Anı

Sarı sıcak bir Mayıs, sevk kağıdım çıkmış odamdaki kitapları ardımda bırakarak 58. Piyade Alayı’na teslim edeceğim kendimi. Sabah oluyor, bir ilçesinin adı Ağlasun olan Burdur’a doğru yola koyuluyorum. Şu sıralar keşfedilen Salda Gölü’nü hiç merak etmiyorum nedense. Burdur otogara geliyorum, inzibatlar bazı asker adaylarını kollarından tutup araçlara bindiriyor. Bu ahval beni biraz huzursuz ediyor. Çünkü hiçbir beşerin bana bu denli yakın temas kurmasını ve tekerlekli kara bir kutuya bindirmesini istemiyorum. O yüzden herkeslerin gittiği yöne değil de tam aksi yöne doğru yola koyuluyor, kirlenmiş sakallarımı yatıştırmak için bir berber arıyorum.

Her berber gibi ahiret sorularıyla başlıyor şivesi güzel arkadaş. Ben de arada ortamın akışını bozmamak için sorular soruyorum kendisine. Sevgilimi merakta bırakmamak için cep telefonumu çantamın zulasına iliştiriyorum. Bazı kitaplarımı altlara doğru yerleştiriyorum ve kimse kitaplarıma dokunmaz herhalde diyorum kendi kendime. Ne kitapsız ne kışlasız gibi tuhaf bir cümle çıkıyor ağzımdan. Birkaç gereksiz yoklamadan sonra ranzam ve dolabım gösteriliyor. Çantamı bir depoya koyacaklarını terhis olurken geri alabileceğimi söylüyorlar. Ben de çantamdan kitaplarımı ve özel eşyalarımı alıyorum. Kitaplarımı yastığımın altına koyuyorum bazılarını ise dolabıma yerleştiriyorum. Biraz su stoku yapmak için kantine doğru yöneliyorum. Etrafı tellerle çevirili bu yere alışmaya çalışmak bile delilik diyorum içimden. Ara sıra rütbelilerin geldiğini askerlerin ellerini bir namlu gibi ceplerinden çıkarıp alınlarına götürmelerinden anlıyorum. Bizden öncekiler askeri deyimiyle üst devreler ya da dedeler birkaç önbilgi veriyorlar. Kışladaki jargonu hemen çözüyorum fakat kabul edemiyorum. Sabah içtimalarını, yüzbaşı selam verecek diye güneşin altında saatlerce bekleyişleri ve bir arkadaşın yaptığı hata yüzünden saatlerce yürüdüğümüzü saymazsak benim de en verimli günlerim burada geçiyor.

Bizim manga sessiz çocuklardan oluşuyor. Akşam içtimaları komutanın bağırışlarıyla koridorun başından kendini hissettiriyor. O akşam elimde Sürgündeki Rüzgar kitabının 61. sayfasında yer alan “yas tutan ağaç” adlı şiiri okuyorum ve kapı aralanıyor. Apar topar kitabı yastığın altına koyuyorum ve saniye farkıyla komutanın gözüne ilişiyor kitabım. Etrafı kesen gözleriyle ilk bana doğru yönelip “burası kitap okunacak yer değil” diyor ve kitabımı elimden alması için yanındaki çavuşa göz işareti yapıyor. Kitabı vermiyor, yastık kılıfının içine yerleştiriyorum. Ertesi gün öğlen içtimasından sonra kitabımı yerinde bulamıyorum. Gün akşama devrilirken komutan içtima için odaya geldiğinde suratına bir mermi gibi patlatıyorum şu cümleyi “Burası kitap aşırılacak yer de olmamalı” diyorum ve komutanın alnındaki kırışıklıklara ortak oluyorum.

İnceleme

Şeref Bilsel’in, Dar Zaman Rivayetleri, Magmada Kış Mevsimi, Mecnun Dalı ve Dünyanın Külü adlı dört şiir kitabını bir araya getirdiği toplu şiirlerden oluşan Sürgündeki Rüzgar, 2014 yılında Yitik Ülke Yayınları etiketiyle yayımlandı. “Taşrada Hüznün Gölgesi Uzar” adlı şiiri ise 1997 yılında Kaşgar dergisinin 5. sayısında yayımlandı. Düşünüyorum da bizden önceki kuşak kadar şanslı değiliz ne yazık ki. Klavyeler yeni yeni keşfedilirken defterler, kalemler masaların üzerinde ne güzel! Bu dijital çağ ile birlikte insanların çehrelerinde bir mutsuzluk şarkısı yükseliyor. Otobüste, metroda, neden herkes birbirinin sırtını ezberliyor?

90’lar aynı zamanda dönemin Gestapo’sunun devlet eliyle işlediği sayısız cinayetlerin zirve yaptığı yıllar. Siyasal İslamcıların devlete intikal ettiği yılların dönemeci. Bütün bu karmaşalı yılların yanında şiir hep var; hem de kalbimde bir sustalı gibi taşıdığım şiirler…  

Metin Altıok’un “Bir Acıya Kiracı” adlı kitabını çok beğenirim. Örneğin; Ahmet Ada’nın Derin Göller Kalbindir’i nasıl muazzam kitap adıdır. Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ve şuan aklıma gelmeyen onlarca güzel kitap adları… Bazı şiir başlıkları da şiirin çok ötesinde bir temas kuruyor; taşrada hüznün gölgesi uzar.

Süslenip bir yangına gideriz seninle
rüyanın gümüş kapısına…
akşamın kadehi kırılır dizlerimizde
evler, ağzında bir parça tabutla gelir
ve başlar sıkıntı mermerde

Bilsel’in süslenmek ve yangın kelimelerini aynı hatta birleştirmesi ölüme karşı koyduğu tavır onun şiirini besleyen yerel mozaiktir. Bu mozaik yaşamla bağdaşan insanlara karışmış bir sestir.

Şair apolitik olmalıdır ve yalnızca şiirini yazmalıdır diyen çevreleri anlamakta zorlanıyorum. Bir ağaca sen topraktan beslen havayla temas kurma orası senin mecran değil demek gibi anlamsız gelir bu söyleyiş bana. Bu bireyci yaklaşımı yadırgıyorum kimi zaman. Çarşılara, meydanlara karışan şiir beni daha çok cezbediyor. Velhasılıkelam apolitikler bizden değildir. “Dom!”

Süslenip bir yangına gideriz seninle
dağlardan çalı çırpı toplayan sesimiz
bayırların ve kanaviçelerin üstüne
yemin eder
duvarda eski tüfekler
yanlış uzatılmış bir cumartesi gibi
parklarda salkım saçak aşklar

Bilsel, arkaik bir seslenişle temas kuruyor aklımızın boşluklarına. Kanaviçeler, duvarlar ve parkların herkesleştiği yerden nedensellik inşa ediyor şiirlerinde.

Seslere karışan, ihtiyatlı ve geleneksel bir dil kuruyor sırtını dağlara yaslamış gururlu bir sesle. Bilinçaltında nükseden yerli dile yeni bir motif kazandırıyor; “yanlış uzatılmış bir cumartesi gibi / parklarda salkım saçak aşklar”

Ve kadınlar ses altında
yüklü gözlerle bakar dallara
kar yağar iğnelerin ucuna
kapıların ve gözlerimizin arkasını eskiten
kar yağar, ırmaklar lekelenir
yokuşun dibinde kılıçlar ıslanır
testiler kırık
terk edilmiş köyler gibi üstümüz
ve akşamın kanatlarında hıçkırık

Bilsel’in şiirlerinde bir gözlem rafine ediliyor. Kalbinin kıblesinden ölüleri niteleyen ve karşılıksız bir atmacanın huysuzluğu dolaşıyor kuzeyli damarlarında ve bir iç hesaplaşma kol geziyor dağların avlusunda.

Seslere, ırmaklara ve kadınlara değen bu sesin etrafında toplaşan bir dille orada bir cephe açıyor. Orada en çok kendine, en acı dağlara bileniyor.

Süslenip bir yangına gideriz seninle
dalgın bir sahur vakti kalır bizden
kalbimizi yoklayan bu zalim merhamet
bu çiçekleri kurumayan perdeler
nicedir camlar açıklansın diye bekler

Bilsel’in şiiri, eşitsizliği tanımlıyor. Sürgündeki Rüzgar’da çokça değindiği yoksulluk ve haksızlık karşısında muhalif bir söz yangına dahi süslenerek gidiyor. Bu nabız kuzeyli bir deyişi -karşı koyuşu- beraberinde getiriyor. Bu geleneksel üslup kendini tekrar etmeye çok açık. Şöyle derim hep; bir şair her yeni kitabına kendini tasfiye etmiyorsa kendini tekrar ediyordur. Bilsel’in şiiri taşralı mı peki? Hayır Bilsel’in şiiri ‘yas’ralı şiir.

Süslenip bir yangına gideriz seninle
buğudan bir göl kıyısı kalır bizden
yine de ip atlar çocuklar
dünyanın üstünde
göğsümüzdeki haritalar düşsün diye
kül oluyor gittikçe trenler

Sürgündeki Rüzgar bazı sözcükleri etraflıca tanımlıyor. Kül, ten, gül sözcükleriyle bir coğrafyayı açıklığa kavuşturuyor. Bu yerli söyleyişin şiirde vücut bulması zaman zaman kaotik bir dile evriliyor.

Lirizmin mırıldanan sesine fazla katışmamayı çok cesurca buluyorum. Lirik şiiri bir kapan olarak görüyorum açıkçası. Kim lirizm denizinde sırt üstü yüzer tekrar sularına yelken açar. Lirizm dergâhında mermer eşikler dahi huylanır misafirlerinden.

Bu dijital çağın acımasızlığına karşın yeni siperler açmalıyız ve daktilolara geri dönmeliyiz. Eli kalem tutan bütün şairleri “Mutlak Mağluplar Cephesi”’nde birleşmeye davet ediyorum.

#kazdağlarıhepimizin #kazdağlarınadokunma

Emre Şahinler