İki kitaptan açacağız: Kırk Yıl Evvel Kırk Yıl Sonra Anadolu’da (Refik Halid Karay) ve Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında (John Steinbeck, çeviren Aslı Biçen). Böylesi iki büyük yazar söz konusu olduğunda, seyahat ettikleri yerlerin de önemi kalmıyor aslında. Seyahat ettikleri yerde neler gördükleri ve bunları nasıl anlattıkları öne çıkıyor. Bay Steinbeck köpeği Charley ile Amerika yollarına vuruyor kendini, Refik Halid Bey ise Anadolu yollarına. Memleketlerindeki gelişmeleri, yıllardır görmedikleri şehirlerin kasabaların geçirdiği değişimleri, dönüşümleri ve hatta bizatihi yolların durumunu da yazılarının mevzusu haline getiriyorlar ama bu iki yazarın asıl ilgilendikleri şey karşılaştıkları insanlar, başka bir deyişle, memleketlerinin ruhu.

Steinbeck, altmışıncı yaşının hayat kapısına dayanmasıyla kendini yollara vurur. Bu seyahatin kendisiyle, yaşlılığıyla giriştiği ve galip çıkması gereken bir tarafı da olduğunu anlarız: “Pek çok erkek bir nevi ikinci çocukluğa giriyor. Ömürleri azıcık uzayacak diye pervasızlıklarından vazgeçiyorlar. Neticede evin reisi en küçük çocuğa dönüşüyor. Ben de dehşetle kendime baktım, böyle bir olasılık benim için geçerli mi diye. Zira hayatım boyunca pervasız yaşadım, sünger gibi içtim, ya abartılı yedim ya hiç yemedim, ya sabahtan akşama uyudum ya iki gece hiç uyumadım, hevesle çok yoğun, çok uzun çalıştım ya da tam bir miskinliğe gömüldüm. Neşeyle yük taşıdım, odun kestim, dağlara tırmandım, seviştim ve akşamdan kalma olmayı bir ceza değil bir sonuç olarak gördüm. İki üç gıdım fazla yaşayacağım diye deliliğimi teslim etmek istemiyordum.” (KCİAY, s. 23-24)

Nitekim etmez de. İhtiyacı olan her şeyi düşünmüştür, “evini sırtında taşıyan bir kaplumbağa” olarak yollara düşebilmesi için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır, heveslidir Bay Steinbeck. Kamyon imalatı yapan bir firmadan siparişini verir.

Ve karşınızda Rocinante! Aşağıda fotografisini gördüğünüz bu karavan (içinde balmumumdan Charley bile var), yazarın doğum yeri olan Kalifornia’nın Salinas kentinde bulunan Ulusal Steinbeck Merkezinde sergilenmektedir.

Yukarıda, bu seyahatin Steinbeck için yaşlılıkla güreşmek gibi bir anlamı da olduğundan açmıştık, kendi ifadesiyle “koca bir bebeğe” dönüşmektense bir “erkek” olarak yaşam sahnesinden çekilmeyi göze almıştır. Yolculuğunun bir diğer, aslında birincil amacını ise şöyle açıklar Bay Steinbeck: “Planım açık, net ve mantıklıydı, sanırım. Senelerce dünyanın türlü yerlerinde seyahate çıkmıştım. Amerika’da New York’ta yaşıyorum, bazen de Chicago ya da San Francisco’ya uzanıyorum. Ama Paris ne kadar Fransa ise ya da Londra ne kadar İngiltere, New York da o kadar Amerika’dır. Böylece anladım ki kendi ülkemi bilmiyorum. Amerika hakkında yazan bir Amerikalı yazar olarak ben hafızamda kalan şeylerden yararlanarak yazıyordum ve hafızanın en kuvvetlisi bile kusurlu, çarpık bir haznedir. Epeydir Amerika’nın lisanını duymamış, otlarının, ağaçlarının, lağımlarının kokusunu almamış, tepelerini, sularını, rengini, ışık değişimlerini görmemiştim. Değişiklikleri sadece kitaplardan ya da gazetelerden okumuştum. Daha da önemlisi yirmi beş senedir ülkeyi hissetmemiştim. Kısacası bilmediğim bir konuda yazıp duruyordum ve bana öyle geliyor ki yazar denen birinde bu bayağı suça girer.” (KCİAY, s. 11)

Steinbeck’in gönlü bu suçu işlemeye el vermez ve yola revan olur. Aslında, gereksiz işler müdürü olduğum için ABD haritası üzerindeki güzergahlarını çıkarmıştım Steinbeck ve köpeği Charley’nin ama sizi bu gereksiz bilgiye boğmadan devam edeceğim. Edeceğim de madem istitrada girdik, biraz daha yol yapalım bu keçiyolunda, sonra tekrar ana yola çıkar ve küçük denememizin rotasını yeniden belirleriz. Küçük yazılarının, soruşturmalara verdiği yanıtların, şiir ve öykücüklerinin derlendiği Geriye Uçan Yaban Ördekleri kitabında şöyle buyurmuş Tom Robbins: “Galiba John Steinbeck’in en hayran olduğum yanı, kırk dönümlük kalbini fildişi kuledeki bir suit için ipotek etmemiş olmasıdır. Smokinli ileri gelenlerin ve kafası dumanlı pisliklerin değil de ezik hayalcilerin arasında dolaşmayı seçerek onların değersiz görülen yaşamlarına dair yazdığı öykülerine hem incecik bir Amerikan romantizmi hem de zarif, klasik bir dokunaklılık katmıştır. Bundan ilham alamayan yazarlar, yüreklerini riske atıyorlar demektir.”

İşte Steinbeck tam da bunu yapıyor: New York’taki kulesinden iniyor, kendini Sag Harbor’daki teknesinden, sevgili karısından ve evinden bir süreliğine mahrum ve azad edip düşüyor yollara.

John ve Charley’nin bütün yol maceralarını burada ortalığa serecek değiliz ey okur! Nedir, birkaç olaya değinmezsek de ayıp olur. Steinbeck, Kanada sınırında Charley’nin kuduz aşısı raporu olmadığı için birtakım bürokratik sıkıntılar yaşar. Bu olay üzerine, “Tecrübelerim bana, bütün milletlere bayıldığımı ama bütün hükümetlerden nefret ettiğimi göstermiştir” der. Kanada-ABD sınırındaki “hükümet” de Steinbeck’in sinirlerini zıplatır. Kendine gelmek için iyisinden bir konaklama tesisine gidip viski içmesi ve mükellef bir sofraya oturması gerekmiştir. Gene de içi soğumaz: “Uyumadan önce keşke gümrükteki adama şunu da diyeydim dediğim lafları tekrar ettim, bazıları acayip zeki ve taşı gediğine koyan laflardı.” (KCİAY, s. 83)

Yolculuğa kısa bir mola vermek ve New York’tan gelecek olan eşiyle hasret gidermek için gittiği Chicago’da, yerleştiği otel odasında kendisinden önce kalan ve Yalnız Harry olarak adlandırdığı adamcağız hakkında hikayeler uydurduğu kısım da nefaset doğrusu! Harry’in ardında bıraktığı izleri (çöp kutusunda bulduğu yarım mektup da dahil) hiç sakınmadan kurcalar Steinbeck ve bendeniz için de çok isabetli olan şu satırları döktürür: “(…) İflah olmaz bir Meraklı Melahat olduğumu itiraf etmekten utanmıyorum. Perdesi çekilmemiş bir pencerenin yanından geçerken içeri bakmadığım, beni hiç ilgilendirmeyen konuşmalara kulaklarımı tıkadığım olmadı hiç. Benim mesleğimde insanları tanımak gerektiğini söyleyerek bu tavrımı haklı çıkarabilir, hatta yüceltebilirim ama sanırım sadece meraklıyım.” (KCİAY, s. 107)

Eh, yolculuk bu, bitsin için çıkılmaz ama yavaştan toparlamak lazım yazıyı. Yazının başında Refik Halid Bey’le John Steinbeck’in bir benzerliğinden açtık, en azından bir tane de farklı oldukları cihetten açalım. Bu arada unuttuk: John Steinbeck’in seyahati 1960 güzünde, Refik Halid Bey’in seyahati ise 1950 baharında başlar ve ikisi de birkaç ay sürer.

Refik Halid Bey bazısını yeni gördüğü, bazısını yaklaşık kırk yıl sonra yeniden gördüğü kasabaların, şehirlerin yeni asfalt yollarını, nasıl “mamur” hale geldiklerini gördüğünde, tabir caizse dört köşe olur. Osmanlı’nın son devirlerini ve Cumhuriyet’in ilk yıllarını yaşayıp görmüş olan Refik Halid, 1950’lerin hemen başındaki Anadolu’dan ziyadesiyle memnundur (otobüsler dışında). Doğanın katledilmesine, doğal güzelliklerin bozulmasına elbette aleyhtardır ama Anadolu’nun bayındır hale gelmesinden de memnundur.

Bay Steinbeck ise pek aynı havada değildir. Etrafı seyredemeyeceği “hızlıyol” ya da “süper-otoyol”lara girmekten imtina eder, ara yollarda seyran etmeyi tercih eder. “Televizyonca”dan etkilenen İngilizcenin tektipleşmesinden, insanların aynılaşmasından, uğradığı eyaletlerde şive ve lehçe farklarının ortadan kalkmasından, yiyeceklerin insan eli değmeden hazırlanmasından, her şeyin steril ambalajlar içinde ya da otomatik makinelerde satılmasından hiç mi hiç hoşlanmaz: “Her şey el altında, merkezi konumda ve ıssızdı. Tam bir lüks içinde yaşıyordum. Öteki misafirler de sessizce gelip gidiyorlardı. Birisine ‘İyi akşamlar,’ diyecek olsanız bir müddet yüzünüze şaşkın şaşkın bakıp ‘İyi akşamlar’ diye cevap veriyordu. Sanırım bende para atacak bir yer arıyorlardı.” (KCİAY, s. 164)

Kalkınma denen şeye bakışı da Refik Halid Bey’le pek paralel değil Steinbeck’in. İyi bildiği Seattle’a geldiğinde şöyle düşünür sözgelimi: “Birisi buranın Seattle olduğunu söylemeden getirip beni buraya bıraksa nerede olduğumu anlayamazdım. Her yerde çılgın bir büyüme, kansersi bir büyüme vardı. Buldozerler yeşil ormanları dümdüz ediyor, ağaçları odun olarak kenara istifliyordu. Yıkılmış beton binaların beyaz artıkları gri duvarlar önüne yığılıyordu. Kalkınma neden yıkıma bu kadar benziyor acaba?” (KCİAY, s. 162)

İnsanlarını tekrar keşfetmek için çıktığı memleket yolculuğunun sonuna geldiğinde eline ne geçer Steinbeck’in? Gördüğü manzara ve eldeki bakiye pek de ümitvar değildir. Hele kitabın son bölümünü oluşturan, New Orleans’taki zenci meselesini düşünürsek… Belli ki Salâh Bey’in Şişedeki Zenci’sine tekrar el atmak gerekecek.

Hamiş: Fransız centilmeni Charley’ye pek değinmedik ama gezi (ve kitap) boyunca en az Steinbeck kadar başrolde kendisi. Yaşamlarında köpek dostlar edinmiş olanların ayrıca ilgisini çekecektir bu anlatı. Steinbeck, köpeksever gibi görünenlere verip veriştiriyor satır aralarında ve bir köpeğin sahibi değil de dostu olmanın inceliklerini okurun önüne bırakıveriyor.

Onur Çalı