak kenara yazdım. Bu öykünün değeri olup olmadığını bilmiyordum, ama ciddi bir eleştirmene gösterdim. Öyküyü sevdi ve böylece ikna oldum.
Karakterlerinize nadiren isim veriyorsunuz. Nedeni nedir?
İsimlendirmenin yapay olduğunu hissetmişimdir hep. Daha önce yaptım. Bir kadın hakkında yazdım ve ona Bayan Orlando adını verdim çünkü kadın Florida’da yaşıyordu.
On iki yaşımdayken, bir ödev için Wimple adındaki bir kızla ilgili öykü yazmıştım. Ona Jane ya da Betsy ismini verebilirdim ama o zamanlar bile karakterlerime sıradan isimler vermiyordum. Bunun nedenini tam olarak bilmiyorum.
Öykü neyle ilgiliydi?
Uyuyamayan ve penceresinden çıkarak yangın merdiveninden inmeye ve bir macereya atılmaya karar veren bir kız.  Atılıyor da… ama oldukça kısa bir öyküydü. Yangın merdiveninden nasıl indiği ve çıkardığı gürültüyle komşuları rahatsız ettiğiyle ilgiliydi daha çok ve sonra yangın merdiveninden geri çıkamayacağını anlıyordu. Böylece anne babasının hoşnutsuzluğunu göze alıp normal şekilde dönüyordu eve. Pencereden çıkarken çıkardığı gürültü üzerine kısa bir diyalog geçiyordu. Annesi sesleniyor, Uyu artık Wimple ya da bunun gibi bir şey, bir annenin diyebileceği türden tipik bir şey.
Çok fazla diyalog ya da betimleme de yazmıyorsunuz.
Betimlemeleri severim. “The End of the Story” romanında Güney Kaliforniya manzarasına dair betimlemeler var. Eğer bir manzara ya da herhangi bir şey beni harekete geçiriyorsa onu yazmak istiyorum ama bunun elzem bir bileşen olduğunu düşünmüyorum; sahneye diyalogla başladın, şimdi betimleme yapmalısın ve sonra da şunu ve sonra da bunu.
Sorunuzdan biraz uzaklaşacağım ama James Wood’un belirttiği gibi, romanımda biraz Thomas Bernhard etkisi var. Yeni bir biçim denediğimde, daha önceden yapmaya alışık olmadığım bir şeyi denemek istediğimde, yapmak istediğim modele kuşkuyla bakarım. “The End of the Story” romanımda, Bernhard’ın uzun monologları bir model sundu, sonra Elizabeth Hardwick’in “Sleepless Nights” romanı başka bir model sundu, fragmanlar halinde yazılmış bir model. Marguerite Duras’ın Sevgili’si başka bir model. Bu üç roman da birinin zihnine adım atmışsınız izlenimi verir. Bölümlere çok düşkün olmamamın nedeni budur ya da bu romanım için bunu söyleyebilirim. Bölüm bittiğinde bunu yazarın bile isteye yaptığını biliyorsunuz. Birinin kafasının içinde olduğunuz illüzyonu yıkılıyor böylece. Benzer nedenlerle diyaloğu da yapay buluyorum. Hatta birbiri ardına gelen tırnak işaretlerini de. Karakter kapı aralığında göründüğünde Burada ne yapıyorsun? dediğini hatırlıyorum. Bazı cümleleri hatırlarız ama konuşmanın tamamını hatırlamayız. En azından ben hatırlayamıyorum.
Çalışmalarınızı “öykü” başlığıyla yayımlatıyorsunuz, “kısa öykü” olarak değil. Neden?
Bana kalırsa kısa öykü, Hemingway’in ya da Katherine Mansfield’in ya da Çehov’un yazdığu türden geleneksel olarak belirlenmiş bir tür. Daha uzun, içinde sahne anlatımları ve diyaloglar olan bir tür. Bazı öykülerimi kısa öykü olarak adlandırabilirsiniz. Çoğu öyküm oldukça kısa olmasına rağmen başkaları onlara kısa öykü demeyebilir. Bazı öykülerime, bunlar çok fazla değil, şiir diyebilirsiniz.
Bazı öykülerinizin şiir olduğunu mu söylüyorsunuz?
Evet, etkilerine dayanır bu. Bazen son derece düz ve sıradan yazmak isterim. Yine de kendi müzik ve ritmine sahip olur bu yazdıklarım ama ezgi değillerdir. Bazı başka öykülerimi ise ezgi olarak düşünürüm. Bunlar sayfada şiir gibi durmasalar da şiirdirler. Sanırım, tüm edebi türler içerisinde şiiri her zaman en üstte tuttum ve benim için hâlâ böyledir. Parmak ısırtan öyküler ve romanlar olmadığını söylemiyorum. Ama benim için şiir diğerlerinden daha fazla hayranlık uyandırıcıdır.
Öykülerinizin türüne bilinçli olarak, plan yaparak mı karar veriyorsunuz? Yoksa her biri sezgisel olarak mı çıkıyor ortaya?
Önceden planlamaktan çekinirim. Neredeyse istisnasız şekilde hepsinde bir düşünce ya da ifadeden yola çıkar, içine dalıverir ve keşfe çıkarım. Eğer düşünmeye ara verirsem, Bu birinci çoğul şahıs olacaktı ya da Bu tek bir paragraftan oluşmalı ya da her neyse, bunlar beni durduracaktır. Sezgisel olarak ortaya çıkıyorlar. Hepsinde bir hikaye vardır çünkü hikayeyi severim ben. Hikayelere ve hikaye anlatıcılığına çok düşkünüm, bence çoğu insan da böyledir. Biri, Sorma, dün başıma neler geldi dediğinde hemen herkes dikkat kesilir.
Terminolojiyle ilgili başka bir sorun da benim sözüm ona öykülerimin birçok farklı kategoriye girebilecek olması. Durmak ve düşünmek zorunda olmak istemiyorum, Bugün felsefi bir metin yazdım ya da Bugün bir anektod yazdım. Bugün bir epi… neydi o, epigram mı yoksa epigraf mı? Hep unutuyorum. Demek istediğim, bu türden bir kaygım olsun istemiyorum.
Öykülerinizde buluntu malzemeleri giderek daha fazla kullanıyorsunuz sanki.
Seksenli yıllarında başlarında, yalnızca başınıza gelen bir olayı anlatarak, kurgulamadan ve birazcık değiştirerek öykü yazılabildiğini farketmiştim. Bir bakıma bu da buluntu malzemedir. Bence keskin sınırlar çizmek ve bir şeyin buluntu olmadığını söylemek zor. Eğer bir arkadaşım gelip bir hikâye ya da rüya anlatırsa, bana kalırsa bu buluntu malzemedir. Eğer bana gelen bir e-mail öyküye uyarlanabiliyorsa, bu buluntu malzemedir. Metni kullanmam ama mevcut durumu kullanırım. Uydurmam. Gerçekte olan biteni oldukça ilginç buluyorum ve uydurmak için büyük bir ihtiyaç duymuyorum ama bana anlatılan hikâyeleri yeniden anlatmayı seviyorum.
Son geldiğimde kağıt parçalarına notlar aldığınızı söylemiştiniz. O kağıt parçalarına ne oldu?
Birikiyorlar. Sonra da onları kullanıyorum. Bazen temizliğe giriştiğimde bu kağıt parçalarına el atıyorum ve notları bilgisayara geçiriyorum. Ya o anda kullanıyorum ya da sonra kullanmak üzere bırakıyorum. Seyahate çıktığımda yanımda not defteri taşırım. Çok fazla not defteri kullanırım çünkü zihnim anın içinde yaşamaya meyillidir. Bir şeyleri unutmaktan her zaman korkmuşumdur.
Bazen yazma üzerine notlarınızı da malzeme olarak kullanıyorsunuz.
Evet, bir bakıma onlar da buluntu malzemedir çünkü bir öyküyü gözden geçirirken notlar alırım ve sonra bu notları okuduğumda onları bir metin olarak sevmeye başlarım ve sonra da üzerinde düzeltmeler yaparım.
Kısa yazmanızın bir nedeni de yaptığınız diğer işler arasında (öğretmenlik, çevirmenlik, annelik ve ev işleri) ancak bunu yapabiliyor olmanız mı?
Bunu söylemek zor. Gerçekten kısa öyküler yazmaya başladığımda çok fazla vaktim vardı. Hiç param yoktu ama para kazanmaya da çalışmıyordum. Birinin evine göz kulak oluyordum. Yani evim, çok küçük bir gelirim ve sabahtan akşama kadar bolca vaktim vardı. Çocuk yoktu. Eğer isteseydim roman yazacak vaktim vardı ama onun yerine çok kısa öyküler yazdım. Öte yandan, yazdığım en kısa öyküler Proust çevirirken ortaya çıktı. Sabah ondan üçe kadar tüm günümü o uzun, karmaşık cümleleri çevirmeye ayırıyordum ve yazmak için çok da vaktim yoktu. O uzun cümleleri çevirmeyi seviyordum ama kısa, çok kısa şeyler yazarak direnmeye de ihtiyacım vardı galiba. Sadece başlık ve iki ya da üç satırlık şeyler.
Çevirmen Lydia Davis ile yazar Lydia Davis birbirlerini nasıl etkiliyorlar?
Çevirinin kendi yazarlığıma etkisi hakkında kesin konuşamam çünkü çeviri yapmadığım bir paralel evrenim yok. Ailemin diğer kültürlere, dillere olan ilgisi nedeniyle sanırım, zihnimin bir yanı her zaman başka bir ülkededir. Etkilendiğim şeylerin çoğu yabancıdır, özellikle Avrupa kökenlidir ve bunları Amerikan duyarlığıyla birleştirmek istemişimdir. Çeviriye verdiğim emeğin İngilizcemi ve İngilizceyle yapabileceklerimi derinleştirdiğini biliyorum çünkü, siz de bilirsiniz, çevirmen olduğunuzda her cümleyi çevirmek zorundasınızdır, atlayamazsınız, o cümleyi kendi dilinizde söyleyebilmek için tüm olası yollar hakkında kafa yorarsınız. Bu büyük bir disiplin.
Peki, yazdıklarım çevirmenliğimi nasıl etkiliyor? Kendi üslubumu çevirdiğim şeye yansıtmam. Benim için bu neredeyse ahlaksızlık anlamına gelir, etik olarak yanlıştır. Çeviride hoşuma giden şey başka bir yazarın kafasının, üslubunun içine girmek, tamamıyla orada bulunmak ve kitabın orjinalinin yazıldığı biçime mümkün olduğunca yaklaşarak İngilizce yazmak.
Anneniz öykü, babanızsa eleştiri yazıyordu. Bunun sizi yazmaya hazırladığını düşünüyor musunuz?
Sadece anne babam değil. Tüm arkadaşları ya yazar ya da yazarların ve profesörlerin eşleriydi. Her ne kadar kız kardeşim ve erkek kardeşim yazar olmak için büyümedilerse de yazarlık birinin yapabileceği olağan bir şeydi bizim için. Böyle bir ortamda olmak bana güven vermiş olabilir. Hiçbir zaman üretmek, üretmek, üretmek zorunda hissetmedim. Kendim için yazdım. Bir şey, bu bir dil ya da aile ilişkisi ya da bir inek olabilir, ilgimi çekerse onunla ilgili yazarım. Vaktinden önce hüküm vermem. Kendime hiçbir zaman Bu yazmaya değer mi diye sormam.
Anne babanız evde yazar mıydı?
Columbia Üniversitesi’ne yakın otururduk ve babam işlerinin çoğunu üniversitedeki ofisinde hallederdi. Annem ben okuldayken çalışırdı evde. Yazdıklarının farkındaydım çünkü annem bir öykü yazdıysa ya da babam bir eleştiri yazdıysa, diğeri onun yazdığını okurdu ve yayımlanması için göndermeden önce yorum yaparlardı. Birbirlerinin yazdıklarını okurlarken evdeki gerginliği iyi hatırlıyorum. Şşş, Babanız öykümü okuyor. Annenizi rahat bırakın, eleştirimi okuyor. Yayımlanması için öykülerimi dergilere göndermeye başladığımda sanırım kafamın bir yerinde anne babamdan gördüklerim vardı – bir öykü yazarsın, bitirirsin, bir arkadaşına okutursun, mümkün olan en iyi hale getirirsin ve bir dergiye yollarsın.
Üniversitedeyken yazma dersi aldınız mı? Yetişkin olarak yazdığınız ilk öyküleri hatırlıyor musunuz?
Eskiden sorsaydınız almadığımı söylerdim, hatta yazma dersi olduğunu bile hatırlamadığımı söylerdim ama vardı ve son senemdeyken bir yazma dersine katılmıştım. Ayrıca, Grace Paley’in verdiği bir yaz kursuna da katılmıştım. Ama üniversitedeyken kendim için öyküler yazardım. Kardeşim askere gittiğinde bir kız ve abisi hakkında oldukça geleneksel bir öykü yazmıştım. Kız kardeş, abisini uğurluyordu ve evde onsuz olmanın, anne babasıyla yalnız kalacak olmanın kendisi için çok zor olacağını söylüyordu. Bir de piyano öğretmenim hakkında bir öykü yazmıştım. Üniversitenin ilk ya da ikinci sınıfında olduğumdan eminim çünkü o zamanlar piyano dersi alıyordum ve bunu ailemden gizliyordum. O zamanlar özel hayatım olması gerekiyormuş gibi hissediyordum sanırım ve özel hayatım da onlara söylemeden piyano dersi almaktı. Sonra Grace Paley’in sınıfında, on dokuzumdayken, Buneos Aires hakkında bir öykü yazdım. Bir önceki yıl orada iki ay geçirmiştim. Tuhaf biçimde, o öyküde Hemingway etkisi hissedilir. Bu belki kısmen öyküde yabancı bir mekan olmasından ve karakterlerin biraz İspanyolca konuşmasından olabilir ama betimlemer de Hemingwayvaridir. Gayet iyi bir öyküydü, birkaç yıl önce internette yayımladım.
Grace Paley sizin için önemli bir yazar mıydı? Eserlerinden öğrendiğiniz şeyler oldu mu?
Öykülerini çok severdim ve okuduğum ve hayran olduğum az sayıdaki çağdaş -yaşayan demek istiyorum- yazardan biri oldu uzun süre. Humoruna, ekonomisine, gerçekçiliğine, konuşkan üslubuna ve hayatında aktivizme öncelik vermesine çok hayrandım. Maalesef atölyeyi çok iyi hatırlamasam da masasının başında çok sessiz durduğunu hatırlıyorum.  
Yıllar içerisinde yazma sürecinizde nelerin değiştiğini söyleyebilirsiniz?
Buna yanıt vermek güç çünkü yazdığım öykülerin türü çok fazla değişti. Gençken, sözgelimi, buluntu malzemeyi alıp kullanmaz ve öyküye dönüştürmezdim, şimdi yapıyorum. O zamanlar bunu yapmak çok daha zordu, nedeni kısmen benim için yeni olmasaydı. Pratiğim yoktu.
Ayrıca insan gençken, en önemli şey yazar olmak istemeniz, bir şeyler yazmak istemeniz oluyor. Yazacağınız şeyin kendisi değil.  Bunun üzerine düşünmeniz gerekiyor, Ne hakkında yazabilirim? ve çevrenize bakmaya başlıyorsunuz. Aile öyküleri ve müzik öğretmenim hakkında öykü yazmamın nedeni muhtemelen budur. Fakat şimdi başka türlü, uzun süredir böyle – yazacağım şey benimle konuşacak ve ben de ona cevap vereceğim.
Yetmişli yılların başında üç yıl Fransa’da yaşadınız. Ellilerin Fransız romanının, Yeni Roman’ın (Nouveau roman) eserleriniz üzerinde etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Üniversitedeyken Yeni Roman, bilhassa Robbe-Grillet ve Michel Butor hakkında bir ders almıştım. Butor’un Dereceler adlı romanının üzerimde büyük etkisi olmuştu. Bir okul ve sınıf hakkındaydı. O kitapta en sevdiğim şey, ayrıntılara gösterilen pür dikkat olmuştu. Fransa’da yaşadığım için tüm çağdaş yazarları tanımaya can attığımı ve kendimi kaptırdığımı düşünebilirsiniz. Ama öyle olmadı. Bir süre série noire kitapları okumak hoşuma gitti, bilhassa Fransızca Amerikan polisiyelerini. O kitaplar yabancı bir dilde okuduğumu unutarak okuduğum ilk kitaplardı. Fransızcamı ilerletmek için iyiydi ama asıl amacım kendi yazarlığıma çalışmaktı, o zamana kadar hep İngilizce yazılmış şeyler okumuştum.
Yeni Roman değilse, o zaman sizi öyküleri farklı bir biçimde yazmaya iten ne oldu?
Annem gibi geleneksel kısa öyküler yazmayı neden sürdürmediğimi mi soruyorsunuz? Neden bununla yetinemediği mi? Bilmem. Oldukça asi bir çocuktum. Bir keresinde okuldan kaçtım, anne babama düzenli olarak karşı gelirdim, bunun gibi şeyler. Asi -ve inatçı- olmanın benim yazar olarak daha sonraki gelişimimle ilgisi olabilir. Öykünün geleneksel formunu çok kısıtlayıcı, çok zorlama buluyordum. O şekilde yazmaktan mutlu değildim. Sonra Amerikalı şair Russell Edson’ın öykülerini okudum. Kendisi o öykülere şiir diyebilirdi ama ben demezdim doğrusu. Küçük, bambaşka anlatılardı, absürd ve tuhaftılar ve birden böyle yazabileceğimi gördüm. Yeni bir şey denemekten mutluydum. O saatten sonra geleneksel şeyler yazma zorunluluğu hissetmedim. Bu, 1973 güzünde gerçekleşti. Yirmi altı yaşındaydım. Belki bugünden geçmişinize baktığınızda bazı şeyleri olduğundan daha güzel anlatabilirsiniz. Yine de tarihten eminim çünkü o zamandan beri günlük tutuyorum. Bu yeni yazma biçimi mücadele gerektiyordu ama heyecan vericiydi.
Gerçekten de okuldan kaçtınız mı?
Evet. On beş yaşındaydım ve Thoreau okuyorduk. Waldenkitabındaki fikirlerden çok etkilenmiştim ve bu da sırt çantama ince Shakespeare kitaplarından atıp okuldan kaçmama neden olmuştu. Ormanda yaşayıp Shakespeare okuyacaktım. Ne yiyeceğim konusunda ne düşünmüştüm acaba, hatırlamıyorum. Işıklar kapandıktan sonra çekip gittim ve otobandan aşağıya vurdum kendimi.
Ne kadar uzağa gittiniz?
Okulun aşağısındaki köye kadar. Üç millik mesafe. Sonra bir polis arabası beni durdurdu. Yürüyüşe çıktığımı iddia etmeye çalıştım. Elbette yatakhaneye geri götürüldüm. Bir daha da kaçmaya kalkışmadım.
Aslına bakarsan bu doğru değil. Bir yıl kadar sonra, Brattleboro’dan trene binip haftasonu için eve, New York’a gideceğimi söylerek çıktım ve onun yerine ters yöne giden terne bindim ve haftasonunu Montreal’de kendi başıma geçirdim. Genç Kadınlar Hıristiyan Birliğinin yerinde kaldım ve fotoğraf çektim.
Erken yaşlarda aldığınız müzik eğitiminin sizi bir yazar olarak şekillendirdiğini söyleyebilir misiniz?
Bunu birkaç yıl öncesine kadar fark etmemiş olsam da evet, bunu söyleyebilirim. Bir kere, lisedeki müzik teorisi derslerinde müziğin yapısı üzerinde duruluyordu. Edebiyatta aynı eğitimi almıyorsunuz. Ya da o kadar canlı şekilde almıyorsunuz ya da en azından benim için böyleydi. Diyelim ki bir Çehov öyküsünü işliyorsunuz derste. Öğretmeniniz öykünün yapısı hakkında konuşabilir -giriş, sonuç, gelişme, tekrar eden temalar- ama müzik teorisi dersinde öğretmeniniz bir müzik parçasını ele alır, siz dinlerken o da önemli kısımlara dikkat çekerek bağırır, Köprü geçidi geliyor dikkat edin. Anında gerçekleşir. Bundan çok yararlandım ve kulak eğitiminden. Bilhassa keman çalmak ama piyano çalmaktan da, koroda ve madrigal grubunda şarkı söylemekten de. Sürekli dinler, dinler, dinlerdim. Keman akortlu mu? Sanırım bütün bunlar insanları daha dikkatli dinlememe sebep oldu, nasıl konuşuyorlar, seslerinden tonlamalarından ruhsal durumları… Neredeyse oldu, biraz bemol, biraz diyez diyen bir öğretmeniniz olduğunda daha da iyi dinlemek durumunda kalıyorsunuz.
Belki müziğin başka katkıları da olmuştur. Bunu daha önce düşünmemiştim, ama en sevdiğim besteci Bach’tı ve hâlâ da öyle. Fügleri düşünün. Burada neredeyse matematiksel bir yapı vardır. Aynı zamanda çok duygusaldır da. Bu oldukça matematiksel ve oldukça disiplinli yapı içerisinde devasa bir duygusal etki vardır.
Düzen ve duygu arasındaki gerilim, erken dönem eserlerinizde daha çok mu görülüyor sizce?
İlk öykülerimin duyguları düzene sokmaya çalıştığını söylemek çok siyah-beyaz bir ifade olurdu. Bazılarında öyleydi. Diğerleri ise fabl benzeri öykülerdi, aile ya da ilişkilerle hiç alakası olmayan mitler ya da fantastik şeylerdi. En başlarda, “Lord Royston’un Gezisi” adlı uzun öyküde, mektuplardan yararlanıyordum. Sonra birden bir gelişme oldu. Çünkü bir süre sonra duyguları ve ilişkileri anlamaya çalışmaktan yoruluyorsunuz. Dünyada bir sürü başka şey de var. Yeni kitapta Flaubert’in mektuplarından ya da insanların rüyalarından öyküler çıkardım ve yazmanın kendisindeki güzellik duygulandırdı beni. Başka birinin yazısındaki bir cümlenin güzelliği. Ya da birinin bana rüyasını anlatırken kurduğu çok basit bir cümlenin güzelliği. Amacıma hizmet edecek şekilde kullanmaktan çok malzemenin kendisinden hoşlanıyorum. Bunları yazmakta çok süslü bir şey olmayabilir ama ben seviyorum. Gösterişsizlik.