Ah Aleks, ben sana şarap getir diyorum, sen bana salkım salkım üzüm getiriyorsun, üzüm eskitecek zamanım varmış gibi. Hadi zamanı buldum buluşturdum diyelim, onca üzümü ezecek güç var mı bende? Kürdandan bozma bacaklarımı görmez misin sanki? Ölüyorum Aleks, hem ölüyor hem de oluyorum. Yazsonu üzümleri gibi oluyorum, tıpkı onlar gibi toplanmayı bekliyorum. Ama boşver şimdi bunları sen, üzümleri şöyle yavaşça yere bırak ve kimseyi korkutmadan git, hep yaptığın gibi, tıpkı benim az sonra yapacağım gibi. Usul usul git ve bana şarap getir. Ben de sen gelene kadar şu gecenin bir hesabına bakayım.

Tanıdığım herkese -varsa eğer o herkes- uyumaya çekildiğimi söyleyip kimselerin hayal bile edemeyeceği işlere kalkıştığım bilmem kaçıncı gece bu. Biri birinden entrikalı geçen gecelerim olduğunu söylesem kim inanır ki bana? Oysa benim Aleks ile tanışmam bu gecelerin birinde oldu, bir de şaraba alışmam. Peki ya onu unutmam? Sırf bunu bana yaptırabildikleri için bile anlatılmaya, paylaşılmaya, evladı kucaklar gibi sarılıp sarmalanmaya değmezler mi? Pek tabii değerler. Şüpheye ne hacet. Onlar benim gecelerim, Samet Bey’in geceleri onlar. Karanlıklardan ibaret, sırf gündüzlere gebe oldukları için değil, gece, yalnız gece oldukları için kıymetli, el üstünde tutulmayı beklenen gecelerim. Çok şeyler yaptım şu upuzun hayatımda, en çok da gündüz vakitlerinde, hiç durmadan koştum, hiç durmadan ilerledim ama attığım her adımda büyüyen şu içimdeki boşluğu dolduramadım. Ne gittiğim yerde kalabildim, ne kaldığım yere ait olabildim. Öylece, yaşar gibi değil de savrulur gibi, kendi rüzgârında uçuşur gibi geçti yıllarım ardı ardına. Şimdi ise yattığım yerde olmadık şehirlere gidiyorum, sebebini bilmeyip sonucunu umursamadığım savaşlara, dövüşlere gark oluyorum. Şu gecelerim de olmasa, o gecelerim her seferinde binbir sızıyla Aleks’i bana doğurmasa, hiç düşünmeden, düşünmeye fırsat vermeden çekip gidebilirdim belki. Zevk-i sefalara daldığımı düşünecek belki beni dinleyenler, yahut kimbilir, gecelerimin zifrini afyon kokan rüzgârlarla okşadığımı sanacak şu anlattıklarıma şahit olanlar. Lâkin, ne biri ne de diğeridir şu beni ben yapan, bana inanmıyorsanız Aleks’e sorun, o da size keyifle işin aslını anlatacaktır. İşin sırrı ne bitmez tükenmez zevk anlarında ne de tılsımlı dumanlardadır; işin sırrı, karanlıktır. Talihin oyununa bakın ki, bu gecelere merhaba diyene dek başımı yastığa kor komaz uyumamın sebebi de hep o karanlıklardan kaçmak istememdir. Evet, bu yaşıma kadar yanımda uyuma şerefine nail olmuş iki kadını, annemi ve artık unuttuğum karımı zaman zaman şaşırtan bazense kıskandıran çabukluktaki uyumalarımın sebebidir beni şimdi kurtuluşa erdiren karanlıklar. Ne çok zaman geçmesini beklemişim meğer ruhumun ve artık mecali kalmayan bedenimin ancak gecelerde huzur bulabileceğini anlamam için ve ne çok yere gitmem gerekmiş meğer mutluluğu şu ufacık yatağımda bulabileceğime inanmam için. Anlayacağınız sırf cimrilik yapıyor demesinler diye yaptırdım içinde kaç odası olduğunu bile bilmediğim şu evi. Odamın bulunduğu en üst kattan en alt kata inmek bile at üstünde Hindistan’a gitmekten daha zor gelirken neme gerekti benim altın varaklı ahşap kapılar, gümüş şamdanlar, tüm odaları baştan başa kaplayan acem halılar? Vallahi de billahi de tüm bunları yaptırmam sırf aman para harcamadı demesinler diye. Allah’tan benim Aleks’im var, o öyle şeyler düşünmez, bilir ki ben gözün görmediği âlemlere nüfuz etmişim, bilir ki ben bir gözümü kapasam o acem halısının ederi burnumu silmeye dahi imtina edeceğim şu kağıt peçeteninkine eştir. Karanlıkları seçmem bu yüzdendir işte, Aleks’i seçmem hep bu yüzden. Ne hoş, ben gidince elalemin diline yalnızca Samet Bey’in artık iyice kamburlaşan sırtı, hepten çirkinleşen suratı dolanacak, bitmek tükenmez kıraathane sohbetlerinde, altın günlerinde, el kadar çocuğun bile akşam ezanına kadar olan özgürlüğünde hep Samet Bey’in çirkinliği, paraları, villaları ve halıları konuşulacak. Kimseler olmayacak ki ömrünün son demlerini geçirdiği gecelerinden bahsetsin.

Birazdan Aleks gelir, gittiği gibi parmak uçlarında, sessizce, gelmesi kimseleri ürkütmesin diye. Çünkü o bilir, karanlıkta göz görmez belki ama kulak da duymaz mı sanki? Bilmeyen var mıdır ki zifiri gecelerde en küçük tıkırtının bile dağ eteklerinde özgürce salınan çığlıklara dönüştüğünü? İşte bu yüzden, odamın kapısını yavaşça açar, kuş tüyü adımlarıyla başucuma gelir ve etrafa hükmeden sessizliği okşaya okşaya ismimi zikreder. Ya şarap getirmiştir ya da güzel bir haber. Bazen biri birine eş düşer, ağzımın içinde ordan oraya salınan demlenmiş üzüm salkımları güzel haberler getirir bana, kış bitti derler bazen yahut derler ki günebakanlar açtı. Günebakanın güneşe olan tutkusunu anlamam ben, yahut belki de anlarım, zira günebakan güzeldir, bugüne kadar açmış ve açacak olan her çiçekten güzeldir. O yüzden varsın güneşi sevsin, güzeldir ya, o sevmesin de kim sevsin ki? Sonra, bazen sadece güzel bir haberle çalar Aleks kapımı. Çalması da çalma hani! Onun kapıya dokunuşu benim kuş tüyü yastıklara baş koyuşumdur. Öyle yumuşak, öyle yok gibi. Der ki; artık hasat zamanı, hava ılık, güneş yakmıyor, karlar üşütmüyor. O zaman işte, üzümün gün be gün güzelleşmesine özenirim ve ben de azıcık güzelleşirim, günebakan kadar olmak ne mümkün, olsa olsa kendimden utanmayacak kadar. O anlattıkça karanlıklarım çoğalır, gecelerim uzar, bense, kimseler tarafından görülmedikçe çirkinliğimi unuturum. Karımı bile unuturum belki ama unuttuğum o olur, kendisini unuturum belki ama gidişi benimle kalır. Aleks saçlarımı okşarken bitti artık der, bunca karanlık boşuna mı, unutmadıysan da unutmalısın artık. Onun emirleri de kapı vuruşları gibidir, o emreder, ben yüzümü kırmızı kadifeden yastıklara yaslarım. Odam karanlıktır belki ama ben kırmızıyı karanlıkta da tanırım. Renginden değil kokusundandır aşikârlığım ona, insan yaralarının kokusunu bilmez mi? Bilir pek tabii, kendini bildiği kadar ve unutamadığı gitmeler kadar iyi bilir. Aleks diyor ki:

“insan kırmızıyı en karanlıkta bile tanır, tanımıyorsa da tanımalıdır”

Aleks gelmez bazı geceler, sebebi yoktur bu gelmemelerin, böyle olduğunu kendisi birkaç kez açık açık söylemiştir. Evet, gitmelerin sebebi çirkinliğimdir belki ama dökülmüş saçlarım, beni ya deli ya dahi kılacak tavşan dudağım değildir onu gelmemeye iten. Öylesine, sırf gelmemek için gelmez. Kendini, şarabımı ve güzel haberlerimi kapının dışında bırakır, karanlığı ışıktan koruyan o kapının tam arkasında. Karanlık ve Aleks arasında bir seçim yapmak zorunda kalırım o gecelerde. Karanlığı seçerim çokça, yalnız, aklım kapının dışında kaldığından olacak gecenin zifirisi zamanla katmer katmer açılır, şafak söker gibi, siyah, derin bir maviye döner ilkin, sonra mor olur gecelerim. O zaman korkarım işte, gecenin moru çirkinliğimi hatırlatır çünkü bana, annemin bana acıyarak bakışı gelir gözümün önüne, odam şafak vaktindeki gökyüzü gibi fırça fırça pembelere çalınırken. Karımın gidişi ilk sabah pembelerine benzer. Kelliğim, azıcık da çarpık dişlerim geceyi yırtıp atacak diye korkarım, ne de olsa çirkinliğim karanlığı narin, biraz da kırılgan yapar. Balkonun kapısını açmak gelir öyle zamanlarda içimden, gece nakli için, odamdaki neredeyse pembeye çalan geceleri gene zift karasına boyamak için. Yavaşça yataktan kalkarım, adımlarım yerdeki hatıraları havalandırmasın diye yürümez de havada süzülür gibi cama yaklaşırım. İlkin tereddüt ederim, Aleks burada olsaydı derim o zamanlar, burada olsaydı da bana ne yapmam gerektiğini söyleseydi. Camı açmak kolay görünür pek tabii sizlere, bir kolu çevirmeye bakar hepi topu. Ya benim için öyle midir? Size sanki asırlardır yaptığınız ve asırlarca yapacak olduğunuz şeylermiş gibi görünen cam açmalar, balkona çıkmalar hatta aynaya bakmalar benim için ne de içinden çıkılmaz problemlere dönüşür hiç düşündünüz mü? Aleks diyor ki:

“düşünürler tabii, düşünmezlerse de düşünmelidirler”

Ben de uzun uzun düşündükten sonra karar veririm. Açmamışsam kapıyı, gider yatağıma saklanırım, odamı umarsızca işgal eden pembelerden böyle korurum kendimi. Açmışsam eğer, ki doğru olanın hep bu olduğuna inanmışımdır, lâkin, hep doğru olduğuna inandığımız şeyleri yapmadığımızdan, açmamam, açmam kadar muhtemeldir; zira açmışsam eğer, kendimi tam ortadan ikiye böler, bir yarımı gecenin ılık, yoğun ve tertemiz karanlığına bırakırım. Bir yarım dışardaysa diğer yarım içerde kalır. Karanlıkta kalan ellerimin tırnakları yenmemiştir, bu tarafta kalan yaralarımı isteseniz de göremezsiniz. Karanlık beni sarar sarmalar, çirkinliğimin üzerine kürek kürek toprak atar. İçerde kalan ellerimse yorgundur. Geride kalmanın acısı tırnaklarımdan çıkmıştır. İçerde saçlarım dökülür. Sonra, istenmemişliğimin ağırlığı omzuma çöker, dikkatlice bakarsanız, nasıl da yorulduğumu görürsünüz. Tavşan dudağım karanlıkta bir hiçse, yani yoksa ve hatta hiç olmamışsa, şafak söken odamda hakikât olur, yani vardır ve hep olacaktır. Aleks gelse derim içimden, gelip bana ne yapmam gerektiğini söylese. Hiçlik ve hakikât arasında ikiye bölünmüş bir hâlde öylece beklerim. Hangisini seçsem diye düşünürüm, bir türlü karar veremediğimden beklemekten başka bir şey gelmez elimden. Gece dolsun diye beklerim odama, dolsun ve ben balkonun kapısını kapatayım. Baktım öyle beklemekle olmuyor, balkon kapısının önüne oturur, avuç avuç karanlık atmaya başlarım odamın içine; sonra yorulurum, yaşamanın, sırf ve sadece yaşamanın o tatlı yorgunluğu gelir üzerime çöker. Çokça yaşamış gibi olurum o zaman, bir bilge kadar yaşamış ve en az onun kadar yorgun. Aleks’in eksikliğini bu görüp geçirmişliğimle telâfi etmeye çalışırım. Neden sonra, birden cesaretlenirim, köşelerde kalan silik aydınlıklara bakarım bilgeliğime güvenip ve tamam derim, bu kadar karanlık yeter beni kendime görünmez kılmaya.

Sonra yavaşça oturduğum yerden kalkarım, adımlarım yerdeki hatıraları havalandırmasın diye yürümez de havada süzülür gibi yatağıma yaklaşırım. Yaklaştıkça keyiflenirim, kalınan değil de dönülen ev gibi güzel olur bana yatağım.

Şafak söküyor diye fısıldar sonra Aleks, kendi yoksa sesi vardır, karanlıkta olmasa bile şafak vakti o hep vardır. Tamam derim, eve döner gibi girerim yorganın altına, tortop olup yatağımda, sessizce bir sonraki geceyi beklemeye başlarım.

Gül İnce Beqo