Onu üç yıl önce burada, Tokyo’da, bir arkadaşımın düğününde görmüştüm ve görüşmeye başladık. Aramızda neredeyse bir düzine yaş farkı vardı; o yirmi yaşındaydı bense otuz bir. Bu o kadar da önemli değildi. O zamanlar zihnim bir sürü şeyle meşguldü ve yaş farkı gibi şeyler hakkında kaygılanmaya vaktim yoktu. Ayrıca evliydim ama bu durum onu da rahatsız etmiyor gibiydi.
Ünlü bir pandomim ustasıyla çalışıyordu, ay sonunu getirmek için de tanıtım modeli olarak iş buluyordu. Fakat bulduğu bu reklam tanıtım işlerinde genellikle sorun çıkıyordu, fazla bir geliri yoktu. Yetiştiremediği yerde, erkek arkadaşları vardı. Bundan yüzde yüz emin değilim ama bana söylediği şeylerden bunu çıkarmak mümkündü.
Daha önce söylediğim gibi, tanıştığımızda pandomim çalıştığını söylemişti. Bir gece, dışarıda bir bardaydık, bana Mandalina Soyma numarasını yaptı. Adından da anlayacağınız üzere, bu gösteride bir mandalina soyuluyor. Solunda mandalinalarla dolu bir kase, sağında ise kabuklar için bir kase vardı. En azından böyle varsaymalıydık. İşin aslı, ortada hiçbir şey yoktu. Hayali bir mandalinayı eline alıyor, yavaşça soyuyor, bir parçasını ağzına atıyor ve sonra da çekirdeklerini tükürüyordu. Mandalinayı yiyip bitirdiğinde tüm çekirdekleri topluyor ve sağındaki kaseye atıyordu. Bu hareketleri defalarca tekrar etti. Böyle anlattığımda alelade gibi görünebilir ama on ya da yirmi dakika boyunca kendi gözlerinizle izleseydiniz (neredeyse hiç düşünmeden, gösterisine aralıksız devam ediyordu), sanki gerçeklik algısı, çevremizdeki her şeyden yavaşça emiliyordu. Çok tuhaf bir histi.
“Çok yeteneklisin” dedim.
“Aslında çok basit. Yetenekle bir ilgisi yok. Yaptığım şey, burada mandalina olduğuna kendimi inandırmak değil. Burada mandalina olmadığını unutmak gerekiyor. Hepsi bu.”
Giderek daha iyi anlaşacağımızı hissediyordum.
Çok sık dışarıya çıkmıyorduk. Ayda bir kez, en fazla iki. Onu arar ve nereye gitmek istediğini sorardım. Çıkıp bir şeyler yer, bir bara gidip bir şeyler içer ve iştahla konuşurduk. Onu dinlerdim, o da beni dinlerdi. Aslında konuşacak ortak konularımız azdı ama önemli değildi. Arkadaş olduğumuzu düşünebilirsiniz. Haliyle yiyip içtiklerimizi ben ödüyordum. Birkaç sefer o beni aradı, bu genellikle parası olmadığı ve aç olduğu zamanlarda olurdu. Nasıl yediğini görmeliydiniz.
Onunlayken kendimi bütünüyle rahatlamış hissediyordum. Zihnimdeki her şeyden kurtulabiliyordum; yapmak istemediğim tüm işlerden, başkalarının anlamsız düşüncelerinden. Üzerimde böyle bir etkisi vardı. Konuştuklarında özel bir şey yoktu. Söylediklerinin ruhunu gerçekten anlamadan kafamı sallayıp dururdum. Ama onu dinlemek bana iyi geliyordu, tıpkı uzaklarda yer değiştiren bulutlara bakmak gibiydi.
Tanıştığımız yılın baharında babası öldü, ona da bir miktar para miras kaldı. En azından bana söylediği buydu. Bu parayı Kuzey Afrika’ya gitmek için kullanacağını söyledi. Neden Kuzey Afrika’yı seçmişti bilmiyorum ama işe koyuldum ve onu Tokyo’daki Cezayir Büyükelçiliğinde çalışan bir tanıdığımla tanıştırdım. Cezayir’e gitti. Onu havalimanından uğurlamaya gittim. Yalnızca birkaç kat kıyafetini tıkıştırdığı eski püskü bir çantası vardı. Bagaj kontrolüne ilerlediğimizde, sanki Kuzey Afrika’ya seyahate değil de evine gidiyormuş gibi görünmüştü gözüme.
“Döneceksin değil mi?” diye takıldım.
“Elbette” diye yanıtladı.
Üç ay sonra döndü; üç dört kilo zayıflamış halde, koyu kahve bir tenle ve yeni bir erkek arkadaşla. Başkent Cezayir’deki bir restoranda tanışmışlar. Orada çok fazla Japon olmadığı için de yakınlaşmışlar. Bildiğim kadarıyla bu adam, edindiği ilk istikrarlı erkek arkadaşıydı.
Adam, yirmili yaşların sonlarında, uzun, iyi giyimli ve hoşsohbetti. Yüzü kısmen ifadesizdi ama yakışıklıydı ve hoş bir adam izlenimi veriyordu. Elleri büyük, parmakları uzundu.
Hakkında bu kadar izlenime sahip olmamın nedeni, kızı havalimanında karşılamaya gitmiş olmamdı. Durup dururken Beyrut’tan bir telgraf gelmişti, yalnızca tarih ve uçuş numarası yazıyordu. Uçak indiğinde (kötü hava koşulları nedeniyle dört saat gecikmeli olarak), ikisi kapıdan kol kola çıktılar, yeni evlenmiş genç çiftlere benziyorlardı. Beni adamla tanıştırdı, tokalaştık. Yurtdışında uzun süre yaşamış birinin sert, kararlı tokalaşmasıydı bu. Tempura ve pirinci çok özlediğini söyledi kız, böylece bir restorana gittik, kız yemeğini yerken biz de birkaç bira içtik.
“İthalat ihracat işindeyim,” dedi adam. Ama ayrıntıya girmedi. Belki işi hakkında konuşmak istemiyordu ya da belki işinin ayrıntılarını sıkıcı bulacağımı düşünmüştü. Ben de hiçbir şey sormadım.
Kız tempura’sını bitirdiğinde iyice bir esnedi ve uykusunun geldiğini söyledi. Hemen oracıkta uyuyuverecekmiş gibi görünüyordu; hiç beklenmedik anlarda uyuklama alışkanlığı vardı zaten. Adam, onu taksiyle eve bırakabileceğini söyledi. Ben, trenin bana daha uygun olacağını söyledim. Havalimanına gelmek için onca zorluğa neden katlandığıma dair en ufak bir fikrim yoktu.
“Tanıştığımıza memnun oldum,” dedi adam, neredeyse özür diler gibi.
“Ben de” dedim.
Adamı bundan sonra birkaç sefer daha gördüm. Kıza ne zaman rastlasam o da yanında oluyordu. Kızla ne zaman görüşecek olsam, onu buluşacağımız yere adam getiriyordu. Gümüş gri, spor, Alman malı bir arabası vardı. Arabalardan hiç anlamam, o yüzden hakkıyla tarif edemiyorum.
Bir keresinde, “Durumu oldukça iyi, ne dersin?” diye sordum kıza.
“Öyle,” diye ilgisizce yanıtladı. “Galiba öyle.”
“Dış ticaretten bu kadar kazanılıyor mu ki?”
“Dış ticaret?”
“Bana öyle demişti. İthalat ihracat işinde olduğunu söylemişti.”
“Öyle olmalı. Ama tam olarak bilmiyorum. Bir yerde çalışıyor gibi görünmüyor. Bir sürü insanla görüşüp bir sürü telefon konuşması yapıyor ama çok da yoğun çalışmıyor.”
Tıpkı Gatsby gibi, diye düşündüm. Esrarengiz bir genç adam. Ne yaptığı hakkında hiçbir fikriniz yok, ama para için çok da uğraşmadığı belli.
Kız beni Ekim ayında, bir Pazar öğleden sonra aradı. Karım akrabalarını ziyaret etmek için şehir dışındaydı, evde yalnızdım. Güzel, güneşli bir Pazar’dı ve bahçede ağaçlara bakıp elma yiyordum. O gün yediğim yedinci elmaydı herhalde. Bu zaman zaman olurdu bana, takıntılı biçimde elmaya aşererdim.
“Buradan geçiyorduk ve uğrayabiliriz diye düşündük,” dedi kız telefonda.
“Siz?” diye sordum.
“Ben ve o” dedi.
“Elbette, buyrun” dedim.
“Tamamdır, yarım saate oradayız” dedi kız.
Bir süre kanepede öylece uzandım, sonra kalkıp duş aldım, tıraş oldum. Evi derleyip toplamam gerekip gerekmediğini düşündüm ama sonunda yapmamaya karar verdim. Etraflı bir iş kotaracak kadar vakit yoktu ve eğer doğru düzgün yapamayacaksam hiç kalkışmamanın daha iyi olacağını düşündüm. Odada kitaplar, dergiler, mektuplar, kalemler ve giysiler gelişigüzel duruyordu ama yine de çok dağınık sayılmazdı.
Saat ikiyi biraz geçiyordu ki evin önünden gelen arabanın sesini duydum. Kapıyı açtığımda gümüşi spor arabayı gördüm. Kız yüzünü arabanın camına dayamış el sallıyordu. Park etmeleri için evin arkasını işaret ettim.
“İşte geldik!” dedi kız gülümseyerek. Siluetini gösteren açık bir bluz ve zeytin yeşili bir mini etek giymişti.
Adamın üstündeyse denizci mavisi bir blazer ceket vardı. Farklı görünüyordu, muhtemelen iki günlük sakalı yüzünden. Arabadan çıktı, güneş gözlüklerini çıkardı ve pantolon cebine taktı.
“İzin gününde böyle ansızın geldiğimiz için gerçekten üzgünüm” dedi.
“Sorun yok,” dedim. “Bugün benim izin günüm. Misafirlere açığım.”
“Yemek getirdik,” dedi kız ve arabanın arka koltuğundan büyük, beyaz bir kağıt torba çıkardı.
“Yemek mi?”
“Özel bir şey değil. Pazar Pazar sana uğradığımıza göre, yiyecek bir şeyler getirmek iyi olur diye düşündük” dedi adam.
“Harika. Bugün elmadan başka bir şey yemedim.”
İçeri geçtik ve yiyecekleri masaya yaydık: Biftekli sandviç, salata, somon füme ve yaban mersinli dondurma, hepsinden bolca vardı. Kız yiyecekleri tabaklara bölüştürürken ben de buzdolabından beyaz şarabı aldım ve mantarını çıkardım. Kendimize küçük bir parti veriyor gibiydik.
“Haydi yiyelim. Açlıktan ölüyorum” dedi kız, her zamanki gibi açtı.
Sandviçlerimizi hapır hupur yedik, salatayı da ve sonra somon fümenin keyfini çıkardık. Şarabı da bitirdikten sonra buzdolabından çıkardığım kutu biraları içtik. Evimde, buzdolabımda her zaman bira bulunur. Ne kadar içse de adamda bir değişiklik yoktu. Ben de fena biracı sayılmam. Kız da bizimle birkaç kutu bira içti. Daha bir saat olmamıştı ki masa boşlarla doluydu. Kız raftan birkaç albüm seçti ve çalmaya başladı. İlk albüm Miles Davis’di.
Bir süre ses sistemi hakkında konuştuktan sonra adam sessizleşti. Sonra “Eğer içerseniz biraz otum var” dedi.
Nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Sigarayı bırakalı bir ay kadar olmuştu ve marihuana içmenin beni nasıl etkileyeceğini kestiremiyordum. Yine de denemeye karar verdim. Kağıt torbanın dibindeki folyo paketten esmer çarşaf çıkardı, bir tane sardı ve yapışkan kenarını yaladı. Çakmağıyla yaktı cigaralığı ve bana uzatmadan önce birkaç nefes çekti.
Bir süre sessizce oturduk, konuşmadan cigarayı döndürdük. Miles Davis bitmiş, Strauss valsleri çalmaya başlamıştı. Böyle planlamamıştık, diye düşündüm. Ama fena değildi.
İlk cigarayı döndürerek bitirdikten sonra kız uykusunun geldiğini söyledi. Belli ki dün gece iyi uyuyamamış, üç kutu bira ve ot onu bitap düşürmüştü. Yukarıdaki odaya çıkarıp yatırdım. Bir tişört istedi, verdim. İç çamaşırları dışında üstündekileri çıkarıp tişörtü giydi. “Üşüyor musun?” diye sordum ama horlamaya başlamıştı bile. Ben de aşağıya indim.
Oturma odasına indiğimde erkek arkadaşı ikinci cigarayı sarıyordu. Seçme şansım olsaydı, yukarıda kızla sarmaş dolaş halde şekerleme yapmayı tercih ederdim ama yoktu. İkinci cigarayı beraberce içtik, Strauss valsleri çalmaya devam ediyordu. Nedensizce, ilkokulda oynadığımız bir piyesi hatırladım. Bir eldiven dükkanım vardı. Bir bebek tilki gelip eldivenlere bakıyordu ama eldivenlere yetecek parası yoktu.
“Bu parayla eldiven alamazsın,” diyordum. Hikayedeki kötü adamdım.
Bebek tilki yalvarıyordu “Ama annem hasta. Pençeleri paramparça oldu. Lütfen!”
“Üzgünüm, bu parayla sana eldiven veremem. Para biriktir, öyle gel. Eğer…”
“… bazen ahır yakarım,” dedi adam.
“Pardon?” dedim. İçim geçmişti, yanlış duymuştum herhalde.
“Bazen ahır yakarım,” dedi yeniden.
Ona baktım. Çakmağının kabartmasını tırnağıyla çizmeye uğraşıyordu. Marihuanadan derin bir nefes çekti, ciğerlerine kadar çekti, orada on saniye kadar tuttuktan sonra dumanı yavaşça dışarı saldı. Duman ağzından halkalar yaparak çıktı. “Bu malı Hindistan’dan getirdim,” dedi, “En iyisinden. Bunu içince tüm anıların oldukları yerlerden fırlayıp çıkıyor. Işık, kokular, bunun gibi şeyler. Hafızanın kalitesi…” aheste aheste durdu, doğru sözcükleri arar gibi parmaklarını birkaç kez şıklattı, “daha önce hiç böyle hissetmemişsindir. Öyle değil mi?”
Doğruydu, bunu ona söyledim. İlkokuldaki sahnedeydim adeta, dekorların mukavva kokusunu hissediyordum.
“Ahırlardan bahsetsene,” dedim.
Yüzüme öylece baktı. Yüzü her zamanki gibi ifadesizdi.
“Rahatsız etmiyor mu seni?” diye sordu.
“Devam et” diye yanıtladım.
“Aslında çok basit. Benzini döküyorsun, kibriti çakıp atıyorsun ve poff! Hepsi bu kadar. On beş dakika içinde yerle bir oluyor. Tabii büyük ahırları demiyorum. Derme çatma olanları kastediyorum.”
“Yani…” dedim ve durdum. Ne diyeceğimi bilemiyordum. “Neden ahırları yakıyorsun?”
“Tuhaf mı?”
“Bilmem. Sen ahırları yakıyorsun, ben yakmıyorum. İkisi arasında epey bir fark var.”
Bir süre boş gözlerle, ifadesizce oturdu. Kafası karışmıştı. Belki de kafası karışan bendim.
“İki ayda bir yaparım bunu, ahır yakarım,” dedi. Ve parmaklarını şıklattı yine. “Uygun bir tempo bence. Benim için öyle.”
Belli belirsiz salladım kafamı. Uygun tempo?
“Şu yaktığın ahırlar senin mi?” diye sordum.
Ne dediğimi anlamaz gibi baktı. “Neden kendi ahırlarımı yakayım? Bir sürü ahırım olduğunu nereden çıkardın?”
“O halde,” dedim, “başka insanların ahırlarını yaktığını söylüyorsun, doğru mu?”
“Doğru,” dedi. “Doğru anlamışsın. Başkalarının ahırları. Yasadışı bir iş. Tıpkı şimdi seninle ot içmemiz gibi, tamamen yasalara aykırı.”
Sessiz kaldım, dirseklerimi sandalyenin kolçağına dayamıştım.
“Başkalarının ahırlarını onlardan izin almadan yakıyorum. Tabii yangının büyümesini istemem, ahırları ona göre seçiyorum. Yalnızca ahırları yakmak istiyorum.”
Başımı salladım ve cigarayı söndürdüm. “Ama eğer yakalanırsan başın belaya girer. Buna kundakçılık derler. Hapsi boylayabilirsin.”
“Yakalanmam,” dedi kayıtsızca. “Benzini döküyorum, kibriti çakıyorum ve hemen sıvışıyorum oradan. Sonra uzakta bir yerden dürbünle izleyip keyfini çıkarıyorum. Yakalanmam. Bitli bir ahır yandı diye polis sokaklarda adam kovalamaz.”
Muhtemelen haklı, diye düşündüm. Hiç kimse iyi giyimli, pahalı bir yabancı arabaya binen genç bir adamın etrafta dolaşarak ahırları yakmasına ihtimal vermez.
“O biliyor mu?” diye sordum, başımla üst katta yatan kızı ima ederek.
“Hiçbir şeyden haberi yok. Aslına bakarsan başka kimseye söylemedim. Öyle herkesle konuşulacak bir konu değil bu.”
“Bana neden anlattın o zaman?”
Sol elinin parmaklarını açarak yanağına sürttü. Sakallarından kuru, cızırtılı bir ses çıktı, bir böceğin gergin bir kağıt parçası üstünde yürürken çıkardığı sese benziyordu. “Sen yazarsın, ben de insana dair her türlü davranış sana ilginç gelir diye düşündüm. Yazarlar hüküm vermeden önce, her şeyi olduğu gibi kabul ederler. Ayrıca birine söylemeye ihtiyaç duydum. Açıklamam biraz garip görünüyor olabilir, galiba öyle. Dünya ahırlarla dolu, neredeyse onları yakmamı bekleyen ahırlarla. Okyanus kıyısında öylece duran ahır, pirinç tarlasının ortasındaki ahır… Öyle ya da böyle, tüm ahırlar. Bana on beş dakika ver, hepsini yakıp küle çevireyim, öyle ki orada bir zamanlar bir ahır olduğunu bile anlayamazsın. Kimse üzülmez bile. Öylece… yok olurlar. Poff!”
“Ama o ahırların gözden çıkarılabilir olduğuna sen hükmediyorsun değil mi?”
“Ben hiçbir şey hakkında hüküm vermiyorum. Ahırlar yakılmayı bekliyorlar. Ben sadece bunu kabul ediyorum. Zaten kendi halinde duran bu gerçeği kabul ediyorum. Yağmur yağar. Nehir akıp gider. Bu akışta bir şeyler sürüklenir gider. Yağmur bir hükme varıyor mu? Ahlaksızca bir şey yapıyor değilim ben, benim kendi ahlak yasalarım var.”
Sessiz ve kıpırdamadan oturduk bir süre, hararetin düşmesini bekliyorduk sanki. Ne söylemem gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Sanki bir tren camından bakıyordum ve tuhaf bir manzara görüş alanıma girip çıkıyordu.
“Bir bira daha ister misin?” diye sordum bir süre sonra.
“Teşekkürler, zahmet olmazsa.”
Mutfaktan dört kutu bira alıp geldim, biraz da Camembert getirdim. İkişer bira içtik ve peyniri bitirdik.
“En son ne zaman yaktın?” diye sordum.
“Bir düşüneyim” dedi ve bir süre düşündü. “Bu yaz, Ağustos sonuydu.”
“Peki bir sonraki ne zaman?”
“Bilmem. Öyle takvimden tarih işaretleyip plana göre hareket etmiyorum. İstediğim zaman yapıyorum.”
“Ama yakmak istediğinde, elinin altında seni bekleyen bir ahır olmayabilir, değil mi?”
“Elbette,” dedi sakince. “Bu yüzden önceden bir tane belirlemiş oluyorum.”
“Bir sonraki ahırı belirledin mi peki?”
Kaşları çatıldı ve burnundan sesli soludu. “Evet, belirledim.”
Hiçbir şey söylemedim, sadece biramın dibinde kalanı yudumladım.
“Muhteşem bir ahır. Uzun süredir yakılmaya böylesine değecek bir ahır görmemiştim. Aslında, bu gün buraya kontrol etmeye geldim.”
“Yani buralarda olduğunu mu söylüyorsun?”
“Çok yakında” dedi.
Ahırlarla ilgili sohbetimiz böylece sona erdi.
Kız arkadaşını saat beşte uyandırdı ve çat kapı uğradıkları için tekrar özür diledi. Epey bira içmiş olmasına rağmen tamamıyla ayıktı. Arabayı evin arkasından çıkardı.  Ön farlara yakın bir yerde bir çizik vardı.
“Ahırlara göz kulak olacağım” dedim vedalaşırken.
“Tamam,” dedi. “Yakınlarda olduğunu unutma.”
“Ahırlar derken?” dedi kız.
“Erkekler arasında bir şey” dedi.
“Hımm, anladım” dedi kız.
Ve gittiler.
Ertesi gün kitapçıya gittim ve yaşadığım kasabanın haritasını aldım. Elimde harita, çevrede dolaştım ve gördüğüm her ahırın yerini haritada tek tek işaretledim. Üç gün içinde, yaklaşık iki buçuk millik bir alanı taradım. Evim, kasabanın kenar mahallelerinden birindeydi, dolayısıyla etrafta çiftlikler ve bolca ahır vardı. On altı tane saydım.
Adamın yakmayı planladığı ahır, bunlardan biri olmalıydı. Bana yakacağı ahırın çok yakında olduğunu söylemesinden ve bunu söyleme şeklinden dolayı yakacağı ahırın taradığım alanda olduğundan emindim.
Daha sonra, bu on altı ahırı ayrıntılı olarak kontrol ettim. Önce evlere çok yakın olanları eledim. Sonra içinde alet edevat ve tarım ilacı olanların üstünü çizdim çünkü bunlar, bu ahırların her gün kullandığını gösteriyordu. Bunlardan birini yakmak istemeyeceğinden emindim.
Böylece geriye beş ahır kaldı. Yakılabilecek beş ahır. Bunlar on beş dakika içerisinde yanıp kül olacak ve kimse için kayıp sayılmayacak türden ahırlardı. Ama bu beş ahırdan hangisini seçeceğini kestiremiyordum. Bundan gerisi onun tercihine kalıyordu. Hangisini yakacağını bulmak için can atıyordum.
Haritayı önüme yaydım ve bahsettiğim beş ahır dışında X işareti koyduklarımı sildim. Sonra gönyemi pergelimi aldım elime ve beni bu beş ahırdan geçirip evime döndürecek en kısa güzergahı çizdim. Nehir boyunca ilerleyip bazı tepeleri aşan bu güzergah, dört milden biraz fazla tutuyordu.
Ertesi sabah saat altıda, yürüyüş kıyafetlerimi ve spor ayakkabılarımı giyip haritada belirlediğim güzergahta koştum. Her sabah üç buçuk mil kadar koştuğumdan, fazladan bir mil çok sorun olmadı. Sonuç fena değildi ve güzergahım üzerinde iki demiryolu geçidi olmasına rağmen bu beni fazla yavaşlatmadı.
Evimin yakınlarındaki okuldan geçip nehir boyunca koştum ve sonra neredeyse iki mil kadar terk edilmiş toprak yola vurdum. İlk ahır, yolumun yarısındaydı. Yol daha sonra bir ağaçlığın içinden geçip tatlı bir yokuşa varıyordu. Diğer ahır buradaydı. Biraz ileride at yarışları için ayrılmış bir parkur ve atların bağlanacağı yerler vardı. Atlar yangını görseler biraz hengame olabilirdi ama o kadar, zarar görmezlerdi.
Üçüncü ve dördüncü ahır çirkin ikizler gibi birbirine benziyordu. Aralarında olsa olsa iki yüz metre vardı. İkisi de viraneydi. Bunlardan birini yakacak olsanız, diğerini de yakardınız.
Sonuncu ahır bir demiryolu geçidinin yakınlarındaydı, üç buçuk mil kadar uzağında. Terk edilmiş olduğu çok belliydi. Yoldan görünüyordu ve duvarında bir Pepsi levhası vardı. Bina, gerçi buraya artık bir bina denebileceğinden emin değilim, neredeyse çökmüştü. Burası, onun tanımına tıpatıp uyuyordu, birisi gelip yaksın diye bekler gibi bir hali vardı.
Bu son ahırın önünde durdum, derin nefes aldım ve sonra tren raylarından geçip eve vardım. Koşu otuz bir dakika otuz saniye sürmüştü.
Aynı yolu bir ay boyunca her sabah koştum. Ahırların hiçbiri yakılmamıştı. Bazen öyle konuşarak bana ahır yaktırtmaya çalıştığı düşüncesiyle sarsılıyordum. Zihnimi yanan bir ahır imgesiyle doldurmuş ve bisiklet lastiği şişirir gibi bu imgeye hava basıp durmuştu. Bazen, onun yapmasını beklerken, bir kibrit çakıp bunu kendimin yapabileceğimi düşünüyordum. Hepi topu döküntü bir ahırdı işte, öyle değil mi?
Ama bu çok ileri gitmek olurdu. Hem ahırları yakan ben değildim, oydu. Yanan ahır imgesi kafamda ne kadar dolaşırsa dolaşsın, ben ahır yakacak biri değildim. Belki de başka yerdeki bir ahırı yakmaya karar vermişti. Ya da ahır yakmaya vakit bulamamıştı.
Kızdan uzun süre haber almadım.
Güz bitti, Aralık ayı geldi çattı, sabahlar soğumaya başladı. Çatılarını kaplayan beyaz kırağı dışında ahırlarda bir değişiklik yoktu. Dünya her zamanki gibi kendi halinde yoluna devam ediyordu.
Adamı tekrar görmem Aralık aynının sonlarına, Noel’den birkaç gün önceye denk geldi. Nereye gitseniz Noel ilahileri çalıyordu. Kasaba merkezinde eşe dosta hediye bakmakla meşguldüm. Nogizaka yakınlarında, bir kahvecinin park yerinde arabasını fark ettim. Sol farına yakın bir yerde çiziği olan gümüş rengi spor bir araba, yanılmama olanak yoktu.
Hiç düşünmeden içeri daldım. Dükkanın içi karanlıktı ve yoğun bir kahve kokusu vardı. İnsanlar kısık sesle konuşuyorlardı ve fonda pes perdeden barok müzik çalıyordu. Onu hemen gördüm. Cam kenarına oturmuş, sütlü kahvesini yudumluyordu.
Selam verdim. Dışarıda arabasını gördüğümden bahsetmedim, tesadüfen dükkana girmiş ve ona rast gelmiş gibi yaptım.
“Oturabilir miyim?” diye sordum.
“Elbette” dedi.
Bir süre sohbet ettik ama sohbetimiz hiçbir yere varmıyordu. Birbirimize söyleyecek çok fazla şeyimiz yoktu, üstelik aklı başka yerde gibiydi. Bununla beraber masasına oturmuş olmamdan rahatsız olmuşa benzemiyordu. Bana Tunus’taki limandan ve oradaki karideslerden bahsetti. Kendini konuşmaya zorluyor gibi görünmüyordu, bana yakaladıkları karidesten bahsetmek istiyordu ama hikaye, kuma karışan bir su damlası gibi bitiverdi.
Elini kaldırdı, garsonu çağırdı ve bir tane daha sütlü kahve söyledi kendine.
“Bu arada, o ahıra ne oldu?” diye sorma cesareti buldum.
Bıyık altından gülümsedi. “Bakıyorum da unutmamışsın” dedi. Cebinden mendilini çıkardı, ağzını sildi, mendili tekrar cebine yerleştirdi. “Yaktım elbette. Yaktım gitti. Söylediğim gibi yaptım.”
“Evimin yakınında?”
“Evet, çok yakınında.”
“Ne zaman?”
“Bir süre önce, sana uğradığımızdan on gün sonraydı.”
Bunun üzerine ona haritada ahırların yerini işaretlediğimi, her gün onları tek tek gezdiğimi söyledim. “Yani kaçırmış olamam” dedim.
“Oldukça meraklısın ha?” dedi canlı bir sesle. “Meraklı ve mantıklı. Ama gözünden kaçırmış olmalısın. Olur bazen. Çok yakınındakini göremezsin.”
“Anlamıyorum.”
Kravatını sıkıladı ve saatine göz attı. “Çok yakın,” dedi. “Ama şimdi gitmem lazım. Bir dahaki sefere bunu uzun uzun konuşsak nasıl olur? Afedersin ama gitmem lazım, biriyle buluşacağım.”
Onu daha fazla tutamazdım. Kalktı, sigarasını ve çakmağını cebine attı.
“Sahi, o günden sonra gördün mü onu?” diye sordu.
“Hayır, görmedim. Sen?”
“Hayır. Evinde yoktu, telefonla da ulaşamadım. Uzun süredir pandomim dersine de gitmiyormuş.”
“Bir yerlere gitmiştir herhalde. Yapmadığı şey değil.”
Orada öylece dikildi, elleri ceplerinde, gözlerini masanın üzerinde bir yere dikti. “Parası yoktur, neredeyse bir buçuk ay oldu. Bilirsin, tek başına hareket edebilecek biri değil.” Cebinin içinden parmaklarını çıtlattı birkaç kez. “Beş parası yok,” diye devam etti, “Gerçek bir arkadaşı da yok. Adres defteri tıka basa doludur ama sadece isim onlar. Güvenebileceği tek bir insan yok. Onun güvendiği tek kişi sendin. Bunu kibarlık olsun diye söylemiyorum. Sen onun için özeldin. Hatta bu yüzden biraz kıskanırdım seni. Ama ben öyle kıskanç biri değilim.” Belli belirsiz içini çekti ve tekrar saatine baktı. “Gerçekten gitmem lazım. Ama daha sonra görüşelim mutlaka.”
Kafamı salladım. Ama doğru sözcükleri bulup da söyleyemedim. Onunlayken hep böyle oluyordu,  sözcükler akıp gitmiyordu bir türlü.
O günden sonra kıza ulaşmaya çalıştım, ta ki telefon şirketi hattını kapatana kadar. Kaygılandım ve evine gittim. Kapısı kilitliydi. Posta kutusu bir tomar ıvır zıvırla doluydu. Apartman görevlisini bulamadığım için hala orada yaşayıp yaşamadığını bile öğrenemedim. Randevu defterimden bir sayfa yırttım, “beni ara” notuyla birlikte adımı yazdım ve posta kutusuna attım.
Ses çıkmadı.
Evine bir sonraki gidişimde kapıda başka bir isim yazılıydı. Kapıyı çaldım ama açan olmadı. Apartman görevlisi yine ortalarda yoktu.
Ben de pes ettim.
Bu anlattıklarımın üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Ortadan kaybolmuştu.
Hala her sabah o beş ahırın yanından koşarak geçiyorum. Muhitimde henüz hiç ahır yakılmadı. Ahır yakıldığına dair bir şey de duymadım. Yine Aralık ayındayız. Kuşlar uçuyor, ben yaşlanıyorum.
Haruki Murakami
Türkçeleştiren: Onur Çalı