Saat sekiz buçuk. Elinde kahvaltı tepsisiyle odadan çıktın, bu sefer kapıyı aralık bırakmadın sıkıca çektin arkandan. Miden ağzında, nefesin daraldı. Mutfağa yöneldin. Domates, salatalık doğradığın kenarı kırık kahvaltı tabağını, paşa çayını, az kızarmış kepek ekmeğini tepsisiyle çöpe attın. Mutfak camını araladın. Gece yağmur yağmış, yerler ıslak. Güneş fersiz daha ama çamın iğne yapraklarındaki damlacıkları kristale çevirmiş. Sonbahar sineklerin evlere sığındığı mevsim. Çaydanlık desenli tülü çektin. İki lokma bir şey yemelisin, sonra yapacaklarına karar verirsin. Ocağı yaktın. Çaydanlığa su doldurdun. Ellerin titriyordu. Kemikli uzun parmakların, aynı onunkiler gibi. İşaret parmakların soru işareti gibi eğrilecek senin de. Akşam yemeğinden sonra lavaboyu ovmayı unutmuşsun yine. Lavabonun tabanındaki ağaç dalına benzeyen çatlağın üzerine bolca çamaşır suyu döktün. Çamaşır suyunun kokusu, üstüne sinen yaşlılık, hastalık kokusunu bastırdı bir parça. Ani bir kararla fırçayı lavaboya bıraktın, az önce çıktığın odaya geri döndün, elinde dayının takma dişlerinin durduğu su bardağı. Takma dişleri bardağıyla birlikte bir poşete koyup ağzını bağladın. Camın önünde derin bir soluk. Hiç aç değilsin. Çayın altını kapattın, mutfak masasına çıkardığın peyniri, zeytini buzdolabına kaldırdın.
Saat dokuzu çeyrek geçiyor. Lavabonun üzerindeki dolaptan kekik, mercanköşk, tarçın kavanozlarını indirdin. Dolabın arkasına uzanamadın, sandalyeye çıkınca ancak. Hardal kavanozunda bir avuç fıstık kalmış. Dayın ızgara köfteyi hardalsız yemez. Bugün gömülürse akşama helva yapılacak. Fıstık kavanozunu salladın, yetmez. Perşembe pazarını beklemek lâzım. Seniha teyzenin tarazlı sesi, “Abim iki gün üst üste aynı pantolonu ölse giymez!” Gülümsedin, artık giyer. “Abim yemeklere salça koydurmaz!” Dayın gürledi: “Tarhanaya salça koyma demedim mi sana!” Sandalyenin üzerinden kafanı uzatıp dayının oda kapısına baktın. Gülümsedin yine istemeden. Fıstık kavanozunu ayırıp diğerlerini dolaba tıkıştırdın. Bugün cumartesi, perşembeye beş gün var. Perşembe günü pazar kurulunca Merkez Eczanesi’nin önündeki Kozaklının tezgâhından bolca fıstık alırsın. Gömüldüğü günün akşamı, dua okunurken mutfakta helva kavrulacak. Sonra üçü var, yedisi. Kırk mevlidinde, elli ikisindeki hayrında da helva olacak. O güne kadar hazırlıkları da tamamlarsın. Dayının ölüsü beş gün dayanır mı, dayanır. Buzluğu açtın, ağzına kadar domates. Akşam yatağını donmuş domateslerle doldurursun.
Saat on. Yürüyüşe çıkma vaktin. Merdivenlerden sessizce iniyor, yağmurluğunu eline alıp çıkıyorsun. Hava serin değil ama titriyorsun. Bacağına sürtünen tekir kediye tekmeyi basıp acele adımlarla uzun sokağın sonuna. İncik boncuk tezgâhları daha açılmamış. Bakkal Hamdi’nin çırağı, günaydın abla diyor. Dayım öldü diyorsun, hesap etmeden kendiliğinden ağzından dökülüveriyor sözcükler. Çırak duymuyor, ekmekleri içeri taşımakla meşgul.
Kısa yoldan sahile inmek için sağdaki sokağa sapıyorsun. Kediler çöpleri deşmiş, torbalar yırtık. Tavuk kemikleri, yiyecek artıkları, kadife gülkurusu bir terliğin teki. Baştan aşağı temizlik yapmalı. Beş günde pırıl pırıl edersin üç katlı evi. Annenin yedisinde, Kedi Güner’in dediği gibi, “Gelenleri gidenleri yok ama ev bal dök yala!” Mutfak masasındaki yarım kavanoz balı, hayat altına inen merdivenlere ince ince akıtıyorsun. Kedi Güner sarı güllü jarse elbisesiyle merdivenleri yalayarak yukarı çıkıyor.
Dayının bohçası oturma odasındaki çekyatın altında. Dokuz ay önce nüzul indiğinde hazırladın bohçasını. On yedi Kasım’da annenin öldüğü beş sene olacak. Teyzen sekte-i kalpten gideli iki sene bitti. Bohçaları hazırdı onların da, çekyatın altında. Dayın öldü bugün. Bugün cumartesi ama perşembeyi bekleyecek. Perşembe öldü dayın, beş gün sonra öldü. Saat on biri çeyrek geçiyor. Yemekteyiz programı başlamıştır, televizyon hep açık dayının odasında. Perşembeye kadar kapanmayacak. Sahil esintili, denizden gelen serinlik hoşuna gidiyor. Dayın öldü senin, gövden hafifliyor, adımların hızlanıyor.
Denizi sis basmış, karşı adalar silinmiş. Denizle gökyüzü birleşmiş, yekpare bir grilik; içinde sen. Kediler vaziyet almış balıktan dönecek tekneleri bekliyor.
Bahçedeki kuyuya beton döktürmüş dayın. Beton döktürmeden kireç atmışlar içine. Tulumbadan gelen su, gebermiş hayvan kokuyormuş, teyzen gülleri sularken fark etmiş. Bahçedeki adamlar kuyuyu temizliyordu, bir cayırtı koptu. Annen odasından çıktığı nadir zamanlarda yavru kedileri kuyuya atıyormuş. Fasulyelerle adını yazmayı öğrendiğin gündü. Mutfak masasında Seda, Seda, Seda diye üç defa yazmıştın.
Bakkal Hamdi okumayı bir türlü öğrenemedi. Bütün sınıf okumayı öğrendi, sen de. Herkesin yakasında kırmızı kurdele, Hamdi’de yok. O gün, kuyuya beton döküldüğü gün “Dayın baban mı senin?” dedi durup dururken. Sınıf sus pus. Öğretmen duymamış gibi. Hamdi cetveli yedi kafasına.
Saat on iki on beş. Küpe çiçekleri her renk olur mu? Orta katın cumbalı pencerelerinden çingene pembesi küpe çiçekleri sarkan ev, deli kadının evi. Deli kadının kızı. Otuz yıl boyunca evden çıkmayan kadının kızı. Deli. Merkez Eczanesi’nin köşesindesin şimdi. Kozaklının yerinde. Bugün cumartesi, perşembeyi bekle, fıstık için.
Anneannen her kadir gecesi mevlit okuturmuş evde. Bütün kasaba bilirmiş her kadir gecesi Kadriye Hanım’ın evinde mevlit okunduğunu. Kimse davet edilmezmiş. Akşam ezanından sonra sokak kapısı açık bırakılır, sandalyesini kapan gelirmiş. Üç katlı Rum evinde odalar, hayat altı, taraça, bahçe, merdivenler bile dolarmış. Mevlidi sesinin gürlüğüyle meşhur Molla Hocahanım senin doğduğun büyük odada okurmuş. Molla Hocahanım “Susadım hararetden kati, sundular bir câm dolusu şerbeti” dediği anda mutfaktaki hareketlilik had safhaya varırmış. Alüminyum kazanda hazırlanan gül renkli şerbet yaldızlı bardaklara konulur, anneannen bir taburede kucağında fıstık torbasıyla oturur, bardakların üzerine çamfıstığı serpermiş. Tepsiler dolusu şerbet konuklara ikram edilirmiş. Kasabada zengin yoksul, genç yaşlı, çoluk çocuk, akıllı deli kim varsa Kadriye Hanım’ın bol fıstıklı şerbetinden tadarmış. Kötürümlere, hastalara kavanoza koyup gönderirmiş Kadriye Hanım.
Kasabanın merkezinden uzaklaşıyorsun yavaş yavaş. Kaldırım bitince yol kayganlaşıyor. Ayaklarının altında ölü yapraklar çıtır çıtır. Seniha teyzen gençken pek ketumdu. Kumral saçları siyah bir tülün içinde zapt edilmişti her zaman. Kara uzun etekler, koyu renk erkek yakalı bluzlar giyerdi. Yakasının makul açıklığını bir toplu iğneyle sağlardı. Konuşurken eli, yakasındaki iğneyi kontrol ederdi farkına varmadan. Veli toplantısından döndüğü gün orta katın merdiven başındaki aynada aklar belirmiş saçlarını açmış, kim bilir neler düşünüyordu. Ne de güzeldi. Arkasından yavaşça yaklaştın. “Keşke annem sen olsaydın,” deyince “Sus!” diye azarladı, “Allah yazdıysa bozsun.” Omuzlarına dökülen saçlarını alelacele tepesinde topladı.
Sarmaşıklı yalının önünden geçiyorsun, dönüş noktan burası. Kanatları sıkı sıkıya örtülü. Bahçesini adam boyu ot bürümüş, palmiyelerin sararmış dalları budanmamış. Yalının etrafından dolanıp geri dönüyorsun. Saat on iki otuz beş. Senin doğduğun o kış kimse gelmemiş evinize, ne in ne cin. Bahçedeki ağaçları budayacak adam bulamamış dayın. O yıl ramazan kışa gelmiş. Anneannen başına gelecekleri için için bilse de kadir gecesi için hazırlığını yapmış yine de. Kozak’tan fıstık tedarik edilmiş. Şerbetin boyası, şekeri ne lâzımsa artık. Kulplu kazanlar hayat altından çıkarılıp yıkanmış. Mutfakta alesta. Yer tahtaları limonla ovulup camlar, kapılar, halılar pırıl pırıl edilmiş. Annenin taraçaya da kapısı olan küçük odasına girilmemiş yalnızca. Annenin karnı belirginleşince kendisini odasına kilitlediğini, ölünceye kadar evden çıkmadığını bilmiyormuşsun gibi onunla ilgili bir söz etmemeye dikkat ediyordu teyzen. Kadir gecesi akşam ezanı okunmasına rağmen Molla Hocahanım görünmemiş, ki her seferinde ikindiden çıkıp gelir, orucunu sizde açarmış. Uzun sokağın köşesinde oturan Okumuş Halime’ye “Millete mahcup etme beni,” diye haber salmış anneannen. Dua kitabını koltuğunun altına sıkıştıran Okumuş binbir nazla geç vakit gelmiş. Mevlidi dinleyecek bir Allahın kulu olmadığını görünce cümle kapısından geri dönmüş. Anneannen sabaha kadar mutfakta oturmuş, ağzını bıçak açmamış. Sabahına da ruhunu teslim etmiş. Dayın Şehir Kulübü’ndeymiş o gece de, sabaha karşı sarhoş gelmiş. Anneannenin cenazesini öğlene yetiştirmişler. Akşamı tevhidi okunmuş, üçü, yedisi, kırkı, elli ikisi. Kendisi de neme lazım, görevlerini eksiksiz yapmış annesine. Eviniz eskisi gibi dolup taşmış yine. İnsan ölünce suçları temize çekilirmiş teyzene göre, Kadriye Hanım’ın şerbet için aldığı fıstık kendi helvasına nasip olmuş.
Üç gün sonra da annen seni doğurmuş evde. Anneni yalnız bırakmayı göze alamadığından dayına da haber verememiş teyzen. Doğduğun gece deli bir poyraz ortalığı yıkıyormuş. Ahşap ev inildeyip sarsılıyormuş poyrazın şiddetinden. Sonraki otuz yıl boyunca bir Allahın kulunun girmediği ev, annenin cenazesinden sonra gelenleri almamış. Hatta teyzen, annem gibi her kadir gecesi mevlit okutsam mı acaba, diye ham bir hayale kapılmış ama çok geçmeden bu evin cenaze evi olduğunu, bunun dışında kasabalılarla bir ilişki kuramayacağını anlamış. Anlayınca rahatlamış bir parça. Neyse ne, demiş. Ölüm yok ya ucunda. Ölünce cenazemiz ortada kalmayacak bari, bundan emin olmuş en azından.
Saat on iki elli beş. Sarmaşıklı yalıdan kasabanın merkezine doğru yokuş aşağı yürüyorsun. Dönüş daha kısa sürüyor. Çarşının kalabalığına girmek istemiyorsun. Mandıranın önünden Hamam Sokağı’na vurunca Hamdi’nin dükkânının önündesin. Dışarıdaki ekmek dolabından bir tane alıp bozuk parayı da oraya bırakıyorsun.
Anahtar elinde hazır her zamanki gibi ama yine de çelenk şeklindeki kapı tokmağını iki kere üst üste vurdun. Tekir kedi de seninle beraber içeri girdi. Onu aşağıda bırakıp merdivenleri bir solukta çıktın. Doğru dayının odasına. Yemek programı bitmiş, yerli dizi başlamış. Üstündeki ekose yünlü örtüyü açtın önce, kokusu mideni bulandırdı. Sağ elini kenara çektin. Buz. Teni daha beyaz her zamankinden. Mermer. Sağlam elini kaldırdın. El düştü. Yarı açık gözleri donuk. Elini alnına koydun. Buz. Elini ağzına, burnuna tuttun. Dayın öldü senin.
Aysun Kara