Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

adsc4b1z-1

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Aslında kitap çıktıktan sonra nasılsa, öyle. Yalnızlıkla, sıkılarak, utanarak, yetersizlik hissiyle, şüphe ve kaygıyla geçti. Yemek yapmayı çok severim ben. Futbol oynamayı da… Bir şekilde aklımdan geçeni bir ürün, bir sonuç olarak ortaya koymak, paylaşmak isteği hissediyorum içimde. Gol atmak, pas vermek ya da salataya biraz karabiber ve belki de köftede azıcık tarçın. Özetle, hayalimin karşılığı olan maddi bir sonuç. Bir hayali kurarken yalnızlık ilk koşul zaten. Zihninle, o zavallı kendinle baş başa kalmalısın ve sıkılırsın. Yaptığını paylaşma cesareti gösterdiğinde ya da gösteremediğinde utanırsın. O gollük pozisyonu acemice, yemeğin tuzunu fark etmeden kaçırırsan utanırsın. Hayallerine erişebileceğinden şüphe eder, kaygılanırsın. Fakat asıl kötü haber odur ki; bu hisler, sonuca ulaştığında son bulmaz. Her yeni gün, her yeni maç, yemek ve kitap yeni kendinle kurduğun yeni hayallerinle girdiğin yeni bir döngüdür.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

Öyküde yoğunlaştığımı söylemek ne kadar doğru olur, emin değilim. Zamanında yazdığım yağlı, yapışkan, fena halde arabesk şiirlerle kalbimdeki, zihnimdeki klişeyi tükettiğime ve benim için iyi olanın nazım olmadığına karar verdim. Bu noktada yoğunlaştığım şeyin, bir tür olarak öykü olmasından ziyade nesir olduğunu söylemek daha doğru olur. Sonrasında anı, öykü, deneme karışık bir şeyler yazmaya başladım. Fakat hala ne olduğunu bilemediğim “edebi” olana yaklaşmaya çalışırken, Notos Atölye ve Semih Gümüş ile tanıştım. Ve nihayet elimdeki yazıların öyküleşmesi süreci başladı ve ardından atölye, dergiler, kitap derken kendimi burada buldum.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?

Birkaç yayınevine göndermiştim dosyamı. Zaten bu yolları adımlayan herkesin de öncelikli olarak tercih ettiği; yayın/dağıtım ağı güçlü, edebi niteliğinin yüksek olduğu kabul edilen eserleri bastığına inanılan, takip ettiğim yazarları bünyesinde barındıran yayınevleriydi bunlar.

Yayımlanma süreci ise benim için çok sancılıydı. Malum 2018 kâğıt krizi nedeniyle uzun süre yayımlanması bekletilen ya da iptal edilen arkadaş kitabı havadisleriyle içimi kemirdim durdum. Ayrıca tam mutlu haberi aldığım zamanlarda İstanbul’dan, merkezden ayrılma kararı almıştım ve yayıneviyle, edebiyat çevreleriyle daha yakın olma imkânım kalmamıştı. Editörümle tanışma, yayıneviyle kitaba dair ya da kaygılarımı dindirebilecek sohbetler etmem de mümkün değildi yani. Bir yıldan uzun süre kitabın yayımlanıp yayımlanmayacağı konusunda kesin bir bilgim olmadan bekledim, çalıştım. İlk konuşmada üstünkörü istenen, birçoğu da pazarlama ve teknik detaylara ilişkin değişiklikleri ve eklemeleri yaptım. Seyrek haberleşmelerin ardından da yayımlanmasına on beş gün kala editörümle tanıştım.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)

Editörüm, Necla Feroğlu’ydu. Necla Hocam, olanca zarafeti ve nezaketiyle kitabın son derece hızlı bir şekilde yayımlanmasını sağladı. Oldukça kısa bir mesaimiz oldu kendisiyle. Metinde gözle görülür değişiklikler yapmadık. Ve evet, öncelikle kurmayı tercih ettiği incelikli iletişim için ve geriye kalan her şey için müteşekkirim ve kendisinden razıyım.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?

Bir arkadaşım, kitabı yayımlandıktan sonra, öykülerden birinde bahsettiği, şimdilerde unutulmuş 90’ların popüler bir şarkıcısıyla kitaba dair sohbet edeceğini umuyordu. Bir diğeri kitabın dizisinin çekileceğini, öteki paraya para demeyeceğini, bir başkası da edebiyat dünyasında Orhan Koçakların radarına gireceğini… Açıkçası benim de böyle umutlarım olmadı değil. Ama sanırım asıl, bir bölümü hayatımdan kesitler de taşıyan öykülerle zamanında o sözü söyleyememiş, o hareketi yapamamış olmanın öcünü almayı umdum kitabın çıkmasıyla. İntikam almak için yazdığımı sanıyordum en başında. Sonra intikamdan ziyade defterleri kapatmaya, içimi temizlemeye ve az önce bahsettiğim yeni kendimle yeni döngülere girmeye yaradığını fark ettim. Umudumu ve değişimi bu şekilde özetlersem, bir şeyleri eksik bırakmış ve bir de bununla hesaplaşmak için bir öykü yazmam gerekirmiş gibi hissetmem sanırım. : )

Telifini alabildin mi/alabilecek misin?

Telifimi henüz alamadım. Sözleşmede bununla ilgili madde detayları vardı ama okumadım. O yönergelere göre zamanı geldiğinde alacağımı sanıyorum.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

İlk öyküm 2016’da, Notos’ta “Bu fotoğrafın öyküsünü yazar mısınız?” bölümüne gönderdiğimde yayımlandı. Üç yıl kadar katkı vererek, pişirici olarak bulundum mutfakta. Fakat bir gözlemci olarak çok daha uzun süre takip ettim dergileri. Sık aralıklarla reddedildim. Bunlar da ilk soruda bahsettiğim sürece dahildi tabii.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bu anlamda bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

Sanki sağlamadı. Ben hala iç odada, misafir geldiğinde çıkmayan, buzlu camın arkasındaki loş ışık altında bir şeylerle uğraşan, 30 yaş üstü, hafif melankolik, kitaplarla haşır neşir o komşu çocuğu, abi gibi hissediyorum kendimi. Ama elbette “bir bildiğim varmış meğer” de diyorum arada. Ve sanırım yakın çevrem de bu gelgitlerimin kokusunu alıyormuşçasına, bir öyle bir de böyle davranıyor. Ya da bana öyle geliyor.

Peki, bundan sonra?

Samimi olarak söylemeliyim; bilmiyorum. İşin yayımlanma kısmıyla ilgili, benim kontrolüm dışında olan şeyler var. Mesela, Gölgede Yanmak’ın satışı, gelecek tepkiler derken yeni bir kitabımın yayınevim tarafından basılmak istenip istenmeyeceğini, işin pazarlama tarafı açısından yayınevleri için kârlı bir seçenek olup olmayacağımı bilemiyorum. Diğer taraftan kendimi yazmak zorunda da hissetmiyorum. Ama arada bir “tek kitaplık yazarmış meğerse” sözleri yankılanıyor zihnimde. Bunu hissettikçe yazmamanın baskısı çörekleniyor üstüme. Sonra buradan sağlıklı bir şey çıkmayacağını hissediyorum. İkinci dosya için yazmayı istediğim şeyler de aşağı yukarı belli ve hatta beş öykü de tamamlanmış durumda ancak yine de bir kitap bütünlüğüne erişmesi için çok ciddi çalışmaya ihtiyaç var. Bir de öykülerden birisini romanlaştırma hevesi gıdıklıyor arada bir içimi. Bir taslak da belirlediğimi söyleyebilirim. Ama ilk soruda bahsettiğimiz gibi, tüm bunları bir performans kaygısıyla gerçekleştirmeyi yeni kendimle kurduğum yeni hayallere haksızlık gibi hissediyorum. Bundan sonra, yazmaya çalışmaya, yazamadıkça okumaya ve mümkünse paylaşmaya devam edeceğim. Kesin olan tek şey bu.