İblisin Oyunu, “Atlılar” ve “Gündüz Güzeli” romanlarıyla tanıdığımız Joseph Kessel’in 1926-28 yılları arasında yazdığı 15 hikâyeyi içeriyor. Bir başka deyişle, yazarın otuz yaşına gelmeden yazdığı ve romanlarındaki biçim ve üslubunu oluşturmasını sağlayan kısa öykülerini bir araya getiriyor. Az sayıda eseri Türkçeye kazandırılan usta “hikâyeci” Kessel’in öykülerini okuyabilme fırsatı bulmak çok kıymetli. İblisin Oyunu, YKY etiketi ve Ersel Topraktepe’nin çevirisiyle okurunu bekliyor.

Kessel’in öyküleri, gerek -Rusya özelindeki- tarihi savaş ve savaş sonrası atmosferi gerekse yarattığı karakterlerin sınıfsal farklılıklarına abartı ve ironiyle yer verdiği hicivli üslubuyla Çehov’un öykülerini anımsatıyor. Kitapta yer alan öykülerini genç yaşta yazmış olması bunda büyük bir etken olabilir. Zira -özellikle- genç öykücülerde Çehov’a bir “özenme” söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Esinlenme, taklitçiliğe dönüşmüyor tabii ki; Kessel’in zıtlıkları bir arada veren bir hikâyecilik anlayışı var. Sinema, oyun ve müzik üzerine de kafa yoran çok yönlü bir yazar olan Kessel’in öykülerinde kontrastlar dizisine rastlıyoruz.

Fransız yazar ve eleştirmen Alain Tassel, kitabın sonunda yer alan “Kessel ve Kısa Hikâyeleri” başlıklı incelemesinde, metindeki bu kontrastlar dizisi için, Kessel’in ofort (kuru kazı) sanatının temel özelliklerinden biri olan kontrastlı aydınlatma etkilerini kullanarak okurlarını cezbetme gayretinde olduğunu söylüyor. Bu ifadeleri önsözde okusanız Tassel’in ne demek istediğini anlamak güçtür, ancak bu etkinin görüldüğü (eleştirel gerçekçilik izleri taşıyan) öykülerini okuduktan sonra Tassel’in meramını anlıyorsunuz: “Anlatıcı, bir gravürcü gibi, bir özelliği, çevresini boşaltarak meydana çıkarır. Bu durumda betimlemelerden çok mekâna ilişkin kısa notlara yer verir, yorumlardan kaçınır, diyalogları kısa repliklere çevirir. (…) Biçim ile içeriğin ortaya çıkması için ahşap bir bloğu işleyen gravürcü gibi, Kessel, hatları vurgular ve okuru zıtların çarpışmasına maruz bırakır. Birbirine zıt bir çifti sahneye koyarak bir gerilim etkisi yaratır.” (s.79-82)

Kessel, bir yandan betimlemenin dozunu kaçırmadan görselleştirdiği manzaraları, diğer yandan sınıfının özelliklerini yansıtan zıt karakterlerin kısa replikleriyle birleştirerek hikâyelerinin anlatım dengesini iyi kuruyor. Yer yer çetrefilli cümleleriyle sadelikten bir nebze olsun uzaklaşıyor gibi gözükse de bunu, okurun zihninde “film gibi” sahneler yaratmak için yaptığı anlaşılıyor. 1967’de Luis Buñuel’in yönettiği “Gündüz Güzeli”nin de yazarı olan Kessel’in hikayelerindeki sinematografik vizyonun ilk emareleri bu öykülerinde kendini gösteriyor.

Okuru Çin, Kobe ve Hawaii’ye götürdüğü farklı öykülerinde göze çarpan egzotik ögeler ise annesinin ona çocukken her gece anlattığı hikâyelerin bir yansıması olsa gerek. Yazar da zaten 1969’da L’express’e şunları söylüyordu: “Hatırladığım kadarıyla her zaman hikâye dinlemek ve anlatmak istemişimdir, sonra da yazmayı. Kardeşime sabahın ikisine kadar hikâye anlattığım olmuştur. Anlattıkça yazıyordum hikâyeleri.”

Egzotik ögelerle beslenen kuvvetli hayal gücü

Öykülerindeki tarihi atmosfer yaratma çabası da ilkgençlik çağından başlayarak yazdığı bu minvaldeki öykülerin bir yansıması olsa gerek.İtilaf Devletleri’nin Sibirya Seferi’ne de gönüllü olarak katılan Kessel, Somme Muharebesi ve Bolşevik Devrimi sonrasına dair öykülerinde dönemin baskıcı politikasının, mağdurları üzerinde yarattığı psikolojik yansımalara da ışık tutuyor. Bu açıdan hikayelerinde egzotik ögeleri besleyen kuvvetli hayal gücünün yanı sıra siyasi ve sosyal gerçekliği elden bırakmadan dramatik sahneler kurduğunu söyleyebiliriz. Özellikle de savaşın insan ruhunda bıraktığı yaraların yansımalarına yönelik karakter analizleri yapılabilir. Savaşla birlikte gelen ekonomik buhran, hastalık ve salgın durumlarına yönelik toplumsal gerçekçiliğe dair önemli işaretler bulunan öykülerinde gazetecilik refleksi de kendini açığa vuruyor. Bıçak sırtında yaşayan ama cesur insanlar, maceracı bir ruhun yansımaları olarak öykülerindeki kişi ve temalarda kendini gösteriyor.

Yine konu olarak savaş dışında kalan Kuruma Naki, Hawaii İtirafları, İmparatorun Berberi gibi öykülerinde de toplumdaki sınıfsal farklılıkların, sefaletin ve yabancılaşmanın izlerine olabildiğince rastlıyoruz. Kessel’in öyküleri, farklı zaman ve mekanlarda geçse de öyküler arasında bir köprü olduğunu söylemek mümkün. Tassel bununla ilgili şunları söylüyor: “Aralarında bağlantı bulunmayan, birbirinden bağımsız bu metinler, kozmopolit bir figürler mozaiğinden meydana gelir.” (s.77)

Öykülerindeki sürprizli sonlar ise Julio Cortázar’ın “Roman puanla kazanır, ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.” sözünü hatırlatıyor. Kessel gençliğinde yazdığı bu öykülerin kimi zaman umulmadık ama apaçık kimi zamansa yorumu okuyucuya bırakan muammalı sonlarıyla tam bir “nakavt ustası” olduğunu gösterirken İblisin Oyunu’ndaki öyküleriyle ilerleyen yıllarda yazacağı usta işi romanlarının da haberini veriyor.

Batuhan Sarıcan

Cumhuriyet Kitap Eki’nin 1542. sayısında (5 Eylül 2019) yayımlanmıştır.