Bu öykü, zorla Müslümanlaştırılan Ermeni kadınların gerçek hikâyesidir.

babaanneme…

1cc48-armenia

“Koş, koş. Leğen getir,” diyerek balkondan bana bağırıyordu. Tezgâhın altından bir tane kapıp balkona koştum.

“Bu böyle dinene kadar dolar, sonra da bir bereket yıkayıveririz saçlarını.”

Nisan yağmuru saçları uzatırmış, öyle derler. Beti bereketi mi varmış ki uzasın, zannetmem.

Babaannemin böyle âdetleri çoktu. Mayıs gelince de bütün kapıları ardına kadar dayayıp eşiğe bulgur, pirinç serper, bir tencere suyun içine de tuz atıp kapının önüne koyardı. Hızır gelecekmiş de bütün evi şöyle bir güzel bereketlendirip gidecekmiş.

“Nisanın ilk günleri yağmurlar şenlikli yağar. Ama son günlerinde bir hüzün bulutu dolaşır tepemizde. O bulut sanki böyle içi karardıkça, gönlü daraldıkça, yarasının kabuğu oynadıkça ağlar ağlar da, hepimiz o gözyaşının altında yas tutarız. Bilmem ki, vardır bir hikmeti.”

Yağmur dinmişti. Balkondaki leğeni dolduğunca bırakıp içeri girmişti. Masanın üzerinde duran çiçeğe bir parmak bal çalar gibi dokunmuş ve anlayamadığım sözler söyleyip köşesine kurulmuştu. Bizim oralara bahar hep leylakla gelirdi, daha ziyade ben öyle zannederdim. Babaannemin ahretliklerinden Refika Nine, elinde bir tutam leylakla kapımızda belirir, “Al yavrucuğum, için bahara, dışın mora boyansın” derdi de baharın geldiğini öyle anlardım.

“Akordeon,” dedi babaannem birdenbire. Zaten her söze bir kitabın ortasından girer gibi başlardı. “Köşede yağmurun doldurduğu leğenler şöyle dursun, anamın sedef işlemeli akordeonundan çıkan sesle birlikte avluyu bir güzelim temizlerdi Lütfiye. Lütfiye işte, hani bizim Ermeni Lütfiye. Yağmurdan sonra çamura yüz çalan o avluyu böyle bir başından bir sonuna yıkarken içi oyuk, dışı yanık türküler söyler idi. Diyeceksin şimdi, akordeon nere, türkü nere? Değil işte. Bizim bilmediğimiz bir hikâyenin dilinden konuşuyordu onlar.”

Kulağım babaannemde, gözüm balkondaki leğendeydi. Hâlimi fark edince usulca balkona bakıp kıyısı kırık bir tebessüm etti. Gözlerimin içine baktı, başımı dizlerine yasladı.

“Anam o vakitler on beşindeymiş. Derler ki, o senelerde gün hiç aymadı, bahar yüzünü hiç göstermedi, sanki ulu bir kadın geldi, bütün toprağı efsûnladı ve nice bereketini bir elden alıp lanetledi. Analar doğurmaya korkmuş ya, benim anamı oyunların koynundan alıp erin koynuna koyuvermişler. Yeğsa, henüz anama nikâh kıyılmadan önce, bahçede bir o yana bir bu yana koşturduğu çocukluk arkadaşı. Rivayet odur, Sulusokak’ın bir başından başlamışlar kıymaya. Köşemet desen hemen 80 adım yukarısı. Hamama kadar kanlar aktı, derlerdi. Topçam’ın eteklerinde kaç insanın boynu bir kelle parasına gitmiş, hiç bilinmez.

Bunların hepsi rivayet ya, bir gün Yeğsa ve ailesi, anamların kapıya zor atıvermiş kendilerini. Anam derdi ki, tokmağın sesine değil, bir çırpı yetimin sesine irkiliverdiydik. Yetim imiş Yeğsa, kardeşleri ve anasıyla bizimkilere sığınmışlar. Ortalık pür telaş, gün desen kara. Askerler, tuhaf tuhaf herifler sokak başlarına kurulmuş, evlerin kapılarına dikilmiş. Birileri yerlerde sürükleniyor, birileri at arabalarına tıkış tıkış ediliyor, birileri de…

Yeğsa, ölürüm de göç etmem, diye ememin dizlerine yığılıvermiş. Anası desen bir elinde bir bebesi, bir memesinde diğer bebesi garip garip ağlamaya başlamış. Emem demiş ki, mahzene indirelim. Yahudi evlerinin altındaki gibi o vakitler bağ evlerinde de hep mahzenler vardı. Anam kurnaz kadın, anlamış tabii olacakları. Yok, demiş. Almış Yeğsa’ları yüklüğün köşesine yerleştirip hızlıca büyük odaya geçmiş. Ememe udu işaret etmiş, kendisi de akordeonunu alıp başlamış çalmaya. Ama ne çalma… Babam rakısını doldurmuş, anamın karşısına kurulmuş, kocadedem korkmuş zaar, kocaninem desen hiç bilmediği duaları sıralamaya başlamış. İşte o an kapının tokmağı bir kez daha hızlıca vurulmuş. Gelenler asker. Açın, arama var, diyor. Babam usulca açmış kapıyı, hayatı atlayan önce sesin geldiği odaya doluşmuş, bir bakmışlar ki rakı var, ud var, akordeon var… Bir kısmı ilk iş mahzenin yerini sormuş, diğer kısmı da odalara bakmış. Anam can havliyle akordeonun tuşlarına daha kuvvetli basıyormuş. Mahzenden çıkan askerler, odadan çıkan askerlerle ortada kesişip babama dönmüşler. Babam demiş ki, yeni düğün ettik idi, ailecek oturup saz söz ediyoruz, buyurmaz mısınız? Kocaninem atlamış hemen, gelin evladım, iki soluklanın hele, ağırlayalım sizi, diye. Askerler hızla çıkmışlar evden. Anam bu, durur mu, hiç renk vermeden çalmaya devam etmiş. Onlar sanki başka bir vilayete gidene kadar çaldım da çaldım, derdi. İşte o akordeon Yeğsa’nın ağacını kurtarmış… Kaç gün, kaç gece evden adım atmamışlar da bir ikindi vakti kökleri için köklerinden olmuşlar…”

Yeğsa’nın bir gece vakti son bulan hikâyesi, yıllar sonra avluyu temizleyen Lütfiye olarak devam ediyormuş, bilmiyordum.

“O, avluyu temizlerken acısını da, yasını da, yarasını da bir suya anlatır gibi akıtırdı demek ki. Temizliği bitince bizi alıp bacaklarının arasına oturtur, başımızı yere eğip saçlarımızı yıkamaya başlardı. En son da saçlarımızı örer iki yandan, öper koklar gönderirdi.”

Şimdi bu nisanın neresi bereketliydi ki? Bereketi, biteviye var olan ortaklık mıydı, canı cehenneme değil miydi? “Keşke,” dedim, “keşke hep Yeğsa’yı görebilseydik, keşke hiç Lütfiye olmasaydı. Keşke ben de Yeğsa’nın ellerinden kalbine yol alsaydım.”

“Yanılıyorsun,” dedi babaannem, “sen her baharı Yeğsa’nın müjdesiyle karşılıyorsun. Kök salabilmek için kökenini fedâ eden Yeğsa’nın, geriye bıraktığı o beyaz tenli kız çocuğu sana her baharda elinde leylaklarla geliyor.”

Yeğsa’nın bir gece Aliye’ye sığındığı evde, başka bir geceye Lütfiye olarak yatışını, o akordeonun her nisan berekete, yasa, acıya ve geçmişe yakılan bir türküye eşlik edişini, Lütfiye’nin bütün bunlara ağlayan bir göğün yaşlarıyla babaannemin saçlarını yıkayışını, yaşama başladığım günden bu yana her baharı bana müjdeleyenin onun kızı Refika oluşunu… babaannem kaç kuşak kadının belleğini suyun çatlağını buluşu gibi bana teslim etmişti.

Bir bahar günü kaybettim babaannemi. Onu kaybettiğim gün ailemi de kaybettim. Doğduğum, büyüdüğüm, doyduğum toprağı terk etmeden evvel, koynuna dolmak, dizlerine yatmak için Refika’nın kapısını çalmıştım. Vaktiyle en zift günümde içimde, gözümde ne var ne yoksa Refika’nın pervazına akıtmış evime giderken, son dönüşümün yine Refika’nın evine olacağını hiç bilmiyordum. Asıl çatlağın onun iki dudağı arasında gizli olduğunu bilmediğim gibi.

“Refika Nine,” dedim, “ben Yeğsa’nın hikâyesini biliyorum.”

“Başka ne öğrendin?” dedi Refika Nine.

Başka ne vardı ki bu hikâyede? Aklım karışmıştı yine, “Nasıl başka?”

“Ah oğulbalım, her ölecek ölmeden bir gizini bırakır ardında kalana. Her dönüşün altında bir korku da yatar muhakkak. Sen hiç sordun mu babaannene, niçin her yılbaşına patik örerek giriyorsun, diye. Niçin her sene bir vakit çörek yapıp dağıtırsın da, soranlara aile geleneği dersin, diye?”

“Bak” dedi, “sen şimdi gidiyorsun ya, ismini-cismini de bırakıp gittiğini düşün. Her şeyi bırakıp gidiyorsun ya hani, huyunu suyunu bırakabilir misin peki? Sorana böyle alıştım, deyiverip geçiştiriyorsun. Bunu evladından bile saklıyorsun hattâ. Çünkü unutulsun istiyorsun, kesiveriyorsun kökünü, kökenini. Ah oğulbalı… Ama bilmiyorsun ki, nereni kesersen kes, ölmedikçe o kan bir yerinden akar.”

Adı bıçakla kazılmış yaralar, tuza batırılmış gibi büyük bir çığlık atar dokunulduğu yerlerde. Refika’nın evinden çıktıktan sonra ne kadar akrabam varsa yıllar boyunca aynı soruyu sordum. Sayısız kere verilen “bilmiyorum” cevabının ardından bir gün, “Olsak da kalmamıştır artık,” cevabı aldım. Bu yetti bana. Her giden, gitmeden bir giz bırakmıştı sahiden. O miraslının biri, sonunda bütün gizi çatlağa döküvermişti: “Ama çok olmuş, sürgünden de çok önce. Bilmiyoruz, unutmuşuz bile. Sen de sorma böyle sorular daha. Bitti, gitti. Kalmaz artık öyle. Korku nedir bilir misin sen! O kadar anlattım sana. Ben bilmiyorum, sen de bilmiyorsun. Kalmadı o iş.”

Unutmaya, yok saymaya kavil kesilen bir ailede kalan şey, her nisanı bana yas eden bir ilik bağıydı. Hayli vakit baharı leylaklarla karşılayamadım. Baharın gelişini içimdeki yas yığınından anlıyorum. Babaannemin elini masada duran leylağa değdirirken söylediği sözleri şimdi biliyorum ama: “Pariluys Yeğsa.”

“Günaydın Yeğsa,” diyordu babaannem. Artık ne Yeğsa, ne yayam (babaannem), ne de Refika hayatta. Her kadın ölmeden bir gizini bırakmıştı ardında kalanlara. Pariluys Yeğsa!

Sibel Yükler