Büyük Tiyatro’da, salonun en arkasındaki sıranın en solunda, duvara en yakın koltukta oturuyorum, daha doğrusu Nazan’la oturuyoruz. Devasa salon geriye doğru basamak basamak yükseldiğinden, salonu dolduran deri kırmızı koltukların tümüne hakimiz, hepsini tepeden, neredeyse kuşbakışı seyreden bir konumdayız, perspektif duygusu, salonun derinliği adeta başımı döndürüyor. Oyun ya henüz başlamamış ya da ara verilmiş, bilmiyorum. Aşağı sıralarda oturanlara bakarken bir anda nefesim kesiliyor, kalbim hopluyor. On sıra kadar aşağıda, sağ çaprazımda dört kişi yan yana oturuyor; en başta, basamaklara en yakın koltukta oturan adamın profilden görünüşüne dikkatle bakınca kemerli burnunu, epeyce açılmış alnını ve briyantinle düzgünce arkaya taranmış kır saçlarını hemen tanıyorum. Saçları bu kadar dökülmüş müydü, ne bileyim, içimden sayıyorum, kırk yedi yaşındaydı o zaman, ben on üç, şimdi ben kırka dayandığıma göre nerdeyse otuz sene geçmiş aradan. İşi nedeniyle gençliğinin en değerli yıllarını memleketin ücra köşelerinde, yerin onlarca metre altındaki rutubetli, buz gibi, küflü madenlerde geçiren, ciğerlerinde o yıllardan izler kalan babamın yüzündeki yorgunluğu, o kadar yüksekte olmama rağmen, ta buradan görebiliyorum. Dudaklarının üstünü örtmeye yetmeyen ince bir Ayhan Işık bıyığı var, gözlerini tam karşıya, sahnenin bordo kadife perdesine dikmiş. Saçları, başının tam tepesinde hafifçe dalgalanıp bir tümsek yapıyor. Üstünde, çok sevdiği gri balıksırtı ceketi var.

Kamera sağdan sola doğru yavaşça kayarken kabarık yapılı saçlarıyla orta yaşın hüzünlü güzelliklerini döpiyesleri gibi giyinip gelmiş kadınlar gözümün önünden bir bir geçiyor. Doğunun küçük bir kasabasında, mühendis kocalarının kaderini kendi kaderleri yapmış eşlikçi rolü oynuyorlar, çocuk doğurup çocuk bakarak küçücük lojmana koca hayatlarını sığdırmaya çalışırken kasabanın kalburüstü takımı olarak böyle doğum günü, sünnet, balo gibi özel günlerde kocalarının yanında misyonlarını yerine getirmek en büyük tesellileri. Annemi görünce yüreğim hopluyor, en fazla otuzunda olmalı, zarif güzelliği, ağırlığı, mahcubiyeti, oynadığı role verdiği önem gencecik yüzünden okunuyor, saçları dönemin modası, tepesi alabildiğine kabartılmış, babama kısacık bir göz atıp kafasını önüne eğiyor. Hemen yanındaki babama kayıyor görüntü, elinden hiç bırakmadığı sigara, gergin ve ciddi yüzüyle başını bir an kaldırıp kameraya bakıyor, göz göze geliyoruz. Bir anlık bakışmadan sonra, siyah beyaz babam yerini yanındaki mühendis arkadaşına bırakarak sahneden çekiliyor. İkisini de saniyeler içinde görmeme rağmen, aralarındaki elektrikli havayı hissedip annemin dediklerini hatırlıyorum: “Çok kıskançtı rahmetli, toplantılarda göz açtırmazdı bana, başımı kaldırıp kimseye baktırmazdı, bir sinir bir sinir…” Gözlerim ablamı, Mine’yi ve kendimi arıyor, kayan görüntüler içinde. Bizi kime bırakmışlar acaba? Kamera, saçları yapılı doğum günü çocuğunun gülen yüzünde uzun uzun beklerken içimi bir kıskançlık duygusu kaplıyor. Bir daha, bir daha, bir daha seyrediyorum kısacık filmi, ama yokuz işte. Annemle babamsa her seferinde daha da sinirleniyorlar birbirlerine. Filmi elektronik postayla bana gönderen doğum günü çocuğuna teşekkür etmeden telefonu kapatıyorum.

Tiyatrodayım yine, babamın yanındaki koltukta, sapsarı saçları dümdüz omzuna inen, kalın çerçeveli gözlüklü, sekiz dokuz yaşlarında bir kız çocuğu var: Ablam! Başını hafifçe babamdan yana çevirmiş, her zamanki ciddi ve kararlı havasıyla dudaklarını kıpırdatıyor, bir şey sorar gibi. Üstünde bembeyaz, kırmızı bebe yakalı, karpuz kollarının kenarında da aynı kırmızıdan biyeleri olan bir elbise var.

Bu kadar uzağımda ve aşağımdayken nasıl bu kadar ayrıntılı görebildiğime şaşırarak gözlerimi biraz yana kaydırınca annemi görüyorum, henüz incecik olan vücuduyla çok zarif duruyor, üstünde fıstık yeşili kısa kollu döpiyesi var, babam bunu Amerika’dan getirmişti diyorum içimden, yüksek mühendislik eğitimi için devlet bursuyla gittiğinde. Harçlığının büyük kısmını anneme, bize ve akrabalara hediye almak için harcadığını, kendine bir dolma kalem dışında hiçbir şey almadığını annem hep anlatırdı. Annem yana dönük otururken, yanındaki küçük kız çocuğuna bir şeyler söylüyor, sert yüz ifadesinden azarladığını anladığım kız çocuğu, benim küçüğüm Mine, minik elleriyle koltuğun iki kolunu sıkıca tutmuş, ama başıyla ayaklarını deli gibi sallıyor, kurdeleyle tepesine bir buklesi toplanmış saçları, kendi gibi dimdik ve inatçı duruyor. Neredeyse on beş yıl oluyor, genç yaşında babamla aynı kaderi paylaşan Mine, ta o zamandan asi ve hırçınmış diyorum içimden.

Onları uzaktan seyrettiğim bu bir kaç saniye bana öyle uzun geliyor ki… Bir sürü şey düşünüyorum, yeni eski, eşim hiç yok sanki, başka bir zamanda kalmış gibi. Hala heyecanlıyım ama şaşkınlığım geçmiş, aklımda tek bir soru, merak ettiğim tek bir şey var: Yan yana oturan dört kişilik ailenin beşincisi. Koltuklarda yok ama çevreye şöyle bir bakınınca fazla uzağa gitmeme gerek kalmıyor; koltukların arasındaki geniş basamaklarda bir aşağı bir yukarı koşturan, kısa pantolonlu çocuğu görünce, içim sıcacık oluyor, o sıcak hava göğsümden yukarı yükselip nefesimi tıkıyor. Öyle tanıdık ki, utanmasam ağlayacağım. Yerimden fırlayıp koltukların arasından acele acele ilerliyor, araya varınca da basamaklardan hızla iniyorum. Arkasından yetişip sesleniyorum: Hakan! Durup başını arkaya çevirince göz göze geliyoruz: Fırça gibi dimdik kahverengi saçları, üç numaraya vurulmuş da uzamış. Çevresi upuzun kirpiklerle bezenmiş boncuk kahve gözleri, elma yanaklı yusyuvarlak çocuk yüzünde kirpivari bir sevimlilik meydana getiriyor. İşte diyorum içimden, hep merak ettiğim o siluet sonunda karşımda, hem de capcanlı… Dizlerimin üstüne çömelip gel yapıyorum. Ne yapacağını bilmezcesine sağına soluna bakıyor, bana doğru tereddüt dolu bir adım atıyor. Kısa pantolonun altında, bazıları kabuk tutmuş yara bere içindeki dizlerine takılıyor gözüm. Üstünde kırmızı beyaz çizgili, kısa kollu bir triko kazak var. Biraz daha yaklaşınca iki elimle omuzlarını kavrayıp merhaba diyorum, şaşırıyor: Sen kimsin? Ben Hakan, diyorum çatlak bir sesle, gözlerim dolu dolu. Senin adın da mı Hakan? diyor, tane tane, o taze, incecik sesiyle. Kendimi tutamayıp sarılıyorum küçük Hakan’a, sanki yıllarca özlemini çektiğim bir sevgiliye kavuşmuş gibi… İçim öyle sıcak ki, öyle barışık, öyle sevgi dolu ki, hayatım boyunca böyle bir duygu yaşadım mı diye soruyorum kendime.

Küçük Hakan sıkılır gibi oluyor, ceplerimi karıştırıyorum, elime, geçen yıl İsviçre’den aldığım anahtarlık geliyor, küçücük kırmızı bir el feneri var ucunda, hem de yanıyor. Işığını yakıp gösteriyorum: Bak? Gözleri ve ağzı hayretle açılıyor, ışığa takılıyor. Yüzünde kocaman bir gülümseme. Senin olsun ister misin diye anahtarlığı uzatırken, omzumda bir el hissederek başımı çeviriyorum: Babam! Yüzünde ciddi bir ifade! Aynı yaşlarda olmalıyız, hemen hemen. Tıpkı fotoğraflarındaki gibi, o beni tanımıyor, tabii. “Çok tatlı maşallah” diyorum ya da demek istiyorum ama babam küçük Hakan’ın elini tuttuğu gibi koltuğuna sürüklüyor. Aynı anda, oyunun başlayacağını haber veren Bethooven’in 6. Senfonisi kulağıma çalınıyor, çalınıyor.

Gülçin Manka