Ayhan Bozfırat
Gittiğimde yeni yeni ayağa kalkabiliyordu. Koltukta oturur buldum onu. Uzun süren hastalığı iyice sarsmıştı. Ufalmış, daha da ihtiyarlamış gibi geldi bana.
Özür diledim, uzun süre arayamadığım için. O da, hastalığını anlattı uzun uzun. “Benimki zengin hastalığı” dedi sonra da.
Bakımı zormuş ve perhizi çok özen istiyormuş. Azıcık ekmek yiyecekmiş. Bir de yağsız et, tavuk eti, haşlama balık gibi şeyler. Söylediklerine bakılırsa, gerçekten de pek onun gibilerinin kaldıracağı cinsten değildi.
– Düzelirsiniz yakında, dedim. Birşeyiniz kalmaz.
Sonra da, bir zorunluluk duyarak ekledim:
– Çok iyi gördüm sizi.
Bizimkileri sordu.
– Hepsi iyidir, dedim.
Ben de ona oğlunu sordum, hemen onun arkasından. Yeni mektup almış. İyiymiş. Sonbaharda temelli gelmek istiyormuş. Sözünün burasında büyü bozuldu.
– İnanılmaz ki, dedi. Geçen yıl da böyle yazıyordu. “Bu sonbahara muhakkak geleceğim” diyordu, ama gelemedi.
– Sağlık olsun, dedim.
Mektuptan sözetti yeniden uzun uzun. Ezbere okuyordu sanki mektubu. Sonra gülümsiyerek:
– Çocukluğunda da çok haşarıydı, dedi.
– Haşarıydı, dedim.
– Sen usluydun, dedi.
– Ben usluydum, dedim.
– Gene de iyi anlaşırdınız, dedi.
– İyi arkadaştık, dedim ben de.
Onun çocukluğunu anlatmaya koyuldu. Başka, bambaşka bir çocuktu anlattığı. Hiç tanımadığım bir çocuk. Dinledim karşılık vermeden. Yalnız arada bir hak verircesine başımı salladım.
– Okumayı çok severdi, dedi.
Gerçekten de çok severdi okumayı.
– Hâlâ okuyor mu acaba, diye sordum.
Nasıl kitap okuduğunu anlatmaya başladı. Uzun uzun anlatıyordu gene. Odasında ışığın nasıl geç saatlere kadar yandığını, onu sabahleyin nasıl güçlükle uyandırdıklarını anlatıyordu.
– Her insanın bir boktan yanı vardır, dedi.
Ben de, “kendinin boktan yanı da kumarıydı herhalde” diye düşündüm elimde olmadan. Gençliğinde çok kumar oynadığını bilirdim.
O, konuşmasını sürdürüyordu:
– Herkesin bir boktan yanı vardır. O da kitap okurdu. Gece geç vakitlere kadar okurdu. Karnını doyuramaz it-oğlu-it, kitap okur.
“İt-oğlu-it” dedikten sonra gülümsedi. İt-oğlu-it’e kitap okuduğundan dolayı artık kızmadığı belliydi. Onu kaç yıldır görmüyordu çünkü. Çok özlemişti.
Sonra, birden aklına gelmiş olmalı ki, geçen gün bir arkadaşının geldiğini, arkadaşıyla da annesine bir çakmak gönderdiğini söyledi. Karısına dönüp:
– Göstersene çakmağını, dedi.
Karısı kalktı gülümsiyerek. Çakmağı getirdi. Ben de uzun uzun çakmağa baktım elime alıp. Çaktım iki kez. Alev alırken çok kötü bir koku çıkarıyordu. İçim bulandı. Hiç belli etmedim. Gereğinden daha çok evirdim çevirdim çakmağı. Geri verirken de:
– Çok güzel çakmak, dedim, güle güle kullanın.
O, koltuğundan gülerek karıştı söze:
– Annesini düşünmüş yalnız, dedi. Annesini çok severdi zaten. Bana birşey yok.
Ben de:
– Kıskanıyorsunuz, dedim gülerek. Mektupta yazacağım.
O hâlâ gülüyordu. Ama dalgındı şimdi:
– Sever sever, dedi. Hepimizi sever o… Öyle özledim ki. Gelemedi bir yolunu bulup insan şöyle bir aylığına gelir hiç olmazsa…
– Hastalığınızdan haberi var mıydı, diye sordum.
Hiçbir ard düşüncem yoktu bunu sorarken. Yüzüme baktı. Bakışları kuşkulu:
– Yazmadım, dedi. İşini bırakıp gelmeye kalkar da… Tedirgin olmasın, Annesi de “yazalım” dedi, ben istemedim.
– İyisiniz ama, dedim. Birşeyiniz yok.
İyice çökmüştü oysa. Tanınmaz hale gelmişti.
Kalkmak istedim. Bırakmadılar.
Hasta adam karısına döndü:
– Bir çay koysana, içelim, dedi.
Sonra da karısının birşey söylemesine fırsat vermeden düzeltti sözünü:
– Ben içmem, dedi. Siz için. Çayı yasak etti doktor. Ama siz için… Çay göndermiş arkadaşıyla. Bilir çaya düşkün olduğumuzu. İki kutu göndermiş. Markasını aldım. Mektupta yazacağım. Bir arkadaşı gelirse buralara, gene göndersin.
Karısı mutfağa çay yapmağa gittiğinde, o ilâç fiatlarının yüksekliğinden, gençlerin maça olan düşkünlüklerinden, yaşamanın gün geçtikçe zorlaştığından sözetti. Hak verdim söylediklerine.
Gerçekten çok güzeldi çay. Bunu söylediğimde ikisi de memnun oldu. Çayın güzel olmasından dolayı, ilk bakışta mutluluk da sanılabilen, bir öğüncün içindelermiş gibi geldi bana.
Çaydan sonra kalkmak istedim. Gene üstelediler oturmam için.
Hasta:
– Sık sık uğramıyorsun ki, dedi. Kırk yılda bir. Otur da çene çalalım.
Oğlunun sonbaharda geleceğini söyledi gene. İple çekiyordu sonbaharı. Ben de: “Sonbaharda gelmiyecek. Artık hiç gelmiyecek” demedim. “Orada evlendi. Karısı türk değil üstelik. Bir de çocuğu var. Oraya yerleşti. Boşuna temelli gelmesini beklemeyin” demedim. Evlendiğini annesinden, babasından sakladığını biliyordum. Yanından gelen bir arkadaş söylemişti bana.
– Geçen sonbahar ‘geleceğim’ diyordu ama, bırakamamış işlerini, dedi o yeniden.
“İt-oğlu-it”, karnını doyuracak para kazanamadığı halde, kitap okuduğu, kitap okumayı sevdiği için suçluydu babasının gözünde. Yalnızca bu nedenle suçluydu. Kaldı ki, şimdi bunu bile bağışlamıştı babası. Yeniden niye suçlu olsun ki! Hiçbir yararı yoktu bunun. Hem babası iyice ihtiyarlamış, ufalmıştı. Koltukta bir çocuk kadar yer tutuyordu.
Ayrılırken:
– Mektup yazdığınızda, benden de selâm yazın, dedim.
– Yazarım, dedi babası.
Sonra da sıkı sıkı tembih etti:
– Sık sık uğra. Oğlum hayırsız çıktı. Sen uğra bari.
Oğlundan sözedecekti uğradığımda. Söz verdim ben de:
– Merak etmeyin, dedim. Uğrarım sık sık.
Ayhan Bozfırat
Yansıma Dergisinin “Günümüz Türk Hikâyesi Özel Sayısı”nda (1972) yayımlanmıştır. Yazarın imlasına dokunulmamıştır.