Arundhati Roy’un 12 Mayıs 2019 tarihinde yaptığı Arthur Miller Yazma Özgürlüğü Konuşmasının kısaltılmış versiyonudur.

66fde-5472

Buzullar erirken, okyanuslar ısınırken ve yeraltı suları kururken, yeryüzündeki hayatı ayakta tutan dayanışma ağı yırtılırken, tüyler ürpertici aklımız bizi insanlar ve makineler arasındaki sınırları ihlal etmeye götürürken ve hatta tüyler ürpertici kibrimiz, tür olarak kendimizi ve gezegenimizin kurtuluşunu birleştirme yetimizi baltalarken, sanatın yerine algoritmaları koyarken ve insanların çoğunun ekonomik hayata katılmasının gerekmeyeceği bir geleceğe gözlerimizi dikmişken –tam da bu zamanda– Beyaz Saray’daki beyaz üstünlükçüler, Çin’deki yeni emperyalistler, Avrupa’nın sokaklarında bir kez daha toplanmaya başlayan neo-Naziler, Hindistan’daki Hindu milliyetçileri ve diğer ülkelerdeki kasap prensler ve diktatörler bizi Bilinmez’e sürüklüyorlar.

Birçoğumuz “Başka bir dünya mümkün”ün hayalini kurarken, bu adamlar da aynı şeyin hayalini kuruyorlar. Ve onların rüyası –bizim kabusumuz– ne yazık ki gerçekleşmek üzere.

Kapitalizmin yersiz savaşları ve açgözlülüğü gezegeni tehlikeye attı ve onu mültecilerle doldurdu. Bu suçun sorumluluğu doğrudan Amerika Birleşik Devletlerinin omuzlarındadır. 17 yıl istila ettikten ve yalnızca Taliban’ı indirmek için Afganistan’ı “taş devri”ne döndürerek bombaladıktan sonra ABD, şimdi aynı Taliban’la müzakere halinde. Bu arada Irak, Libya ve Suriye’yi yerle bir etti. Yüzbinlerce insan savaş ve yaptırımlar nedeniyle hayatlarını kaybetti, bütün bir bölge kaos içinde, kadim şehirler toprağa gömüldüler. Yıkıntılar arasından DAEŞ (IŞİD) denen bir canavar ortaya çıktı. Dünyaya yayıldı, Amerika’nın savaşlarıyla hiçbir ilgisi olmayan sıradan insanları ayrım gözetmeden katlediyor. Son birkaç yıldır, neden olduğu savaşlar ve keyfi biçimde reddettiği uluslararası sözleşmelerle ABD, kendi haydut devlet tanımına mükemmelen uyuyor. Ve şimdi, eski korku taktiklerine, aynı yorgun yalanlara ve nükleer silahlarla ilgili aynı uydurma haberlere başvurarak İran’ı bombalamaya hazırlanıyor. Bu yapıp edeceği en büyük yanlış olacak.

Böylece geleceğe doğru sendelerken ahmaklığın, Facebook “beğeni”lerinin, faşist orduların, uydurma darbelerin saldırısı altında ve yıkıma doğru koşarken edebiyatın yeri nedir? Edebiyat kabul edilenler nelerdir? Buna kimler karar verir? Bu soruların tek bir yanıtı olmadığı ortadayken, beni bağışlayın, böyle zamanlarda yazar olmakla ilgili kendi deneyimimden bahsedeceğim. Bu zamanlarda ve bilhassa Hindistan gibi aynı anda birkaç yüzyılı birden yaşayan bir ülkede nasıl yazar olunur sorusuyla boğuşacağım.

Birkaç yıl önce bir tren istasyonundaydım, gazete okuyup treni bekliyordum. İç sayfalardan birinde küçük bir haber gördüm, yasaklı ve yeraltına çekilmiş Hindistan Komünist Partisi’ne (Maoist) kuryelik yapmakla suçlanan, tutuklu iki adam hakkındaydı. Haberde söylendiğine göre, adamların üzerinden çıkan “unsurlar” arasında “Arundhati Roy’un kitapları” da bulunmuştu. Üzerinden çok geçmemişti ki vaktinin çoğunu, “milliyetçilik karşıtı faaliyetleri” nedeniyle hapiste bulunan genç öğrencilerden ve köylülerden oluşan aktivistler için savunma hazırlamakla geçiren üniversite hocası bir arkadaşımla karşılaştım. Bu faaliyetler çoğunlukla, on binlerce insanı topraklarından ve evlerinden eden maden şirketlerini ve altyapı projelerini protesto etmek anlamına geliyordu. Arkadaşım bana, mahkumların bazılarının “itiraflarında” –ki bunlar genellikle baskı altında alınmışlardı– benim yazılarımın onları polisin “yanlış yol” dediği yere sevk eden bir referans olarak kabul edildiğini söyledi.

“Sana dava açmanın izini sürüyorlar” dedi.

Söz konusu kitaplarım romanlarım değildi (o zamanlar yalnızca bir romanım yayımlanmıştı: Küçük Şeylerin Tanrısı). Bu kitaplar kurgu değildi, yine de bir bakıma hikayeydiler, farklı türde hikayeler, ama en nihayetinde hikayeydiler. Ormanlar, nehirler, mahsüller, tohumlar, toprak, çiftçiler ve çalışma yasalarına yapılan kitlesel şirket saldırıları hakkındaki hikayelerdi. Ve evet, 11 Eylül ertesindeki ABD’nin ve NATO’nun birçok ülkeye yaptığı saldırılar hakkındaydı. Bu hikayelerin çoğu bu saldırılara karşı mücadele eden insanlar hakkındaydı; bazı nehirler, bazı dağlar, bazı şirketler ve bazı halk hareketleri hakkındaki hikayelerdi. Bunlar gerçek iklim savaşçılarıydı, küresel bir mesajı olan yerli halktı ve onlar krizi, kriz olarak tanımlanmadan önce fark etmişlerdi. Fakat bu insanlar hain olarak resmediliyordu; ilerleme ve kalkınmanın önünde duran, milli olmayan unsurlar. Serbest piyasaya iman eden Hindistan’ın eski Başbakanı; gerillaları, çoğu yerli halk olan insanları, Adivasileri, Orta Hindistan ormanlarındaki madencilik faaliyetleriyle mücadele eden insanları “En Büyük İç Güvenlik Tehdidi” olarak adlandırdı. Bu insanlara karşı “Yeşil Av Operasyonu” olarak anılan bir savaş başlattılar. Ormanlar, düşmanları dünyanın en yoksul insanları olan askerlerle doldu. Durum Afrika’da, Avustralya’da ve Latin Amerika’da da farklı değil.

Ve şimdilerde, ironinin ironisi olarak, iklim değişikliğinin dünyanın en büyük güvenlik sorunu olduğuna dair bir mutabakat oluşmaya başladı. Bu alandaki sözcükler giderek askeri jargona dönüşüyor. Hiç şüphe yok ki yakın bir zamanda mağdurlar, sonu olmayacak yeni bir savaşta “düşman” olarak anılacaklardır. İklim değişikliğiyle ilgili acil durum çağrıları, iyi niyetli de olsa, halihazırdan başlamış olan süreci hızlandırabilir. Tartışmanın Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden BM Güvenlik Konseyi’ne taşınmasına yönelik, başka bir deyişle dünyanın çoğunluğunu karar alıcı pozisyondan eski şüphelerin çıkmazına geri göndermeye yönelik bir baskı oluşmuş durumda. Bir kez daha Küresel Kuzey, sorunun yaratıcıları, önedikleri çözümden kâr elde etmeye bakacaklar. Öyle bir çözüm ki bu, hiç şüphe yok, dehası “Pazar”ın kalbinde atacak ve daha fazla alışverişi, daha fazla tüketmeyi, daha az sayıda insanın daha çok kâr etmesini içerecektir. Başka bir deyişle, çözüm daha fazla kapitalizm olacaktır.

Yazılarım ilk yayımlandığında (ilk olarak yüksek tirajlı dergilerde, sonra İnternette ve nihayet kitap olarak) düşmanlık dolu bir şüpheyle karşılandılar, en azından bazı çevrelerde ve üstelik kendileri de savunduğum politikaya karşı olmayan kimselerce. Yazdıklarım, geleneksel olarak edebiyat diye tanımlanan şeye farklı bir açıdan bakıyordu. Kötü karşılanması anlaşılır bir tepkiydi, bilhassa sınıflandırmaya meyilli olanlar tarafından; çünkü tam olarak ne olduğuna karar veremediler: polemik mi, akademik makale ya da gazete yazısı mı, seyahat günlüğü mü yoksa basitçe edebi bir serüven mi? Bazıları bunları edebiyattan saymadılar: “Niye yazmayı bıraktınız? Yeni kitabınızı bekliyoruz.” Bazıları kiralık bir kalem olduğum zannına kapıldılar. Her türden teklifle karşılaştım: “Barajlarla ilgili yazdıklarına bayıldım canım, bir tane de çocuk istismarıyla ilgili yazar mısın?” (Bu gerçekten başıma geldi.) Nasıl yazmam, hangi konuları ele almam ve nasıl bir üslup tutturmam gerektiği konusunda ders verdiler (çoğunlukla üst kastlardan olan erkekler).

Ama başka yerlerde, ara yollarda diyelim, yazılar hızlıca diğer Hint dillerine çevrildi, kitapçık olarak basıldı ve saldırı altındaki ormanlarda, vadilerde, köylerde ve yalanlar dinlemekten bıkmış öğrencilerin yaşadığı üniversite kampüslerinde ücretsiz olarak dağıtıldı. Çünkü bu okurlar, cephedekiler, yayılan ateşle zaten tutuşmuş olanlar, edebiyatın ne olduğuna ya da ne olması gerektiğine ait tamamıyla farklı düşüncelere sahiptiler.

Bundan bahsediyorum çünkü edebiyatın evi yazarlar ve okurlarca inşa edilir. Burası bazı bakımlardan kırılgan olabilir ama yıkılmazdır. Çöktüğünde onu yeniden inşa ederiz. Çünkü bir sığınağa ihtiyacımız var. İhtiyaç duyulan bir edebiyat düşüncesi hoşuma gidiyor. Barınak sağlayan edebiyat. Her türden barınak sağlayan bir edebiyat.

Zaman geçtikçe zımni bir uzlaşı oldu benim hakkımda; “yazar-aktivist” olarak anılmaya başlandım. Bu kategori ile ima edilen şey kurgunun politik olmadığı ve yazılarımın edebi olmadığıydı.

Haydarabad’daki bir üniversite salonunda, beş-altı yüz öğrenciden oluşan bir topluluk karşısında otururken yaşadığım şeyi hatırlıyorum. Solumda etkinliğe ev sahipliği yapan üniversitenin rektör yardımcısı, sağımda ise bir edebiyat profesörü vardı. Rektör yardımcısı kulağıma fısıldadı: “Kurgu yazmak için vaktini heba etme. Politik yazılarına odaklanmalısın.” Sağımda oturan profesör ise “Kurgu yazmaya ne zaman döneceksin? O senin gerçek damarın. Şu diğer yazdıkların gündelik şeyler” diye fısıldadı kulağıma.

Yazdığım kurgu eserler ve kurgu dışı yazılarımın birbiriyle savaşan taraflar olduğunu hiç düşünmedim. Elbette aynı değillerdi ama aralarındaki farkı açıkça ortaya koymak düşündüğümden de zor. Gerçek ve kurgu birbirinin zıttı değil. Biri diğerinden daha gerçek, daha doğru ya da daha hakiki olmak zorunda değil. Hatta, benim durumumda, diğerinden daha fazla okunmak durumunda da değil.
Tek söyleyebileceğim, aralarındaki farkı yazarken bedenimde hissettiğim.

İki profesörün arasında oturduğum o anlarda, birbirine tezat tavsiyeler vermeleri hoşuma gitti. Gülümsedim ve John Berger’den aldığım ilk mesajı düşündüm. Yıllardır kahramanım olan bir yazardan aldığım, çok güzel bir el yazısıyla yazılmış bir mektuptu bu: “Senin kurgu ve kurgu dışı eserlerin – iki ayağınmış gibi seni dünya üzerinde dolaştırıyor.”

Bana karşı yürütülen şey, her ne olursa olsun sonuç vermedi, en azından şimdilik vermedi. Halen buradayım, iki yazı bacağım üstünde, sizinle konuşuyorum. Ama bahsettiğim üniversite hocası arkadaşım, milliyetçilik karşıtı faaliyetlere katılmak suçlamasıyla içeride. Hindistan’ın hapishaneleri siyasi mahpuslarla hıncahınç dolu; birçoğu Maoist ya da İslamcı terörist olmakla suçlanıyor. Bu terimler öyle geniş tanımlanıyor ki devlet politikalarıyla hemfikir olmayan hemen herkesi içerebilir. Seçimden önce yapılan son tutuklama furyasında öğretmenler, avukatlar, aktivistler ve yazarlar, Başbakan Modi’ye suikast planladıkları suçlamasıyla hapse atıldılar. Suikast planı öyle gülünç ki altı yaşında bir çocuk tarafından planlanmış olabilirdi. Faşistlerin iyi bir yaratıcı yazarlık kursuna ihtiyaçları var.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne göre Hindistan, gazeteciler açısından dünyadaki en tehlikeli beşinci yer. Afganistan, Suriye, Yemen ve Meksika’nın hemen üstünde. Burada bir es vermek istiyorum: Hapse atılmış, sansürlenmiş ve başına daha kötü işler gelmiş yazar ve gazetecileri korumak için yaptıklarından dolayı PEN’e teşekkür etmek istiyorum. Bizi kollayan bir örgüt olduğunu bilmek, bizim tesellimiz.

Hindistan’da hapse atılanlar şanslı olanlar. Daha şansız olanlar öldüler. Aşırı sağcı Hinduları eleştiren Gauri Lankesh, Narendra Dabholkar, MM Kalburgi ve Govind Pansare suikasta uğradılar. Onlarınki sansasyonel cinayetlerdi. Bilgi Edinme Kanunu yoluyla kitlesel yolsuzluk skandallarını ortaya çıkarmak için çalışan birçok aktivist öldürüldü ya da şüpheli şekilde ölü bulundular. Son beş yılda Hindistan, linçsever bir ulus olarak sivrildi. Müslümanlar ve Dalitler (Dokunulmazlar), illegal Hindu çeteleri tarafından güpegündüz, sokak ortasında kırbaçlanıp ölümüne dövülüyorlar ve sonra bu “linç videoları” neşeyle Youtube’a yükleniyor. Şiddet aleni, açık biçimde sergileniyor ve kesinlikle anlık gelişmiyor. Müslümanlara karşı şiddet yeni sayılmaz, Dalitlere karşı ise çok çok eski; bu linçlerin çok aşikar olan ideolojik bir zemini var.

Linç edenler, yüksek yerlerden birileri tarafından korunduklarının bilincindeler. Yalnızca hükümet ya da Başbakan tarafından değil bu koruma; ama bu ikisini de kontrol eden bir örgütten: Hindistan’daki en kapalı ve en güçlü kurum olan aşırı sağcı, proto-faşist Rashtriya Swayamsevak Sangh (RSS). 1925 yılında kuruldu ve kurucu ideologları büyük ölçüde Avrupa faşizminden etkilenmişlerdi. Hitler ve Mussolini’ye açıkça övgüler düzüyorlardı ve Hintli Müslümanları “Almanya’nın Yahudileri” ile kıyaslıyorlardı. Hindistan’da resmi olarak Hindu Devleti ilan etmek için 95 yıldır ara vermeden çalışan bu örgütün en bilinen düşmanları ise Müslümanlar, Hristiyanlar ve Komünistlerdir.

(…)

Kaşmir ve Hindistan’ın hikayesi hakkında James Baldwin’den alıntı yapmaktan daha iyisi gelmiyor elimden: “Bana inanmayacaklar, söylediğimin doğru olduğunu bildikleri için, tam da bunun için inanmayacaklar.” Kaşmir’in hikayesi, hakkındaki insan hakları raporlarının toplamı değil. Yalnızca katliamlar, işkence, kayıplar, toplu mezarlar, mağdurlar ya da zalimler hakkında değil. Kaşmir’de olan en korkunç şeyler insan hakları ihlallerinden ibaret değil. Kaşmir, bir yazar için insanın özüne dair büyük dersler barındırıyor. İktidar, güç, güçsüzlük, ihanet, sadakat, aşk, humor, inanç… On yıllardır askeri işgal altında yaşayan insanlara ne olur? Havanın her zerresi terörle doluyken gerçekleştirilen müzakereler ne anlama gelir? Dile ne olur?

Ayrıca: Korkuyu yöneten, hazmeden ve gerekçelendiren insanlara ne olur? Kendileri adına sürdürülen dehşetin sürüp gitmesine izin veren insanlara ne olur?

(…)

Romanlar, yazarlarını delirmenin eşiğine getirebilirler. Romanlar, yazarlarının sığınağı da olabilirler.

Bir yazar olarak Küçük Şeylerin Tanrısı’ndaki karakterleri korudum çünkü kırılgandılar. Mutlak Mutluluk Bakanlığı’ndaki karakterler çoğunlukla daha kırılgandı. Ama bu sefer onlar beni korudular. Bilhassa Afitab olarak doğan, nihayetinde Eski Delhi’nin dışındaki metruk Müslüman mezarlığında bulunan Cennet Pansiyon’un sahibi ve yöneticisi olan Encüm. Encüm kadınlar ve erkekler arasındaki, hayvanlar ve insanlar arasındaki ve ölüm ile yaşam arasındaki sınırları yumuşatıyor. Giderek kötüleşen bu dünyadaki katı sınırların zorbalığından kaçma ihtiyacı duyduğumda ona sığınıyorum.

Türkçeleştiren: Onur Çalı