50d23-force-majeure-20141wannart-900x580

İstanbul’da Nordik (Kuzey) Film Günleri başlıyor. Akbank Sanat’ın düzenlediği sinema günleri 4-29 Haziran tarihleri arasında seyirciyle buluşacak (biletler sadece 5 TL). Ben de ısınma turları babında, sinema bilgisine çok güvendiğim bir dostumun yönlendirmesiyle birkaç Nordik film izledim. Bunlardan bir tanesi, sadece sinematografik açıdan değil kadın-erkek ilişkileri ve daha somutta kadının toplumdaki yeri ya da toplumsal cinsiyet rolleri açısından da bilhassa ilgimi çekti: Ruben Östlund’un yönettiği ve Türkçeye “Turist” olarak aktarılan İsveç filmi “Force Majeure”.

Filmin adı, “Force Majeure” (fors majör) konusunu özetler mahiyette. (Dikkat, “spoiler” içerir!) Sözlükte kişinin iradesi dışında gerçekleşen ve sorumluluktan muaf kılan olağanüstü olay, tesadüfi hadise, kaçınılmaz kaza olarak geçiyor. Filmde bu arızi olay bir çığ. Fransız Alplerinde tatile giden çekirdek ailemizin (anne-baba ve küçük çocukları) açık hava restoranında yemek yerken üzerine çığ düşüyor, daha doğrusu düştüğünü zannediyorlar. Herkes, özellikle de baba (Tomas) çığın “kontrollü bir şekilde” geldiğini düşünürken ve bu ölümsüz ânı cep telefonlarıyla kaydetmeye çalışırken; çığ giderek yaklaşıyor, yaklaşıyor ve anne rolündeki Ebba, “baba” diye bağıran küçük çocuklarını kurtarmaya çabalarken, Tomas pılını pırtını toplayıp kaçıyor! Birkaç dakika sonra çığın aldatıcı olduğu anlaşılınca, hiçbir şey olmamış gibi masaya gelip oturuyor ve yemeğini yemeye devam ediyor. İşin ilginci, eşi de ilk başta bu duruma olağanüstü bir tepki vermiyor. İnsan, hâliyle, “elin İskandinavı işte n’olacak, adamlarda dert tasa yok, kadın-erkek ilişkilerinde de ‘aşmışlar’, rol modeller hak getire” diye Batı hakkındaki bir klişe çukuruna saplanıyor.

Fakat birkaç sahne sonra Ebba patlıyor ve onun patlamasıyla da klişenin bizde değil filmde olduğu anlaşılıyor. Tomas toplumsal cinsiyet rolüne uygun olarak (“erkek adam kaçar mı?!”), ilk başta, kaçtığını reddediyor; bir akşam yemeğinde çift arkadaşlarıyla yine gayet mutlu mesut sohbet ederken, Ebba alkolün de etkisiyle kocasını teşhir edip telefon kaydını izlettirince, Tomas’ın en azından bu kez “kaçacak” yeri kalmıyor.

Filmin bundan sonrası Nordik’ten çıkıp Türk’e bağlıyor: Özelde kadın-erkek ilişkileriyle alakası olmayan, kendine sahip çıkamayacak yaşta olan çocuklarına sahip çıkması gereken ya da dilerseniz, salt kendini kurtarmaktan ziyade “ya hep beraber ya hiçbirimiz” demesi gereken bir insan (erkek değil) varken ortada; birdenbire mevzu erkekliğe bağlanıyor: Erkek güçlüdür, güçlü olmalıdır, ailenin temel direğidir, “karısına kızına” sahip çıkmalıdır, bir tehlike ânında hep önden gidip etrafı kolaçan etmelidir, karda tipide kaybolan kadınını arayıp bulup güçlü kollarıyla getirip çocuklarına kavuşturmalıdır ve nihayet filmin son sahnesinde yolda kalan tatilzadelerin (tatilzede?) en önünde yürümelidir… Ne kadar basmakalıp öğe varsa iki saate sıkıştırılıyor ve baştaki basmakalıplıklarla (mesela tatilde bile işinden başını alamayan yoğun erkek ve ilgi bekleyen kadın) bir bütün oluşturuyor. Filmde Ebba’nın şahsında ya da yan rollerden biri olan Charlotte’ın şahsında güçlü kadın profili çiziliyor, ama nihayetinde ana karakter Ebba kocaya bağımlı.

Kalıpların dışına niye çıkılamıyor peki? Türkiye’de kadın sorunu hiç olmadığı kadar yakıcı. Kadınları kuluçka makinesi olarak gören zihniyet, geçmişten beri var olan kaba kuvvet, taciz-tecavüz vb. gibi kadına yönelik sayısız şiddet vakasını akıl almaz bir düzeye çıkarmış durumda; üstelik bu vakalardan istifade ederek kadının eve kapatılması için medyasından yargısına kadar dört bir koldan kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. “İyi de onun orada ne işi varmış?” lafı ne yazık ki bir ironi ya da espri nesnesi haline bile geldi. Tabiatıyla, en azından Batı’nın ulaştığı standart arzulanıyor, ama Batı’da da meymenet yok. Kadına yönelik kaba ve incelikli baskı kol kola gidiyor. Mesele sadece “Force Majeure”den çabuk bir genelleme değil, rakamlar ortada. Her yıl küçük oynamalar olmakla birlikte, istikrar bozulmuyor: Avrupa’da kadınların üçte biri fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor, üçte ikisi partnerinden gördüğü en ağır şiddet olaylarını bile polise vb. bildirmiyor. Üstelik iki sene önceki bir rapora göre, fiziksel ve cinsel tacizin en yüksek olduğu ülkelerin başını, Danimarka (% 52), Finlandiya (% 47) ve İsveç (% 46) gibi, cinsiyet eşitliği uygulamalarıyla övülen ülkeler çekiyor! Kuşkusuz, bizim gibi Ortadoğu toplumlarında “kaderimdir” düşüncesinin yaygınlığı susup saklamaya yol açtığından rakamlar oransal olarak aldatıcı; ama erkek egemen kapitalist toplumun sadece İslamcıların egemen olduğu ülkelerde değil, her yerde aynı pisliği ürettiği de bir gerçek.

Toplumsal rollerin benimsenmesinde popüler kültür öğeleri en az aile, okul, din kurumları kadar güçlü bir yer tutuyor; dizi ve filmler de bundan azade değil. Bir sanat eseri, saf estetik değeri maada, tam da bu yüzden politik bir rol oynuyor ve ne yazık ki çoğu zaman mevcut eşitsiz-baskıcı ilişkileri (sınıfsal, cinsel, ulusal vb.) üretip yeniden üretiyor. Nordik Film Günleri’nde daha güzel filmler bulma temennisiyle…

Ferit Burak AYDAR

5 Haziran 2016 tarihli BirGün Pazar’da yayımlanmıştır.