Aylardan Haziran, günlerden herhangi bir gün ve İstanbul: İki yakası bir araya gel(e)meyen şiir… Kuzey Yarım Küre’nin kanı kaynıyor, burnum terliyor. Bir sokağa çıkmak için onlarca sokaktan geçiyorum, denize açılıyorum; insan denizine. Kirpiklerimde salınan bulutlar kendi varlıklarını inkâr edercesine savrulup dağılıyorlar. İnsan pusulasız bir gemi. Hayatı birçok günün toplamından ibaret.

Yüzümde anıt gibi duran çizgiler… Aymaz, tekinsiz bir esinti. İçimde süt dişlerini yeni dökmüş bir volkan gibi kaynayan, tarihin anaforik öğretileri tarafından cezbedilen bir çocuk. O’nu düşününce 0’ı Harezmi’nin bulduğuna inanmak hiç içimden gelmiyor. Rüzgârın kanatlarına binen amber sokakları kuşatıyor. Yollara eğilen ağaçlar kendi yüklerini taşımaktan yorgun. İnsanlar da gittikçe kamburlaşan ağaçlara benzemiyorlar mı? Yıllar geçtikçe daha da yükseğe çıkardığımız uçurtma beynimizin anaç koynunda mavi bir imgelem dehlizi. Görgüsüz hınç dipsiz uçurumlar gibi büyük boşluklara özeniyor.

Seninle sessizlikte, bir sakız ağacının altında, gökkuşağının başladığı ya da bittiği yerde buluşmak isterdim. Hem de üstümde uzuvlarımı inciten bunca dikenin acıları yokken… Annemin ya da babamın karşılıksız sevgisine layık olamayışlık, seni göz göre göre kaybedecek olmanın verdiği üzüntü ve lirik şiirler… Bir kapana kısılır gibi kısıldım; gözlerinde battım. Berraklığı aynaları bile kıskandıran gözlerinde; usulca ve dal gibi titreyerek…

Bir kale dibinde, sancağını kaptıran bütün ölü komutanlar için, iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin yani tamamen göreceli insaf; savaş ve barış, aşk ve yalnızlık… Bazı duyguların insanı aşan yanları vardır. Mesela, bir ağaca, bir kuşa, bir nesneye duyulan aşk insanı uyuşturabilir; ama sürekli hareket halinde olduğumuz, birbirimizi sürekli geliştirdiğimiz, geride bıraktığımız onca anıdan sonra seni onlarla bir tutmamı bekleme benden. Bir gidişin binlerce gidişe bedel olabileceği ihtimali, arsız yenilginin çırak okulundaki son günü gibi… Yenilgiler de tarihin yapıtaşlarındandır, kabul. Yenilgilerimiz yengilerimizin ikizi, zıtların birliğinin bir motifi ve sarsıcı kanıksamalarımız değiller midir (yoksa)? Bunca yokluğun içinde onca varlık… Gözlerimde kepenk hastalığı: Hipotrikoz. Gözlerim gölgelere çarpıyor, düşüp kalkıyor. Gözlerim düşüp kalktıkça dizlerim kanıyor, karşımda seni görmeyi umuyorum. Ummak, umman yani apansız başlayan ve biten sonsuzluk kadar zor, anlamlı ve yorgun bir keşiş… İnsanı büyüleyen de bu. Gel hadi, gel de iki bardak çay içip laflayalım; zor, anlamlı ve yorgun birer keşiş olarak…

– Bu kadar erken gelmeni beklemiyordum.

– Ben de bu kadar erken gelebileceğimi…

Susmanın en can alıcı konuşma biçimlerinden biri olduğunu ilk kez fark ediyor gibiydim. Zaman şenlikli geçişlerini unutturmuştu o anlarda. Oysa bir şeyler durdukça güzelleşirken, bir şeyler de durdukça çirkinleşiyordu. Dudaklarımda biriktirdiğim sözcükler boşlukta asılı, cümlesiz kalmışlardı sanki. Aklımdan Furuğ’un şu dizeleri geçiyordu:

ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

Susarak da olsa uzun uzun konuştuk. Özlem bittiği yerden başladı, her şey hayatın akışına paralel bir seyir izledi ve biz birbirimizden uzak kalmakla ödüllendirildik (belki de). Yarınlara gebe yarım bir film ya da yarım bir şarkı ruhumuzun kanatları olacak, bizi bambaşka diyarlara uçurabilecekti (artık). Ne de olsa buluşma yerini ben seçmiştim. Üstelik onlarca sokaktan geçerek, denize açılan bir kapım olduğunu bilmeni istediğim için…

– Özgürlük susularak elde edilen bir şey değil; haklısın, dedin.

– …

Konuşmaktan utanan, dilini yutmuş bir çocuk vardı karşında. Ne olduğumu, ne olacağımı bilmeden denizlere susayıp özgürlüğü hatırlatmıştım sana. Bileklerimdeki kelepçe izlerini, ayaklarımdaki pranga desenlerini, … unutmuştum. Beynimde yüzlerce düşünür olmasına rağmen aşkın karşısında ilk defa bu kadar çaresizdim/çaresizlerdi. Susmak, susmak, konuşmak… Dur, diyemedim işte. Gözlerimde donan bir an oldu; masadan kalkışın, yanaklarımı okşayışın ve gidişin. İçimden Sohrâb Sepehrî geçti:

Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

Evet, siz; neyi ve nasıl yaşamak istediğinizi seçmekte özgürdünüz (artık). Bir veda anı, bir elin yumruk olup havaya kalkışı kadar güçlüydü; nefesiniz… Yıllar göğsümüzü gere gere geçtiğimiz meydanları, sokakları kana bularlarken içimdeki insanlarla birlikte siz de incindiniz.

Oysa akıl her şeyin üstündedir ama aşka da şans tanımak gereklidir, diyordu kâhin (yeniden). Kaybetmeyin ki kaybolmayasınız.

Kaybettim ki kayboluyorum. (Parantezin dışındayım artık).

Aylardan Haziran, günlerden herhangi bir gün ve İstanbul: İki yakası bir araya gel(e)meyen şair… Furuğ ve Sohrab Sepehrî… (Ve).

(Ve). boş yere çekilen her tetikte –düştü
binlerce umut. sevincin sonsuz mesaisiydi –bu
menevişin ardındaki gizem. sessizce incindim, duruldum
bir çocuk üşüdü içimde: (Ve).

sesine ulaşmak için!
gökyüzüne daha kaç kanat vurması gerekiyor?

Çağın Özbilgi