19.Haziran.19

Enis Batur Düş Kırpıntıları adlı kitabının (galiba yayımlanan son kitabı) MODERN TÜRK EDEBİYATI MÜZESİ başlıklı denemesinde bir müze projesinden açıyor. Müzenin bir odasında da, hayal bu ya, edebiyatçıların ölüm ilanlarından ölüm döşeği fotoğraflarına, cenaze töreni fotoğraflarından ölüm maskelerine bir yığın malzeme olacaktır.

Sonra, ölüm maskelerini izleyecek bir arka oda: Şair ve yazarların mezar taşlarından örülecek bir alan. Özel, özgün bir fotoğraflama çalışması. Abidin Dino’nun, Emin Barın’ın, başka ustaların tasarımı mezartaşı örneklerine ağırlık tanıyarak. Ve ayrıntılı biçimde işlenmiş bir Türkiye haritası: Kim, nerede gömülü? Yalnızca Aşiyan türü yoğunluk noktalarını değil, doğduğu Salı köyüne gömülen Dıranas’ın mezar adresini, Yunus Emre’ye yakıştırılan farklı gömü yerlerini içerecek devasa bir adres defteri. (Düş Kırpıntıları, s. 84)

Geçtiğimiz hafta sonu Sinop’taydım. Bir grup dostla birlikte hem Sinop’u hem de oradaki iki dostumuzu görmeye gittik: Muzaffer ve Mukadder Gençdoğan. Bendeniz yukarıdaki satırları okuduktan sonra Erfelek ilçesinin Salı köyünü de gezi programımıza dahil etme girişiminde bulundum ve gerçek o zaman ortaya çıktı. Ahmet Muhip Dıranas’ın mezarı, Enis Batur’un iddia ettiği gibi doğduğu Salı köyünde değil, il merkezindeki “Sinop Belediyesi Şehir Mezarlığı”ndaymış.

Bu da bizden Modern Türk Edebiyatı Müzesi’ne mütevazı bir katkı olsun!

9b4b5-img_1560942621118

Murat Yalçın’ın Kontrol Kalemi’nde okuduydum. Bilge Karasu, şöyle demiş Güven Turan’a: “Okur, bir canavardır, ağzını açıp yazara çevirir. Yazarın ara ara bu ağza bir şeyler koyması gerekir, yoksa ağız başka bir yazara çevrilir. Aşırı doldurulursa da gidip kusar ama…”

Bu ne çıldırtan denge!

Çok satan yazarlar ve sosyal medya fenomenleri, bu dengeyi çok iyi tutturanlar arasından çıkıyor.

20.Haziran.19

Yaz geldi (gerçi Ankara’ya tam gelmiş sayılmaz ama olsun) ve “yaz kitapları” listeleri ve önerileri sardı yine ortalığı. Bu listeler ve öneriler, televizyondaki uyduruk dondurma reklamlarına benzemiyor mu?

Okurlardan, yazarlardan, editörlerden… Herkesten okuma önerileri alınabilir elbet. Ama “yaz kitabı” biraz tuhaf değil mi? (Rahmetli Seyfi Teoman’ın “Tatil Kitabı” filmi hariç.) Yaz helvası olur, yaz kıyafetleri olur, kavun karpuz yemiş (incir) gibi yaz meyveleri olur. Olur da “yaz kitabı” nedir?

Okuyup çok sevdiğiniz bazı kitapları başkaları da okusun istemeniz çok doğal. Bunun bir pazarlama yöntemi olduğu zaten belli ama daha usturuplu yapılamaz mı acaba? En azından, uyduruk dondurma reklamlarına benzemese.

Olmaz mı?

21.Haziran.19

Sait Faik’in “Robenson” başlıklı yazısını evvelce okumuş olmalıyım. Ve fakat unutmuşum. Geçen akşam, şöyle bir karıştırınca hoş bir tesadüfe denk geldim. “Bergama Vapuru”nun nüvesi buradaymış sanki. Biraz da. Belki de.

“Bu yeşil, sarı, lacivert bayrak, sizin bayrağınız. Komşu kabilenin bayrağı aynı renkte, aynı şekilde, fakat üzerinde dokuz yıldız var.

Onun için mi boğazlaşıyorsunuz? Kavgadan evvel evlerinde yemek yediğin, başı sana dokunduğu zaman yaşadığını hissettiğin çocuğu bu dokuz yıldız için mi öldüreceksin?

Anlaşıldı, ben bayrakları değil, insanları seviyorum. Öyle ise, yuvarlak dünyanın üstünden akıp geçen yıldızlara bakan vapurlarda ömrüm geçecek.”

22.Haziran.19

Takip ettiğim, “benim şairim” dediğim birkaç şairden biri de Sina Akyol’dur. Şairin yıllar içinde dergilerde yayımlanmış düz yazılarını bir araya getirdiği “Düzyazdım” kitabına (tüh dedim ben, bana) ancak el atabildim. Sina Akyol, bizim edebiyatımızda çokça rastlanmayan üslupçulardan biridir. Şiirleri zaten öyle. Düz yazıları da bu üslupçuluğunu perçinledi ben fakir kulunuz için.

arkadas

Kitaptan edindiğimiz bir bilgiyi buraya da bırakalım. Arkadaş Z. Özger’in o bilinen fotoğrafını meğer Sina Akyol çekmiş (Düzyazdım, Kırmızı Kedi Yayınları, 2012, s. 43):

Bilenler bilir, Ankara’daki Kuğulu Park, 1977 yılında, şimdiki acınası durumunda kat’iyyen değil idi. Örneğin ortasından koca bir cadde geçmemiş idi henüz. Yapay da olsa doğru düzgün bir göl çevresinde sıralanmış masalar çay-kahve içen insanlar filan… Daha da gerilere gitmek gerekirse, sanki Yedigöller!.. Zemin, yapraklarla kaplı… Eşref Üren şövalesini kurmuş, resim yapmakta.

O dönemin Ankara’sında, insanların ellerini kıçlarının üstünde birleştirip saadetle gezindikleri Bulvar da adam gibi idi.

Şimdiki Kızılay binasının yerinde ise efendiden bir bina, efendiden bir park var idi. Parkın ortasında, etrafı süslü demirlerle çevrilmiş bir adacık. O adacığın ortasında ulu bir ağaç durur idi. 1977 yılından dört yıl önce uğurladığımız Arkadaş Z. Özger’i de anmanın sırasıdır: ’72 yazında, o süslü demirlerle çevrilmiş adacığa girme yasağını ihlal etmiş, o ulu ağacın altında sırasıyla oturmuş idik; ben onun fotoğraflarını çekmiş idim, o benim fotoğraflarımı; markasını unuttum, Rus malı, tepeden bakılarak kullanılan bir makine idi. (Dergilerde filan, nedense hep aynı fotoğrafı basılır Arkadaş’ın, işte o gün çekilen fotoğraflardan biridir o.)

***

Evvelki dünlükte (Bkz: Dünlük 115: William Prynne’in Kulakları) Gandhi’nin sözcük orucundan açmıştım. Tevafuk işte, E. Batur’un “Eski Dalgınlık Kursları” alt başlıklı kitabı Bekçi’de bakınız neye tesadüf ettim:

“Yaşlılıklarında, iki eski dost, Goethe ve Müller, her gün buluşup birkaç saat hiç konuşmaksızın birlikte geçirir, ertesi gün buluşmak üzere ayrılırlarmış.”

24.Haziran.19

❝Sevinmeyi unutma!
Narin yurda gelince.❞

Sina Akyol, Lokman’la Geçen Şen Günlerim, Tan Yayınları, 1982, s. 71

26.Haziran.19

İki birader, iki yazar birader, Erhan ve Vüs’at Orhan Bener, Tarih Vakfı’nın sözlü tarih projesi kapsamında 1995 yılında bir araya gelip söyleşmişler. Söyleşinin video kayıtları (keşke izleyebilsek) deşifre edilmiş ve ortaya bir söyleşi kitabı çıkmış: Kurmacasız Bir Yaşam.

Bu güzel sohbette iki yazarın yazdıklarına dair ipuçlarını, memleket tarihine dair bilmediğim ayrıntıları okumaktan mutlu oldum olmasına ama beni asıl mesut eden (belki ben taşralıyım, öyle olsun ne çıkar) Vüs’at O. Bener’in Bergama ve Dikili anıları oldu. Vüs’at Bey’in Dikili ve Bergama yaşantılarını biliyordum, hatta başta Istakoz olmak üzere bazı öykülerinden çıkarak, tahminlerim de olmuştu. Nedir, ilk ağızdan dinlemek başka tabii.

Türkiye tarihinin bir kesitine de göz atmış olacaksınız Kurmacasız Bir Yaşam’ı okuduğunuzda. Günlük ve siyasi ve toplumsala dair detaylara bakmış, görmüş, duymuş olacaksınız. Vüs’at Beyin bazı yazarlara (söz gelimi Bilge Karasu’ya) dair görüşlerini de öğrenmiş olacaksınız.

Söyleşiyi okuduktan sonra Murat Belge’nin, ölümü üzerine Vüs’at O. Bener’e dair şu sözlerini hatırladım (Sanat ve Edebiyat Yazıları, İletişim Yayınları, 2009, s. 250-51):

Vüs’at O. Bener, bir yandan “biçim” sorunuyla uğraştığını hiç ele vermez, ama aynı zamanda, son derece titiz bir biçim kaygısı vardır. Galiba, şu dört kişiyi birlikte anmamın nedeni de bu. Dördü de, bu kaygıyı paylaşıyorlardı ve dördü de, “lakonik”, yani “az konuşan” yazarlardı. Bu yalnız ortada olan eserlerinde görülen bir özellik değildir; hepsinin, uzun suskunlukları vardır. Bir şey yayımlamadıkları yıllarda başka sorunlara kafa yormuş değillerdir; çünkü, hayatlarını ne işle kazanıyor olurlarsa olsunlar, gerçek işleri yazarlıktır. Ama ortaya koyacakları şeyin zihinlerindeki standardı yüksek olduğu için, oraya vardıklarından emin olmayınca, suskun kalmayı tercih ederler.

(Merak edenler için, Murat Belge’nin dörtlüsünün diğer isimleri: Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve Bilge Karasu)

Nitekim Vüs’at Bey de, ölümünden on yıl evvel hem az “konuştuğunun” ama hem de ardında nasıl sağlambir öz külliyat bırakacağının farkındadır: “Yani tümünü toplarsak o kadar da aman aman bir şey yok ortada. Ne ki, sanıyorum yazdıklarım epeyce yankı uyandırdı.” (KBY, s. 119)

Erhan Bener, abisi için “Birçok yazara şey oldu” diye devam edince de şöyle der kendisi hakkında Vüs’at Bey: “Birçok yazar üzerinde etkisi olduğu söylenir.” Başkalarını etkilediğinin ve büyük yazarlığın biraz da burada yattığının gayet farkındadır.

Bir de Vüs’at Bey’in, Erhan Bener ve arkadaşlarının yüreklendirmesiyle 1950 yılında New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin ortaklaşa düzenledikleri “Dünya Hikâye Müsabakası”na katılması hadisesi var. Ey okur, silkin kendine gel, gerekirse ayağa kalk ve saygıda kusur etme çünkü bahse konu yarışmanın jürisini sayacağız: Reşat Nuri Drago, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Eyüboğlu, M. Mermi Haskan, Refik Halid Karay, Orhan Veli Kanık, Cevdet Perin ve Ahmet Hamdi Tanpınar.

Yarışma nihayetlenir. Samim Kocagöz “Sam Amca” öyküsüyle birinci, Necdet Ökmen “Merhametli Bir Kadın” ile ikinci, Orhan Kemal “Baba” ile üçüncü olurlar. Vüs’at Orhan Bener ise “Dost” öyküsüyle dördüncülüğü kapar. Nedir, bu öykü epey ses getirmiştir. Öyle ki jüride bulunan ve o zamanlar CHP Genel Sekreteri de olan Memduh Şevket Esendal, öyküyü yazan Vüs’at Beyi bulmasını Salim Şengil’den rica eder. Salim Bey, güç bela bulur Vüs’at Bener’i. Birlikte MŞE’nin evine giderler. (MŞE, çok beğendiği Dost öyküsünün yazarının asker çıkmasına şaşırır doğrusu.) Evde o anda milletvekilleri de vardır. Memduh Şevket Bey, o koca koca adamların önünde genç (henüz yirmi sekizindedir) ve evvelce adı hiç duyulmamış olan Vüs’at Beyi papçiniklerle karşılar, ağırlar ve de uğurlar. Kendi Öyküsü adlı otobiyografik anlatısında bu sahneyi şöyle anlatır VOB:

M.Ş.E.’nin çalışma odası. Koltuklarında uslu edepli oturan milletvekilleri. Duvarlarda M.Ş.E.’nin resim çalışmaları. Utangaç bir yüzle odaya alınan V.O.B.’yi, M.Ş.E. çok sıcak karşılar, sırtını sıvazlar şefkatle, yanıbaşına oturtur. İkram faslından sonra, ‘bu genç adama dikkatle bakın, ülkemizin önemli öykü ustalarından biri olacağına inandığım bu insanı şimdiden selamlayın!’ der milletvekillerine. Sözlerini tuhaf bulduklarını gizlemeye çalışan yüzleri ciddi bir tavırla süzen M.Ş.E., konuklarının yarım ağız kutlama mırıltılarından hoşnut görünür. Tatlı tatlı, bıyıkaltı gülümseyerek kapılara kadar geçirir Şengil’le, V.O.B.’yi.

Çok uzattık sevgili okur ama bu öykü yarışmasının bir “bombası” daha vardır, gerçi bilinir, bilmeyenlere de biz aracılık etmiş olalım: Yarışma jürisindeki Orhan Veli, tartışmalar sürerken ve ibre belli ki Vüs’at Bey’in Dost öyküsüne dönecek gibiyken (selam olsun Kasap Ali’ye, Niyazi Bey’e ve Naciye’ye!) meşhur itirazını dile getirir: “Bir kasap hikâyesi uluslararası yarışmada birincilik almaz.” (KBY, s. 104)

Orhan Veli’nin böyle dediğini Vüs’at Bey’e aktaran da yine MŞE olur.

27.Haziran.19

Truman Capote’un öldüğü gün doğmuşum ben. Onun dünyaya eyvallah çektiği gün ben merhaba demişim. Ben de takıntılı sayılırım ve fakat onun kadar değil.

cc438-0_wyvi7nxc-pae7o3i

Hep Kitap’tan çıkan “Joyce’tan Dickens’a Büyük Yazarların Takıntıları ve Tuhaf Alışkanlıkları” altbaşlıklı Sıradışı Yazarlar kitabına bakacak olursak Bay Capote, Cuma günleri bir esere başlamaz ya da bitirmezmiş. 13 sayısından tiksinirmiş (ben çok severim), öyle ki oteldeki oda numarası 13 ise odayı değiştirir, arayacağı telefon numarasında 13 geçiyorsa aramaktan imtina edermiş. Hatta işi öylesine abartmış ki, bir süre sonra yürürken on üçüncü adımında zıplamaya başlamış. Bitmedi: Kül tablasındaki sigara izmaritlerinin sayısının üçten fazla olmasına “asla izin vermezmiş”. Üçten sonraki izmaritleri paltosunun cebine atarmış. En tuhafı da şu galiba: İçinde birden fazla rahibe olan uçaklara binmeyi kabul etmezmiş.

Onur Çalı