Mahallede haber çok çabuk yayılmıştı. Çoluk çocuk, mühendis, işçi, erkek kadın demeden herkes gelecek misafirlerden bahsediyordu. Gelecek kişilerin, tüm muhabbetlerin temel konusu haline gelmelerindeki sebep misafir olmaları değil, Avrupa’dan gelen misafir olmalarıydı. Fabrika tüm anlaşmaları tamamlamıştı, İngiltere’den tam beş tane mühendis, aileleri ile birlikte bir seneliğine fabrikamıza ve dolayısıyla da mahallemize misafir olacaktı.

Fabrika müdürü İngiliz misafirler için kendisinden başka kimsenin aklına gelmeyecek bir karşılama töreni düşünmüştü. O gün, tüm çalışanlar, çocukları ile birlikte, fabrikanın önünde dizilecek, misafirler geldiğinde hep bir ağızdan “Welcome” diyecekti. Mühendis çocukları babaları gibi giyinmişti, ceket ve kravatları, babalarının onlarla duyduğu gurur ile geleceğin mühendisleri, mimarları oldukları her hallerinden belliydi. Memur çocuklarına, tıpkı babaları gibi, kravat takılmamıştı. Ekoseli gömlekler üzerine farklı renklerde ince kazaklar giymişlerdi. Bize, zincirin son halkası olan işçi çocuklarına ise, babaları gibi tulum giydirilmişti. Annemin diktiği, göğsünde kocaman bir cebi olan tulumun içinde neyse ki henüz beş yaşındaydım. Biraz daha büyük olsaydım, misal, ergen halimle giydirselerdi o tulumu, babamın o günü hatırladığında neden sinirle karışık bir hüzne boğulduğunu anlayabilirdim. Lâkin, o gün benim için her şey tatlı bir oyundan ibaretti. Fabrika müdürünün, biz çocuklardan, babalarımızın kaderlerini kendi kaderimizcesine ezberden okumamızı istediği bir garip müsamere.

Fabrikanın üç birimi, birbirine bunca yakın velâkin birbirinden bunca uzak duracak şekilde yan yana dizilmişti. İngiliz mühendislerin eşlerinden birinin, biz hep bir ağızdan “Welcome”  deyince omuzlarını kasan daracık tayyörünün içinde kısmen zorlanarak da olsa sevinçle ellerini çırparak “Oh! How beautiful they are!” demesi hakikaten görülmeye değerdi. Misafirlerde fabrika müdürünün istediği etkiyi bırakmıştık, ne dediklerini anlamasak bile kendimizi beğendirebildiğimiz aşikârdı.

Fabrika lojmanlarının en güzelleri, gelen beş aileye verilmişti. Bir seneliğine evlerini boşaltıp memur evlerine transfer edilen mühendisler haliyle bu durumdan memnun değildi ancak kasabaca misafirlerimizi en iyi şekilde ağırlamakla yükümlü olduğumuzdan kimse uzun boylu sesini çıkarmamıştı. İşçi aileleri için değişen bir şey yoktu zira, fabrika müdürü ve mühendisler tarafından esir alınan misafirleri bir sene boyunca adamakıllı görmediler bile. İşçi eşleri, anneleri ve kızkardeşleri tarafından Avrupalı ziyaretçiler için özenle hazırlanan bebe patikleri, dantel fiskos örtüleri, safranlı kolonyalar, kuru patlıcanlar, kasnak işi masa takımları ve yaz güneşinde kurutulmuş mis kokulu adaçayları hiçbir zaman yerine ulaşmadı. Mühendis eşleri misafirlere cheesecake ve likörlü çikolata ikram etmeyi tercih ettiler.

Gelen beş aileden üçünün birer tane çocuğu vardı, diğer ikisi ise karı-koca gelmişlerdi. Çocuklardan biri iki diğeri ise üç yaşında idi. Biri, yalnızca biri ise benim akranımdı ve tıpkı benim gibi bir sene boyunca fabrikanın anaokuluna gidecekti. Kasabamızda lokaller, lojmanlar ve hatta bakkallar bile fabrikadaki hiyerarşiye göre ayrılmıştı. Akşamları iki tek atmak isteyen memurlar memur lokaline, mühendisler mühendis lokaline, işçiler ise işçi lokaline giderdi. Bir işçinin mühendisler lokaline gittiği – yahut tam tersi-  görülmüş şey değildi. Herkes nerede içmesi, nereden ekmek alması gerektiğini bilir ve ona göre davranırdı. Lojmanlar da aynı şekilde dağıtılmıştı. Mühendisler bahçeli, iki katlı lojmanlarda otururken memurlar tek katlı müstakil evlerle yetinmek durumundaydılar. İşçilere ise meşhur birbirler uygun görülmüştü fabrika yönetimi tarafından. Mutfak, büyük oda ve küçük odadan ibaret lojmanlar. Böylelikle memurlar işçileri, işçiler mühendisleri, mühendisler ise hiç kimseyi görmeden yaşayıp gidiyorlardı. Karşılaşmak zorunda oldukları tek yer anaokulu bahçesi idi. Fabrika müdürünün erkek kardeşi olan belediye başkanı, söz vermesine rağmen gelir kategorisine göre ayrılan anaokulunu henüz yapmamıştı. Dolayısıyla fabrikanın bütün çocukları aynı anaokuluna gidiyor, çocuklarını almaya gelen ebeveynler ise anaokulun bahçesinde on dakikalığına bile olsa bir araya geliyordu. Bu durumda, Avrupalı bir çocukla bir sene boyunca aynı okula gidecek olmanın heyecanı henüz okullar açılmadan içime çöreklenmişti. İnsan beş yaşındayken çocukları babalarının mesleklerine göre sınıflandırma gereği görmüyordu sanırım çünkü onun benimle arkadaşlık etmemesi için en ufak bir sebep görmüyordum. Ancak işlerin düşündüğüm gibi gitmeyeceğini okulun ilk gününden itibaren anlamaya başlamıştım. Avrupalı benim yüzüme bile bakmıyordu, memur ve mühendis anneleri çocuklarına iyice tembih etmiş olacak ki, çocuğu bir dakika yalnız bırakmıyorlardı. O çemberi delip hedefe ulaşmak ne mümkün! Hep beraber, kıyafetlerinin kirleneceğinden, yırtılacağından, aşınıp eskiyeceğinden endişe etmeden yerlerde yuvarlanıyor, birbirlerini kazaklarından, gömleklerinden çekiştiriyorlardı. Dışardan üye almayan gizemli bir oyun kulübü kurmuş gibiydiler. Bizse hep biraz temkinli; kulübe dahil olmayı denemedik bile, yerimizi bilmemiz gerektiği sıkça öğretildiğinden olacak. Günün sonunda kulüp üyeleri üstü başı dağılmış, hatta bazen pantalonun dizleri yırtılmış dönerlerdi eve. Biz işçi çocuklarıysa hep tertemiz olurduk, bir çocuğun olması gerektiğinden de fazla belki. Hani elbiselerimiz azıcık kirlenmiş olsa çok oynamaktan değil de fakirlikten sanırlar diye. Diğer çocuklarla aramızdaki sınıf farkını temizlikle kapatırım diye düşünürdü annem. Gel gör ki, Hacı Şakir sabunları o farkı kapatamazdı bir türlü, bense -o zamanlar yumuşatıcı diye bir şeyin varlığından haberimiz yoktu- sabunla defalarca çitelenmekten sertleşmis, sopa gibi dimdik duran eşofmanlarımın içinde okula gittiğimle kalırdım.

Okula gelen yeni öğretmen, isimlerimizi öğrenmek için velilerden çocuklarının yakalarına isimlerinin yazılı olduğu küçük bir kumaş parçası iliştirmelerini istemişti. Böylelikle okulun ilk bir ayı boyunca yakamda Ferit ismi ile dolaştım. Misafirin yakasında iki isim vardı ve ikincisi parantez içinde yazılmıştı. Biz nedenini anlamıyorduk, sonradan öğrendik ki isminin yazılışı ile okunuşu aynı değilmiş. Mühendis eşlerinden biri Avrupalı akranına jest olsun diye minik bir kumaş parçasına süslü harflerle GEORGE (CORÇ) ismini işleyip kadına hediye etmiş. Bizim için bir sıkıntı yoktu, isminin okunuşunu çoktan öğrenmiştik. Arada talihsiz şakalarımıza kurban gitmiyor da değildi. Corç mu, cort gibi mi yani, hahahahahha! Yalnız, bizimle ve şakalarımızla ilgilenmediğini umursamaz görünmemize rağmen biliyordum ki hepimiz içten içten altın saçlı mavi gözlü Corç’la arkadaşlık yapmak istiyorduk. Hepimiz, onun sadece kendisinin arkadaşı olmasını istiyordu. Benim tek hayalimse onu bizim eve davet edebilmekti. Bir kerecik olsun bizim eve gelsin, küçük odada onunla oyun oynayalım istiyordum. Anneme defalarca beyan etmiştim bu arzumu, ama kadıncağız, “oğlum benim elimden ne gelir”den başka bir şey demiyordu. “Hayır, dilini konuşmayı bilsem, giderim annesinden rica ederim, böyle böyle, oğlunuz bizim eve davetli derim ama ben kadına derdimi nasıl anlatayım oğlum” diyor, her seferinde hevesimi kursağımda bırakıyordu. Babama sorabilsem belki o bir çaresini bulurdu ancak son zamanlarda vardiyaları iyice sıklaşmıştı, kendisini adamakıllı gördüğüm yoktu. Biz uyurken çalışıyor, okula gitmek için hazırlanırkense uyuyordu. İlginçtir, uyuyor bile olsam, özellikle de kışları, babamın eve geldiğini anlardım. Kışın, soba büyük odada yandığından geceleri ısınsın diye küçük odanın kapısı açık kalırdı. İşte o gecelerde bütün rüyalarım fabrika temalı olurdu. Bazen –illa ki- iyi kalpli bir müdür olurdum, bazen babasını ofisinde ziyaret eden gömlekli bir mühendis çocuğu, bazense kendim, sadece kendim.

Sonunda uygun bir zaman yakalayıp babama sormuştum, tam da beklediğim gibi “bakarız oğlum” demişti. Babam bir şeye bakarız derse ben o işi olmuş bilirdim. Nitekim, öyle de oldu. Babam iki kere beni okuldan almaya geldi, ilkinde konuyu hafiften bizim öğretmene açtı, ikincisinde de açık açık rica etti.

“Öğretmen hanım, siz gene bu hanımın dilinden az buçuk anlıyorsunuz, bir rica ediverin, oğlan çok heveslenmiş, ne gerek var bu kadar üzmeye?”

Öğretmenim ikna olmuştu, yarım yamalak İngilizcesiyle Corç’un annesine durumu anlattı. Neyse ki onun için durum bizim düşündüğümüz kadar olağandışı değildi zira oğlu okula başladığından beri her gün bir arkadaşının evindeydi. Çoğunlukla mühendis çocukları, bazen de memur evleri bir Avrupalı misafir etme şerefine nail oluyordu ancak Corç henüz bir işçi lojmanı görmemişti. Büyükler karar verdi, Corç’un fikri alındı, o da umursamaz bir biçimde tamam deyince de bir hafta sonra Cuma günü okul çıkışı bizim evimize gelmesine karar verildi. Heyecandan ölecek gibiydim. Sevincim evdekilere de yansımıştı. Haftaya Cuma demek, onun bize gelmesi demekti; dahası aybaşı demekti. Sagra’dan çikolata adam demek, beyin salatası, büyük rakı ve soğanlı maydanozlu arnavut ciğeri demekti. Haftaya Cuma, iki odalı bir evin mutlu olabilmesi için gereken her şey demekti.

Günler, sıcak asfalta yapışmış sakız misali uzadı o bir hafta. Ben Corç’un umrunda değildim, birkaç gün sonra bizim evimize misafir olmayacakmış gibiydi ama olsundu, Cuma günü beraber çıkacaktık ya okuldan, gidecektik ya bizim eve, yeterdi. Diğer işçi çocukları haberi almışlardı, bazıları hasetle bazıları ise öfkeyle bakıyordu benim bu sınıf atlayan –ve belki de olmayan- arkadaşlığıma. Sonra akşam çöktü, zifiri asfaltlar serinledi, sakızlar uzamaz oldu, böylece Cuma günü geldi çattı. Çikolata adamlarımız hazırdı, bir ona bir bana. Soğan, maydanoz eksik olmazdı evden ama işte şimdi bir kilo ciğer de vardı. Dolapta bir büyük rakı ve rakının –babamın deyişi, annemin kızışıyla- pezevengi, beyin. Kalaylanmaktan simsiyah olmuş, ortalama bir insan kafası büyüklüğündeki bir tencerenin içinde haşlanmış, limon, maydanoz ve yağla birleşip salata olmayı bekleyen iki loplu, kıvrım kıvrım bir beyin.

Ah be Corç, kimse sana söylemedi mi, hiç kimseler sana öğretmedi mi misafir evinde mutfağa girilmez, haydi girdin, girdin de, ocağın üstündeki tencerenin kapağı açılmaz diye?

Şimdi sen koşarak kaçıyorsun ya bizden, masada öylece yenmeyi bekleyen çikolatadan iki adam bırakarak.

“Anneee! Anneee! Gidiyor yaaa!”

Annem mutfağın camından bakıyor, garibim, elinden hiçbir şey gelmiyordu. Çocuğu sürükleye sürükleye geri getirecek değildi ya. Babam çıktı kapının önüne, vardiyadan daha yeni gelmiş, üzerinde hâlâ işçi tulumu, yüzündeki çaresizliği içimde bir yerlere nakşetmişler o an; hep gün gibi aklımda. “Adı neydi çocuğun?” diye sordu bana. İçimi çekmekten cevap veremediğimden parmağımla Corç’un koşarken yakasından düşürdüğü, isminin yazılı olduğu kumaş parçasını gösterdim.

Gözleri kağıtta, “Gregori, oğlum gelsene. Beyin o, korkacak ne varmış ki! Biz yiyoruz onu! Oğlum Gregori, gitme, bak arkadaşın üzülüyor.” Yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlamıştı, sinirden değildi ama çaresizlikten, “Gregori, oğlum come lan!”

Baktım geri dönecek gibi değil kapının eşiğine oturup, başım dizlerimin arasında artık bağıra bağıra ağlamaya başlamıştım. Gregori, benim altın saçlı, deniz mavisi gözlü arkadaşım, ona daha çikolata adamını bile veremeden gitmişti. Onunki gibi özenle taranmış saçlarım, ekoseli gömleğim, kadifeden şortum bir hiçti artık gözümde. Tenceredeki beyin her şeyi piç etmişti. O günden sonra daha da beyin sürmedim ağzıma. Gitmelere sebep oldu diye yemedim. İlginçtir, hayatıma ondan sonra girecek tüm insanların beni öylece terketmesini beraberinde getiren bir gitme vardı sanki onunkinde. Öyle bir gitti ki, sanki ondan sonra hayatımda kimse kalmayacak gibi. Bense hep bir kapı eşiğinde. Şimdi kim beni bıraksa, ki genelde bana lâyık olmadıkları için yaptıklarını söyler aşifteler, hadi oradan derim ben de, içimden ama, dışımdan haklısın ben daha iyilerine lâyığım derim, onunla beraber bana yaptığı haksızlıklara dertlenirim. İşte şimdi kim gitse, bir babamı, bir de oturup, gidenlerin hızlı adımlarla uzaklaşmasını izleyebileceğim bir eşik ararım. Lâkin, ne babam var artık gidene benim için ‘come lan’ diyecek, ne de bir kapı eşiği. Olsa olsa, terkedenin tüm kadraja bile zar zor sığdığı el kadar bir pencere kenarı.

Gül İnce Beqo