Nikos Kazancakis: Yunanistan’ın hem –üstelik yurttaşları Seferis ve Elitis gibi Nobelli olmamasına rağmen– en meşhur hem de en yanlış anlaşılan yazarı[1].

Yanlış anlaşılmasının iki sebebi vardır: Öncelikle, bir başka Kazancaki uyarlaması, Anthony Queen’in başrolde oynadığı Zorba büyük yazarın başyapıtındaki felsefi derinliğin üzerini “Akdeniz samimiyeti” boyasıyla kapatmış ve ne yazık ki bu pazarlama hamlesinin tutmasıyla Kazancaki artık yalnızca “sevimli Zorba karakterinin yaratıcısı” olarak kalmıştır zihinlerde.

Fakat daha da önemlisi şudur: Kazancaki’yi “doğru” anlamak cesaret ister. Onun felsefesi “kahramanca kötümserlik”tir. İlhamını İsa’dan (ama kurumsallaşmış kilisenin değil, halkın İsa’sından) almıştır çünkü. Dolayısıyla ona göre insanın sorumluluğu, ruhun yüceliği uğruna, yenileceğini bile bile kendini feda etmektir. Tam da bu yüzden, “dine karşı din” düşüncesinin savunucusu Ali Şeriati’nin ısrarla önerdiği[2] bir kitap olmuştur Yeniden Çarmıha Gerilen İsa.

Mevzubahis roman Kazancaki’nin din algısının muhteşem bir özeti niteliğindedir. Kazanan tarafın “Kurtuluş Savaşı”, kaybedenlerinse “Küçük Asya Felaketi” diye isimlendireceği Türk-Yunan Savaşı esnasında Anadolu’daki bir Rum köyünde geçen roman, köy tiyatrosunda Hz. İsa rolünü oynamak üzere seçilen Manolios’un o kısacık zaman diliminin ve ufacık bir coğrafyanın Hz. İsa’sına dönüşümünü anlatır. Kazancaki böyle düşünür çünkü: Tarih her zaman kendisini insanlık için feda eden İsalar çıkarmıştır ve çıkarmaya da devam edecektir. İsa’dan önce de bu böyleydi, İsa’dan sonra da.

Roman, köy hiyerarşisinin en üstünde yer alan ağanın din algısının tasviriyle başlar. Ağa, Osmanlı’yı; köyse ezilen Yunan halkını temsil eder gibidir[3]. Zevkin doruğundaki ağa, “olağanüstü bir sanatçı bu tanrı!” der kendisine bahşedilen zevkleri (uyku, cinsellik, vs.) gözünün önüne getirdiğinde. Henüz birinci sayfadayızdır: Dinin farklı sınıflar için ne kadar farklı ifadeleri olduğunun ipucu daha ilk sayfadan verilmiş olur.

Köydeki karakterler üzerinden tüm ulusal sömürücü sınıfı anlatır Kazancaki: Köyün yargıcı Patriarheas bürokratik elittir, pinti tefeci Ladas finans kapitaldir, düzenin bekçisi papaz Grigoris kurumsallaşmış kilisedir vesaire. Ve hep birlikte her yedi senede bir hem köylüler için bir oyalanma olsun, hem de dini otoriteyle bağları yenilensin diye düzenlenen yeniden çarmıha geriliş tiyatrosunun karakterlerini seçmeye başlarlar. Bu vesileyle yeni karakterlerimiz, alt sınıf hayatımıza girer: En başta da Manolios.

Çünkü İsa odur. Zenginlerin dünyasından ona zum yapıldığında onun dünyevi zenginliğe bakışı oldukça açıklayıcıdır: “Manolios birden ürperiverdi. zümrüt, yakut ve altından koca bir gökkuşağı gökyüzünü yere bağlıyordu” (s.27). Dünyanın bizatihi kendisinin bir zenginlik olduğunu, cennetin bu dünyada kurulabileceğini belirten bu cümle; bir yandan da gökyüzünün yere bağlanması üzerinden kendisine biçilen İsa rolünün kutsiyetine vurgu yapar.

Kazancaki’nin toplumsal değişimin dinamiğini dinde görmesinin felsefi olduğu kadar pratik sebepleri de vardır. Kazancaki’nin bir şair dostuyla birlikte kutsal Athos dağına gittiği, orada yeni bir din kurmayı bile tasarladığı biliniyor. Bunun en önemli sebebinin, din eksenli başkaldırıda seküler ideolojilerde çok ender rastlanan “feda” kültürünün oluşabilmesini görmesi olduğu söylenebilir. Nitekim romanda Manolios’a da aynı şeyi söyletir: “Ölümden neden korkmalı? Dünyanın güçlüleri karşısında neden eğilmeli?” (s. 204). Dolayısıyla ahir zamanlarda devrim için, İsa gibi bir karaktere ihtiyaç vardır: “Eğer İsa bugün, böyle bir yeryüzüne inseydi, omzunda ne taşırdı sanıyorsun? Bir haç mı? Hayır, bir teneke benzin!” (s. 406). Ve zaten onun için doğru okunmuş bir Hristiyanlıkla sosyalizm arasında bir fark yoktur: Ağa: “Bolşevik ne demek? […] Sen biliyor musun?” diye sorduğunda şöyle yanıtlar Manolios: “İlk hristiyanlar, ağa…” (s.354)

Köydeki karakter tanıtımlarının bitmesiyle birlikte, romandaki çatışmanın asli unsuru anlatıda yer bulur. Türklerden kaçan, köylerinden sürülmüş bir grup Yunan köye yardım istemeye gelir ancak hoş karşılanmazlar, kimse onlara yardım etmez. İsa ve havarilerini simgeleyen gençlerin çabaları da yeterli olmayınca köyün biraz uzağındaki tepelere aç sefil yerleşirler[4]. Romanda ortaya çıkan bu durum, devrim dönemlerindeki ikili iktidar yapısının bir metaforu olarak okunabilir. Romanın devamı bundan sonra bu iki köy arasındaki varoluş mücadelesi olacaktır. Manolios’un ve sürgün köylülerin lideri konumundaki papaz Fotis’in ezilenlerin perspektifinden okuduğu Hristiyanlık ile kurumsallaşmış Hristiyanlık çatışacaktır. Romanın sonunu söylemeyelim. Ama Kazancaki’nin felsefesi hakkında verdiğimiz bilgiyle zaten söylemiş olmadık mı?

1948 yılında yayınlanmasından dokuz yıl sonra romanın film uyarlaması gelir. Amerikan Komünist Partisi içerisinde geçmişi olan, sol görüşlü Jules Dassin, McCarthy dönemi cadı avının kurbanlarından biri olmuş ve ülkesini terk edip Fransa’ya yerleşmek zorunda kalmış, yine de devrimci fikirleri sinemaya aktarmaktan vazgeçmemiştir. Sinema sektörünün içindeki bir Kazancaki karakteri gibidir Dassin, yenildikçe kendini yeniden üreten fedakâr bir kahraman. Dassin aynı zamanda Aydınlanma’dan miras kalan bir tutkuya sahiptir: Bir “filhelen”dir o, Lord Byron gibi bir “Yunan sevdalısı”.

Böylece Yeniden Çarmıha Gerilan İsa’nın film uyarlaması vizyona girer. Bu arada eserin adı değişmiş ve Celui Qui Doit Mourir olmuştur, yani “Ölmesi Gereken Adam”.

Filmin kadrosu bile bir ütopya gibidir: Ağa karakterini İstanbullu bir Ermeni, Krikor Aslanian canlandırır; İsa’yı oynayan aktör Fransız’dır, bir başka karakter bir Avusturyalıyla cana gelir, filmin Maria Magdalena’sı ise bir Yunan’dır: PASOK dönemi Kültür Bakanlarından, aynı zamanda “Avrupa Kültür Başkenti” fikrinin de mucidi olan Melina Mercouri. Filmin çekimleri sırasında Jules Dassin ve Melina Mercouri arasında başlayan aşk kısa süre sonra evliliğe dönüşecektir. İkilinin birlikteliği, daha sonra Topkapı Sarayında gerçekleşen bir soygunu anlatan Topkapi (1964) gibi filmlerle sinemada da sürer.

Fakat Zorba’nın film uyarlaması romanın derinliğini nasıl kapattıysa Celui Qui Doit Mourir de Yeniden Çarmıha Gerilen İsa’nın dini içeriğini aynı şekilde büyük ölçüde göz ardı eder. Kitapta sıklıkla yer verilen din üzerine konuşmalar, dolayısıyla İsa ve havarilerini temsil eden karakterlerin teolojik olgunlaşma süreci etkili ama tek bir sahneyle geçiştirilir. Ya da kitapta (ve elbette Hristiyanlıkta) önemli bir rolü olan Yahuda karakteri haddinden fazla arka plana atılmıştır. Magdalena’ysa, filmin sonunda kitaptaki kaderinin tam tersi yönde, bir direnişçiye dönüşür! Kazancaki felsefesi, kötümserliğin felsefesidir demiştik, film ise aksine umutlu bir finalle noktalanır. Bu final 60’lardan itibaren tüm dünyada gerçekleşecek olan solun yükselişini, artık kötümserliğe yer olmadığını mı haber vermektedir? Belki de.

Çünkü belki de sanatçıya düşen “peygamberlik” rolünün görevlerinden biri de gelecek güzel günleri öngörebilmektir.

Hakan Sipahioğlu

[1] Yanlış anlaşılma henüz adından başlar, o ismindeki “s” takılarını sevmemiştir ve kitapları Yunanca’da “Niko Kazancaki” adıyla basılır, yurtdışındaysa ne yazık ki bu hassasiyetini pek umursayan olmaz (Biz bu hataya düşmeyelim ve bundan sonra “Kazancaki” diye hitap edelim).

[2] https://www.aliseriati.com/kitaplar.php?Makale_id=285&Kat_id=37

[3] Kitabın orijinal adı Türkçe’deki gibi olsa da, bazı İngilizce basımlarında “Greek Passion” başlığının da kullanılıyor olması bundandır.

[4] Burada uzun bir parantez: Romanın geçtiği yıllarda Kazancaki’nin Yunan hükümetinden Kafkaslardan göçmek zorunda kalan Rumları Trakya’ya yerleştirme görevi aldığı ve yerli Yunanların kitaptakine benzer olumsuz tutumlarıyla karşılaşınca çok içerlediği, romanın temasını bizzat bu kendi deneyiminden yola çıkarak belirlediği biliniyor.