Havada uçucu şeylerin dolandığı akşamlar vardır. Muhakkak bilirsiniz. Baharın ilk akşamlarında ya da yazbitimi gecelerinde olur genelde. Biraz melankoli, hüzün de vardır o uçuşan şeyler arasında ama çoğunlukla kalk gidelim hissi vardır. Adını tam olarak koyamazsınız. Tutamazsınız, uçup giderler. Birine anlatayım deseniz, olmaz, tuhaf kaçar, ne siz bir şey anlarsınız ne sizi dinleyen. Dinlemek diye bir şey yoktur zaten. Konuşmak vardır. Herkes konuşur. Sözcükler havada uçuşur, yükselip atmosfere karışır. Çoğu telef olur yükseldiklerinde, infilak ederler sessizce. Hayatta kalanlar evrenin sonsuzluğuna karışır. Asılı kalırlar bir yerlerde. Hareket etmiyormuşçasına yavaş hareket ederek geçer artık zaman onlar için. O uçucu şeyleri yazamazsınız da. Yazınca anlamını yitirir. Sadece yazdığınız şey değil, nerdeyse her şey yitiriverir anlamını. Sanki bir anlamdan söz edilebilirmiş gibi hem de. Olsun, yine de yazarız biz. Sözcüklerin kaybolup gitmelerini, göğe yükselerek ölmelerini engellemek çabasıdır yazmak. Bir bakıma.

Yazmak denen karabelaya bulaşanlar bilirler. Bazen uykuyla uyanıklık arasında (gece uykuya yatarken ya da sabaha karşı uykudan kalkarken) cümleler, sözcükler, bazı görüntüler dolaşır alacakaranlık zihninizde. Kalkıp yazmaya üşenirsiniz. Halbuki kalksanız, ah bir kalkabilseniz çok güzel şeyler yazacağınıza eminsinizdir. Kalkamazsınız. Uyuyamazsınız da artık. Sabah yataktan kalktığınızda puff boşalmıştır içiniz. Yine de yazmayı denersiniz, eh işte kıvamında, “yazmasam da olurmuş” gradosunda bir metindir kağıttan ya da ekrandan size bakan.

Aç parantez. Fernando Pessoa’nın nişanlısı Ophelia’ya yazdığı mektuplardan oluşan Ophélia’ya Mektuplar’ın bir yerinde Ophelia, Pessoa’nın kendisine şöyle dediğini aktarır: “Az uyurum ben, başucumda da kağıt ve dolmakalem vardır. Gece yazmak için uyanırım, yazmak zorundayım, rahat uyuyamayacak olan Bebek için de bu durum hiç hoş değildir.” Bebek, elbette, Ophelia’dır. Kapa parantez.

Memet Baydur’un öykülerini severim. Gözün Kahverengi Suyu’nun YKY tarafından yapılan yeni baskısında, yazarın bazıları sağlığında dergilerde yayımlanmış bazıları taslak halindeki metinleri de var. Bazı metinlerde Memet Baydur’un bu uçucu şeyleri yakaladığına şahit oldum. Bana öyle geldi en azından. Tarihlere dikkat ettim. Genelde 79-83 yılları arasında yazılmıştı bunlar. Yani Baydur’un yirmili yaşlarının sonu ile otuzlarının hemen başları. Öykü müydü bunlar? Sahi, neydi öykü? Emek miydi neydi? Yüzdesini bilemem ama şunu biliyorum: Yetenek denen tarife gelmez şeyle emeğin karışımıydı yazmak. Bu karışıma hangisi hangi yüzdeyle “katkı yapıyor” bilmem ama iyi metnin bu ikisiyle yorulduğuna neredeyse eminim.

Memet Baydur’un yolculukları otelleri gemileri trenleri votkası ve sigarası var. Çok güzel cümleleri var. Edebiyatın güzel yazı defteri olmadığını, süslü cümleler kurmanın edebiyatla bir ilgisi olmadığını biliyoruz elbette. Öyle bir güzellik değil bu, bir başka güzellik.

Bunları yazarken Anouar Brahem’in Nayzak şarkısını dinliyorum. Üst üste. Aralıksız. Harikulade bir şey. İnsan böylesine güzel, böylesine çeviriye muhtaç olmayan bir şey yarattığında, ne bileyim, huzurla doluyordur herhalde.

Nayzak’taki klarnet Barbaros Erköse’dir. Hayır, yanlışlık yok. Klarneti çalan filan değil, klarnettir Barbaros Erköse. Bir belgesel izlemiştim. Klarnet adam Barbaros Erköse ile Anouar Brahem bir araya geliyorlardı belgeselde. Sıkı durun: Konuşamıyorlar. Yani birkaç sözcük dışında Brahem Türkçe bilmiyor, Erköse’nin de İngilizce ya da Fransızcası yok. Bu adamlar beraber turnelere çıkıp konserler vermişler. Oturmuşlar kalkmışlar. Kayıt yapmışlar. Tamam, tercümanlık yapan birileri olmuştur ama o değil dediğim. Müzikle anlaşıyorlar. N’oldu, fazla mı romantik geldi?

Yazar biyografileri çok ilgimi çeker. Yaşadıkları hayat kadar başka bir şey daha merakımı celp eder: Acaba yaşamının ne kadarını yazmıştır yazar kitabının başına? Ne kadarının yazılmasına müsaade etmiştir? Hangi okulları bitirdiği mesela, tek tek taa anaokulundan başlayarak yazılı mıdır? Bu, birazdan okuyacağımız metin için bize muazzam bir ipucu verir. Geveze mi kibirli mi yalın mı sahici mi? O koskocaman sözcükler yığınına körlemesine dalmadan önce, en azından, bir mumluk ışık vardır artık elimizde.

Ölü yazarlar için yapacak bir şey yoktur. Onların artık yalnızca yazıyla süregiden yaşamları yayıncıların, akrabalarının, varislerinin insafına kalmıştır.

Memet Baydur bu metinlerin yayımlanmasını ister miydi bilmiyorum ama ben büyük mutluluk duydum okumaktan.

Nayzak, bilmem kaçıncı kez çalıp bitti. Bu dağınık yazı da, o halde, burada bitsin artık.

Onur Çalı