23.Ocak.19

İdrak ettiğimiz bu tuhaf 2019 senesi, Çavdar Tarlasında Çocuklar (ya da Gönülçelen) yazarının, tam adıyla Jerome David Salinger’ın 100. doğum yılı. The Independent’da yer alan 1 Ocak 2019 tarihli yazısında Martin Chilton, eğer yaşasaydı, yazarın bu “yaygaraya” sırtını döneceğini söylüyor. Tahmin etmek zor değil. Salinger gibi münzevi hayatı seçmiş bir yazar elbette bu kutlama ve anmalarla ilgilenmeyecekti.

2ef5c-salinger1

Yazıdan öğrendiğimize göre, Salinger her ne kadar politika hakkında ulu orta konuşmamışsa da Baba Bush seçildiğinde (Reagan’ı da kastederek) “bir aptal gitti bir aptal geldi” demiştir.

Yine Martin Chilton’ın yalancısıyız, o saatte (sene 1989) 65 yaşında olan Salinger (halbuki Salinger yetmişindedir o sırada), 25 yaşındaki hemşire Colleen O’Neill ile dünya evine girmiş, ölümün şanlı köprüsünden geçene dek de evli kalmışlardır.

Nedir, yazarımızda biraz (merhumun arkasından kötü konuşulmaz diye biraz diyoruz ey okur) huysuz ve tatlılık da mevcuttur. Sağırlığı da gittikçe ağırlaşmıştır. Düzenli olarak gittiği gar lokantasındaki garson kızın demesine göre aksiliği üstünde olan yazarımız işitme cihazı kullanmayı kabul etmediği için lokantaya yanında bir beyaz tahtayla gelip siparişlerini yazarak verirmiş.

25.Ocak.19

100 yaşına basıp dalya diyen biri daha var bu yıl: İlhan Berk. “Şiir Her Yerdedir İlhan Berk 100 Yaşında” adlı bir sergi var İstanbul’da, birkaç aydır ziyarete açık olan sergi bugün itibariyle kapanacak.

Şairin yayıncısı YKY, bir güzellik daha yapıp serginin kitabını da, aynı isimle, yayımladı. İçinde güzel yazılar var, İlhan Berk’in çizimleri bile var (üstelik iki bin beş yüz tele değil, çok daha makul bir fiyattan satıyorlar). Nedir, biz Ankaralılar bu kitapla yetinelim mi? Neden bazı şeyler sadece İstanbul’da olup biter? Sergi, Ankara’ya da getirilemez mi acaba? Kafamızda deli sorular.

Oysa İlhan Berk için önemli bir kenttir Ankara. Burada çalışmış, şehrin sokaklarını karış karış adımlamış, meyhanelerinde içmiş, gökyüzünün altında şiir düşünmüştür. Cemal Süreya’nın “edebiyatımızın mareşali” dediği Muzaffer Buyrukçu’nun “Sıcak İlişkiler” adlı günlüğünde şöyle der Berk: “Ben eski Ankara’nın bazı sokaklarını yazdım. Burada bambaşka, derin, şiirsel bir yaşam var. Yazmak gerek. Her şeyi yazmak gerek. Fransızlar Paris’in bütün sokaklarını yazmışlar; şiiri, edebiyatı her şeyden çıkarmalı, seçmemeli. Şu şiirdir, bu da değildir, yok öyle şey!”

Benim kişisel tarihimde ise hem İlhan Berk hem de Ankara’nın yeri ayrıdır. (Yeri gelmemişse de söylemek isterim, şu ahir ömrümdeki iki büyük hayıflanmamdan biri İlhan Berk’le tanışmamış olmak, bir diğeri de Neşet Ertaş’ı canlı dinlememiş olmaktır.)

Ankara’da yayımlanan Sincan İstasyonudergisinin 3. sayısında (Kasım 2007), Abdulkadir Budak’ın “Yalın Şiiri Savunmak” başlıklı yazısı yayımlanmıştı. Bu yazıda Abdulkadir Budak, pek çoklarının yaptığı gibi İlhan Berk’in “anlamsızlık” anlayışını eleştiriyordu. Ben de tuttum, gençlik işte, İlhan Berk’i savunan bir e-mail attım dergiye. Bu savunma, Sincan İstasyonu’nun 5. sayısında (Ocak 2008), o zamanlar kullandığım müstear ismimle ve Farklı Düşünmek başlığıyla yayımlandı. Türk edebiyatı için küçük bir adım bile sayılmayacak olsa da benim (müstear isimle de olsa) bir ulusal dergide yayımlanan ilk yazımdı.

Ezcümle, İlhan Berk sergisi keşke Ankara’ya da uğrasa!

***

C. Hakkı Zariç’in, Ahmet Oktay’ın doğum gününde (merak eden baksın bulsun) Evrensel Gazetesinde yayımlanan “Ahmet Oktay’dan Gelen Telgraf” başlıklı yazısından aktarıyorum: “Bir de evde yer kalmayınca Ahmet Hoca sahaf çağırıp kütüphanesinin bir kısmını verir, sonra dayanamaz verdiğinin iki katına aynı sahaftan geri alırmış kitapları…”

Kitapları alıp alıp satmak zorunda kalan başka bir yazarımız da İlhan Berk’tir. 1940’ların hemen başıdır. İlhan Berk o sırada Giresun, Espiye’de ilkokul öğretmenidir çünkü henüz Gazi Üniversitesi’nde Fransızca okumaya gelmemiştir. Fırsat buldukça Ankara’ya damlar (daha sonra 50’lerin ortasında Ankara’ya yerleşecek, Ziraat Bankasındaki çevirmenlik görevinden emekli olup Bodrum’a yerleşinceye dek burada kalacaktır). Nedir, Salâh Bey’in demesine göre Temmuz ayı girdi mi soluğu İstanbul’da alır ve ilk işi Yüksekkaldırım’daki Haşet Kitabevine “cumbadak” dalarak bütün parasını Fransızca kitaplara yatırır.

Ve fakat birkaç gün geçip de parasızlık baş gösterince onları satmak zorunda kalacaktır. Salâh Birsel’den, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’sundan dinleyelim: “Gelin görün ki, İlhan İstanbul’a geldikten birkaç gün sonra iyiden iyiye parasız kalır ve Haşet’ten büyük paralarla aldığı kitapları bu kez Yüksekkaldırım’daki kitapçılara yok pahasına satar. Ama buna hiç üzülmez, tersine kitaplardan elde ettiği o birkaç günlük mutluluğu her şeyden üstün tutar, ertesi yıl aynı şeyi yapmak için de kendine söz verir.”

***

Kısa öykü konusunda çalışmaları bulunan yazar ve akademisyen Stace Budzko’nun yalancısıyım: 1920’lerde bir gün, Hemingway’le arkadaşları iddiaya tutuşurlar. Yazarsın yazamazsın. Neyi? Öyle bir öykü yazacaksın ki yalnızca altı sözcükle koca bir hikaye anlatacaksın, der arkadaşları. Hemingway de şu meşhur patikli/ayakkabılı öyküyü yazıp kazanır: “Satılık: bebek patikleri, hiç giyilmemiş.”

Gördüğünüz üzere Türkçeye çevirince bir sözcük daha kazandık.

Margaret Atwood’un da buna benzer bir öyküsü var: “Adamı arzuladı. Adamı elde etti. Lanet olsun.”

Bu türden iktisatlı öykülere “hint fiction” deniyormuş. İpucu kurgu olarak çevirsek başımız derde girmez. Açıklaması da şöyle: “Daha büyük, daha karmaşık bir öyküyü akla getiren, 25 ya da daha az sayıda sözcükten oluşan öykü.”

Tabii bu iyi örneklerinin yanısıra “başarısız” örnekleri de mevcut ipucu kurgusunun. Söz gelimi, Adhiraj Singh’in “Başlıksız” başlıklı öyküsü, bana sorarsanız iyi bir örnek değil. Öykü şöyle:

“üzgünüm, kızınız olacak” dedi doktor babaya.

“hayır, üzgün olan benim, siz cinsiyetçisiniz” dedi kız çocuğu dünyaya.

İpucu kurgu mu bilmem ama yakınlarda okuduğum ve çok beğendiğim bir kıpkısacık öyküler toplamı var: Semih Erelvanlı’nın Tahtakuruları’nın Evreni adlı kitabı. Çok iyi öyküler olduğuna kalıbımı basarım. “Kıpkısa öykü ne ola ki” diyorsanız, buyrun size tanışma fırsatı. Yok, “ben çok severim zaten kıpkısa öyküleri” diyorsanız da zaten keyfini çıkaracaksınızdır.

Bir de kaynak: Adam Öykü Kısa Kısa Öykü Özel Sayısı, sayı 12, Eylül-Ekim 1997.

***

Laf lafı, laf tütün tabakası açtırır diye boşuna dememişler. Bir cigara içimi sonrasında aklıma birkaç gün önce çevirdiğim Lydia Davis söyleşisi düştü. Lydia Davis, “sizi öyküleri farklı bir biçimde yazmaya iten ne oldu?” sorusuna verdiği cevapta Amerikalı şair Russell Edson’ı anıyor ve diyor ki: “Öykülerini okudum. Kendisi o öykülere şiir diyebilirdi ama ben demezdim doğrusu. Küçük, bambaşka anlatılardı, absürd ve tuhaftılar ve birden böyle yazabileceğimi gördüm. Yeni bir şey denemekten mutluydum. O saatten sonra geleneksel şeyler yazma zorunluluğu hissetmedim.”

Biz şimdi Davis’i orada bırakıp (ki isteyen söyleşiyi buradan okuyabilir) Russell Edson’a dönelim ve “Sonbahar” başlıklı “şiirinin” çevirisini şuracığa bırakalım ey okur. Nedir, şiirin orijinal başlığının “The Fall” olduğunu, tamam, “güz, sonbahar” anlamı olduğu kadar “düşme(k)” anlamı da olduğunu, ve fakat hem düşüş hem de sonbahar anlamına gelen bir Türkçe sözcük bulamadığımızı da affınıza sığınarak belirtmeden geçmeyelim. Neyse, buyrun Russell Edson’ın kıpkısa öykü gibi şiirine:

“İki yaprak bulup bunları eline alarak eve gidip anne babasına bir ağaç olduğunu söyleyen bir çocuk vardı.

Onlar da ona, o zaman oturma odasında büyüme, bahçeye çık çünkü köklerin döşemeye zarar verebilir dediler.

Çocuk, dalga geçiyordum ben bir ağaç değilim dedi ve düşürdü elindeki yapraklarını.

Fakat anne babası, bak, dediler, güz geldi.”

26.Ocak.19

Türkçenin binbir renkli üsluba sahip yazarı Salâh Birsel’in dört başı mamur kitaplarından biridir Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu. Burada anlattığı, kahveler ve meyhanelerin içinden geçerek, bir edebiyat kuşağıdır.

Elit Kahvesi bölümünde (ki Asmalımesçit’tedir) bir telif meselesine değiniyor ve biz bugünün zavallı yazarlarını imrendiriyor. Hayır telife imrendirmiyor sadece (düşünsenize iki-üç gece kafa çekebileceğiniz bir para), Salim Amca’nın inceliğine de hayran bırakıyor. Buyrunuz: “Elit’in Ankaralı müşterilerinden biri de Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nin sahibi Salim Şengil’dir. Salim, kapıdan içeri girince şöyle bir dikilir, çevresine gülücükler dağıtmak üzere yüzünü ayarlar ve kendi varlığı belli olunca ağır ağır yaklaşır ve de açılan yere çöker. Biraz sonra da Elit’tekilerin topunu gülücüklere ve çığlıklara boğar. Çünkü Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nde yayınlanmış şiirlerin, yazıların parasını öder herkese. Bu, en küçük bir şiire bile 15 lira olur. Bu parayla bir kişi iki gece kafayı çekebilir. Hele Elit’in karşısında 52 numaradaki meyhaneye (şimdiler Yeni İstanbul Lokantası) gidip de bol sarımsaklı Ermeni pilâkisine yattınız mı, üç geceyi de koltuklamış olursunuz. Diyeceğimiz, o zamanlar büyük paradır 15 lira. Ama Salim, bu parayı verirken ezilip büzülür, daha çok ödeyemediği için de özür diler.”

Nedir, tıpkı şimdiki zamanlardaki gibi, herkes bir değildir, Salâh Bey’in tatlı mı tatlı sesine kulak kabartalım ey okur: “Oysa o zamanlar para ödeyen dergiler parmakla sayılır. Bizim bildiğimiz Suut Kemal Yetkin’in Sanat ve Edebiyat Gazetesi, bir de Vedat Nedim Tör’le Şevket Rado’nun yönettiği Aile dergisi vardır. Aile de daha sonraki yıllardadır. 1947 yılında bir sıçrama ile yeniden okunan ve aranan bir dergi haline gelen Varlık da para öder ama, Yaşar Nabi çoğu yazarları bu ödemenin dışında bırakmak için büyük bir uyanıklık gösterir.”

Elit bölümünün sonrasında, Salim Şengil ile Yaşar Nabi’nin Sait Faik’i paylaşamamalarını da anlatır, daha neler neler anlatır ama onları buraya kondurmak bize yakışmaz artık. Eğer merak ediyorsan iş sana düşüyor demektir ey okur, iki gözümüz Salâh Birsel’in Av Beyoğlu Vah Beyoğlu kitabına el atacaksın!

27.Ocak.19

Duyduk ki Kutsal Geyiğin Ölümü ve Köpek Dişi gibi “sert” ve özgün filmlerinden bildiğimiz komşu Yorgos Lanthimos’un yeni filmi “The Favorite” (Sarayın Gözdesi) bilmem kaç dalda Oscar ödüllerine aday gösterilmiş! Durur muyuz, hemen izledik tabii. Diğer filmleri kadar değilse de kendi bildiğince bir iş çıkarmış yine. Ödül işlerine de bilmem, pek de güvenmem ama Kraliçe Anne’i oynayan Olivia Colman hanımefendi çok iyi iş çıkarmış doğrusu. Biz gördüğümüzü söyleriz ey okur, görmediğimizi bilmeyiz.

28.Ocak.19

Günün sözü: Mezar taşı ile övünülmez.

Onur Çalı