Bir iki yıl önce, türler arası geçişler ve adlandırılamayan türler üzerine düşünürken, öyküye odaklandığımda günümüz öykücülerinde yeni bir yönelimin varlığı dikkatimi çekmişti: bağlamlı öyküler. Bu türden öykülerden oluşan bir dosyayı romandan ayıran neydi? Zihnim böyle düşüncelerle meşgulken “Bir Hal Var Sende”yi okumaya başladım. Bağlamlı öykülerden oluşan bu kitap, öyküleri havalarından, soluklarından birbirlerine bağlamıştı. Kitap boyunca hikâye, kurgu ve konu bütünlüğünden önce atmosfer bütünlüğü vardı. Öykünün zorunlu eksiltisinden vazgeçmiyor, aksine okurunu öykülerin evreninde yeni düşlere çağırıyordu.

Ardından ilk kitabı “Tepedeki Kadın”ı okudum. Ve sabırsızlıkla beklediğim üçüncü kitabı “Bir Fasit Daire” 2013’ün son günlerinde güzel bir hediye oldu.

Bu üçüncü kitabında Durmaz, öykü kurma düşüncelerini daha da geliştiriyor. Kitapta on üç öykü var. Öykülerin gruplandığı alt başlıklar, kitabın genel atmosferiyle koşut, ancak o atmosferi tamamlamayan, böylece okurun katılımına fırsat veren alt atmosferler oluşturuyor. Yazar bu şekilde gerçekliği yeniden düzenlediği, yeniden biçimlendirdiği yaşam alanlarına ayrı ayrı odaklanmamızı sağlıyor. Bu alt atmosferler örneğin “Bir Hal Var Sende”de nesneler veya mekânlar üzerinden şekillenirken “Bir Fasit Daire”de öykü kişileri ve kişilerin yaşadıkları zaman dilimi etrafında beliriyor. Ayrıca Cemafer’in zurnası gibi öykülerarası gezinen nesnelerle de hareket kazanıyor.

Bağlamlı öyküler yazmanın, ilk öykü kitabı “Tepedeki Kadın”dan itibaren yazarın bilinçli tercihi olduğunu bir söyleşide dile getirdiklerinden öğreniyoruz: “İlk yazıldıklarında, birbirlerinden kopuk, bağımsızdılar. Bütünlüklü bir yapı  içinde olmalarına  karar verdiğimde tümü, yeni baştan yazıldı. Hem de defalarca. Her yazılışlarında kitabın ruhu yavaş yavaş hepsine sindi. Her öykü yapboz parçalarından biri gibiydi. Biri ötekinin tamamlayanı oldu zaman içinde. Kitap böyle oluştu.”[1] Bu tercih, üçüncü kitaba doğru daha da belirginleşiyor. Ancak öykü kurma düşüncelerindeki bu “bilinç”, ne imgelemi ne de kurguyu aklın menziliyle sınırlıyor. Alt başlıklarda gruplanmış öyküler kurgu, mekân ve kişileriyle birbirine hafifçe dokunuyor. Ancak bu dokunuş bir omuz verme değil. Başka bir deyişle bu öyküler, tekil olarak varlık gösterirken, bütünün güzelliğine de sahip parçalar.

Öyküler boyunca Durmaz, tipik olay ve karakterlerden sıyrılıp yazılana özgü gelişen anlatımla şekillendiriyor öykü kişilerini. Toplumun ve şiddetin çekirdeği ailelerden başlayarak bir başkaldırı sürgit ediyor öykülerde. “Zarif” adlı bölümde Hasret’in, annesinin otoritesine rağmen evden kaçıp “öteki” olan Zarif’e sığınması, birlikte yürüyerek direnmeleri, belki bu fasit daireyi aşma çabasına denk düşüyor. “Sevgül” adlı bölümde aynı adlı öykü kişisinin düğünden kaçması, yıllar evvelinden rüzgârla kaçan yapraklardaki yazılarla bir halkı kurtarmayı düşleyen Hasan Hoca, öldüğü halde konuşmayı sürdüren Cemafer, soluk vermeyi bilende çalmayı sürdüren zurna… etraflarını kuşatan bütün şiddete ve yok etme isteğine rağmen bildiğince can buluyorlar. Öyküler boyunca en belirgin başkaldırı Zarif’in bitimsiz yürüyüşü gibi görünse de aslında en büyük direnişi gizliden doğa sergiliyor. Taşmasıyla ölüm getiren ve getirecek olan nehir ve ille de rüzgâr:

“Her gün akşama varmadan başlıyordu rüzgâr. Ahşap evin her tahtası yerinden oynuyordu. Pencerelerin tahta kepenkleri, çatılara biriken kuş kanatları, bahçelerdeki çamaşırlar, vaktinden önce toplanamayan tarhana, bütün evler, hatta evlerin kâgir duvarları, çatıları, örtüleri, kuş yuvaları. Daracık çıkmaz sokakları, tek minareli camileri, bakır çanlı kiliseleri, bağları, kuyularıyla bütün şehir, rüzgârla birbirinden tel tel çözülüyor, yukarılara havalanıyor, göremediğimiz noktalarda yeniden birleşerek aşağıya iniyordu. Böylece şehir bir taşını bile yerinden oynatıp eksiltmeden sadece konumunu değiştiriyordu.”[2]

Berna Durmaz öykülerinde, doğanın atmosfere, kurguya sinmiş baskın yanı, öykü kişilerine de rengini çalıp kuvvet veriyor. “Tepedeki Kadın”da dağ, “Bir Fasit Daire”de de nehir ve göğün altı insanın gizlediği, baskıladığı yaşantılara ve giderek başkaldırıya soluk oluyor.

Durmaz, sözcük kullanımındaki tutumluluğu, yeni tanıştığımız sözcükleri tam yerinde, iğretiliğe mahal vermeden kullanmasıyla öykü dilini yetkinleştiriyor. Melodramdan sakınarak kimi zaman kötücül bir mesafeyle bizi metinle baş başa bırakırken okuru hiç de hafife almadığını gösteriyor, okurun kendi duygulanım ve çağrışımlarına açık kapı bırakıyor. Durmaz’ın (ölü Cemafer’in konuşmayı sürdürmesi gibi) kurgunun gerçeküstü öğelerine metin içi meşrulukla sahicilik kazandırması henüz ilk cümlelerde öykü atmosferinin okuru sarmasını sağlıyor.

Henüz Berna Durmaz’la tanışmamış öykü severlere başlangıç için her bir öykü kitabını ayrı ayrı önerebilirim. İlk yazdıklarına kıyabilmiş, yeniden yazmalara üşenmemiş, dili bir estetik malzeme olarak işlemiş yazarların her bir kitabı damıtılmış oluyor ne de olsa.

Pelin Buzluk

Sarnıç Dergisinin 16. Sayısında (Mart-Nisan 2014) Yayımlanmıştır.


[1] http://www.okuryazar.tv/berna-durmaz-tepedeki-kadin.html, “Yine de günlerce sormasını bekledim” başlıklı söyleşi, Şubat 2012

[2] Bir Fasit Daire, “Bir Külah Güllü Lokum” adlı öykü, s.105