Paralel Cinayetler, siyasi göndermelerle örülmüş bir polisiye roman! Hüseyin Bul, Paralel Cinayetler’de yakın dönemimizde derin izler bırakan siyasi ve toplumsal yaşantımız üzerinden sesleniyor okurlara. Edebiyat ve yakın tarihin buluşması da, kendine has bir estetik düzlemde gerçekleşiyor.

Bir cinayetten diğerine geçen Komiser Ayhan’ın derin ve tutkulu şüpheleri, büyük bir sır perdesini açığa çıkartıyor. Akıcı ve yalın anlatımı, diyaloglardaki doğal konuşmaları ile birbiri üzerine kurulmuş cinayet hikâyeleri uyum içerisinde: Gerilimli, merak öğesini zirvede tutan bir anlatım…

Sokağa, gece hayatına, inşaat işçilerine, kimsesizlere, harçlığını çıkarmak için çalışmak zorunda kalan üniversite öğrencilerine uzanan karakterleriyle sokaktan hayata, hayattan edebiyata cinayetlerin izini sürüyor Hüseyin Bul. Her bir cinayette, her bir hikâyede ortaya çıkan yeni ve ilginç karakterler de romanın doğal örgüsünde önemli bir yere sahip. Devlet-bürokrasi ilişkisi, derin yapılanmalar, idealizm ve hayatın kendi karmaşık ilişkileri de çözülmeye çalışılan cinayetlerin tam orta yerinde duruyor…

Romandan tadımlık bir bölüm sunuyoruz:

Ihlamur Kokulu Sokak

Maktulün kapısının önünde arabamı durdurup indiğimde kalabalık bir çember vardı. İzin isteyip de çemberin içine girdiğimde, maktulün başında kucağında bebekle bekleyen bir kadın duruyordu. Bebeğin kaç aylık olduğunu kestiremedim. Öyle sarıp sarmalamıştı ki, nefes almakta zorlanıyor olabilirdi bebek. Oysa hava soğuk değil serin sayılırdı. Kadın, bebeğini giydirmişti ama kendisi giyinmeyi unutmuştu, pijamalarla duruyordu. Çömelmiş, yere sabit bir noktaya bakıyordu. Sanıyorum ağlamaktan şişmişti gözleri. Yataktan yeni çıktığını saçları ele veriyordu. Halsiz ve umutsuz görünüyordu. Kalabalığı dağıtıp çemberi genişlettim. Maktul yerde yatıyordu, üzerine battaniye atılmıştı. Açıp yüzüne baktım, kırklı yaşlarda bir erkekti. Yüzünün sol yanağında kan vardı; başka yerden bulaştığı hemen anlaşılıyordu.

Battaniyeyi tamamen kaldırdığımda karnından ve kaburgalarının üzerinden darbe aldığını, epeyce kan akmış olduğunu fark ettim. Yokladım, nefes almıyordu, ölmüştü. Soğumuştu, birkaç saat önce öldürülmüştü anlaşılan. Kontrol ettikçe kan gölünün üzerinde yattığını gördüm. Sağlık ekibindeki çocuklara işaret edip bakmalarını istediğimde, onların da baktığını işaretleriyle anladım.

Bu arada yanında bebeğiyle bekleyen kadına biraz daha yaklaştım. “Ben Komiser Ayhan, siz neyi oluyorsunuz?” diyerek battaniyeyi tekrar üzerine örttüğüm yerdeki maktulü gösterdim. Konuşmadı. Kolundan tutup ayağa kalkmasına yardım ettim. Yüzüme baktı, çok üzgün görünüyordu. Konuşmasını bekledim. Üzerinde tavşan resmi olan somon rengi pijamasının yakası açıktı, dolgun memelerinin çatalı görünüyordu. Çevreden gelen sesleri duymazlıktan geldim. Karısı olduğunu söylüyorlardı ama ben bunu özellikle kendisinden duymak istiyordum. Cılız bir sesle fısıldar gibi, “Eşim olur” dedi. Aynı anda, beş adım ötemdeki sağlık ekibinden Şenay, el kol ve dudak hareketleriyle ne yapacaklarını sorunca, beklemelerini işaret ettim. Kadının kolundan tutup kapının dibine kadar getirerek orada beklemesini, bundan sonra ne gerekiyorsa bizim yapacağımızı söyledim. Kadın sanki bir tür şoktaydı. Konuşamıyor muydu yoksa başka bir sorunu mu vardı, o an anlayamadım. Adını sorduğumda cevap vermedi. Çevrede toplananlardan çoğunun yüz ifadeleri üzgünlükle şaşkınlık arasındaydı. İçlerinden birkaçı, kadının adının Şirin olduğunu söyledi. Sanki Şirin’le değil de onlarla konuşuyordum.

Bütün uyarılarıma rağmen çemberi sadece genişletebildiğim, bir türlü dağıtamadığım çoğu kadından oluşan komşularına, toplananlara dönerek, “Nasıl olduğunu gören oldu mu?” diye sorunca, deminden beri kendilerine sormadığım halde her sorumu cevaplayan kalabalıktan ses çıkmadı. Tekrar sordum, yine ses yok. Şöyle bir süzdüm, çoğu ev kadını gibiydi. Birkaçı işe giderken oradan geçiyormuş, mırıltılardan öyle anlaşılıyordu. “Olayı görenler kalsın, diğerleri dağılabilirler; yoksa hepinizi şahit diye götürürüm” deyince yavaş yavaş dağıldılar. Kapılarının önüne geçip uzaktan seyrettiler. Birkaçı da balkonlarına kurulup yerde kanlar içinde yatan adamı sabahın serinliğinde seyre koyuldular.

Apaçık, berrak gökyüzünün altındaki sokağı şöyle bir inceledim, mahalle arasındaki bir sokağa göre oldukça geniş bir caddeydi. İki blok ötede yeni yapılmakta olan bir inşaat vardı. Caddenin sağında solunda birkaç araba park halindeydi. Az ilerimdeki iki bina arasında ıhlamur ağacı kafasını yola uzatmıştı. Maktulün etrafına bakındım herhangi bir ipucu bulmak için. Görünürde bir şey yoktu, epey bir bakındıktan sonra bizimkilere işaret edip kaldırttım battaniyenin altında bir daha mavi gökyüzünü, açan çiçekleri, ıhlamur ağacından mahalleye yayılan o mest edici kokuyu hissetmeyecek, duymayacak, görmeyecek olan canı çekilmiş, karnı deşilmiş halde yatanı. Maktulün karısı olduğunu söyledikleri bebekli kadına sakin olmasını, cesedi otopsi yapmak için götürmeleri gerektiğini anlatmaya çalıştım. Kapının önünde durmaktansa eve çıkmalarının daha iyi olacağını, soracağım birkaç soruyu da eğer isterse evde cevaplayabileceğini söyledim.

“Siz bana biraz müsaade eder misiniz, bebeği uyutmam lazım, saati geldi, yoksa size yardımcı olmam biraz zor” dedi kadın eve çıktığımızda. Sanki konu bebeği olduğunda bütün o dalgınlığı, suskunluğu birden kaybolmuştu. Çocuğa sardıklarını çıkarırken, “Olur” deyip bekledim. Kadın, çocuğuyla başka bir odaya geçerken, ben de bekleyişin ne kadar süreceğini bilmediğimden pasif bir şekilde etrafa göz gezdirdim. Yanları siyah deriden bej rengindeki koltuk takımının ortasında olması gereken beyaz deri kaplı sehpa, salonun köşesine itilmişti. Kucağındaki çocuğa oyun sahası açmışlardı anlaşılan. Sehpanın akşamdan çekilmiş olma ihtimali yüksekti. Perdeler düzgünce çekili duruyordu. Koltuklarla uyumlu renkteki yerdeki halının simetrik durmayışı, akşam ya da sabahtan –bulunduğumuz saat itibarı ile sabahtan olma ihtimali zayıftı– çocukla halının üzerinde oyun oynamış olmaları ihtimalini güçlendiriyordu. Oynarken de halı laminatların üzerinde kaydı ve düzeltmek kimsenin aklına gelmedi, geldiyse bile bunun bir önemi yoktu. Çocukla –belki de bebek demeliyim, her neyse– oyun oynandıysa neden ortalıkta oyuncak yoktu. Demek ki oyuncakların koyulduğu bir oda, bir yer vardı. Oyuncak olmayabilir miydi, oyuncaksız bir bebek… En fakirimiz bile çocuğumuza mutlaka oyuncak alıyorsak eğer… O halde oyuncaklar toplanmış olabilirdi. Anlamanın bir tek yolu vardı şimdilik, koltukların altına bakmak. Küçük mavi plastikten bir halka ki bunun diş kaşıyıcı olma ihtimali yüksekti, ellemedim, bir de küçücük bir araba tekeri gördüm, o pozisyonda daha fazla kalmadan doğrulup oturdum koltuğa. Sırtında testiyle su taşıyan bir kadın tablosu vardı karşımdaki duvarda. Kadının gölgesi arkasına düşüyordu. Salonda oldukça az eşya vardı. Belki de azaltılmıştı çocuktan dolayı. Koltukların hiçbir yerinde keskin ve sert köşe olmaması, eşyaların sayısının, çeşidinin çocuğa göre ayarlanmış olduğunu gösteriyordu. Salonun şık ve sade bir şekilde döşenmiş olması, bunun yoklukla, parayla ilgili olmadığını ispatlıyordu. Televizyon sehpasının yanındaki eşi ve bebeğiyle çekilmiş fotoğrafta oldukça mutlu görünüyorlardı. Bebek, elleriyle bir yere uzanırken çekilmiş bir fotoğraftı bu. Kadın sessizce içeri girerken mahrem alanlarına girmişim gibi bana bakınca, “Yeni galiba?” dedim fotoğrafı kastederek. Çocuğun şimdiki haline çok yakındı fotoğraftaki çocuk. Geçip karşımdaki bej rengi koltuğa oturarak, “Bu neyi değiştirir ki!” dedi yorgun, bitkin ve üzgün bir şekilde. Ne soracaksan sor da bir an önce git, der gibiydi.

“Rahmetli kocanız galiba?”

“Evet.”

“Başınız sağ olsun.”

“Sağ olun.”

“Kaç yıllık evliydiniz?”

“Beş.”

“Tek çocuğunuz mu var?”

“Evet.”

“Adı neydi?”

Bu sorumu ya beğenmemiş ya da çok gereksiz bulmuş olacak ki anlamsızca bana baktı.

“Arya Masal.”

“Affedersiniz, kocanızın adını soruyorum.”

“Rıza.”

“Dün akşam saat kaçta eve geldi?”

“Her zamanki saatinde. Ortalama yedi gibi evde olur.”

“Komşularınızla herhangi bir tartışmanız, kavganız oldu mu?”

“Hayır?”

“Evliliğiniz nasıldı?”

“Bir sorun yoktu. Her evlilik gibi işte, herkes ne kadar mutluysa, o kadar.”

“Çalışıyor muydu?”

“Evet, bir yapı denetim firmasında.”

“Sizce bunu kim yapmış olabilir; kocanızın tartıştığı, anlaşamadığı birileri var mıydı? Düşmanınız falan?”

“Ayhan Bey, yapanları tanımıyordum. İki kişiydiler.”

“Gördünüz mü?”

“Elbette. Sabah işe gitmek için evden çıktığında bebek henüz uyuyordu. Uğurlamak için balkona çıkmıştım. Elinde çöpler vardı, atıp arabasına binmek üzereyken karşıda park eden kırmızı bir arabada iki kişi kocama saldırıp bıçakladılar. Hiçbir şey anlamadım, kaşla göz arasında oldu her şey. Yirmi beş otuzlu yaşlarda, esmer, orta boylarda iki kişi. Biri tutarken diğeri ha bire bıçaklıyordu. Allah beni kahretsin ki arabayı fark etmedim. Buraya park eden arabalar belli, biraz dikkatli olsam…” Sessizce gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Alt dudağı titredi, daha anlatacakları olduğu belliydi, sesi titreyerek soluklandı bir süre. Elleriyle yüzünü avuçlayıp dizlerine kapandı. Sessizce hıçkırıyordu. Boğulacakmış gibi bir hali vardı.

Utangaç bir tavırla kendini toparlayıp, “Kusura bakmayın” dedi, “hiç konuşacak halim yok. Kolay değil, bu kadarı bana fazla. Bebeğimiz yeni oldu. Daha baba dediğini bile duymadan…” Yerinden kalkıp bir iki adım attı salonda. “Bizim kime ne kötülüğümüz oldu? Merdivenlerden çıkarken bile komşularımız rahatsız olmasın diye sessizce adım atan bir adamın kime ne kötülüğü olabilir? Allah beni kahretsin, o piç oğlu piçlerin kocama saldırdığı an engel olsaydım belki şimdi kuzum babasız kalmayacaktı. Kusura bakmayın, ağzımı bozmak zorunda kaldım. Eğer şimdi sizinle burada konuşma dermanı bulabiliyorsam, bilin ki sırf o iki oruspu çocuğu bulunsun diyedir. Şimdi eğer kusuruma bakmazsanız…” Dağınık konuşuyordu. Bazen kızgın bir halde ne dediğini bilmeden bağırıyor, bazen de içine kapanıp ağlamaklı konuşuyordu. Çıkmamı istediğinde, son bir hamleyle çalışıp çalışmadığını, mesleğini, bir de kocasının işyeri ismini alıp çıktım. Eğer yanılmıyorduysam buraya bir daha dönecektim.

Cinayet, Buca’nın arka mahallelerinden Kuruçeşme’de işlenmişti. Maktulün çalıştığı yer ise Gaziemir’deydi. Zaman kaybetmeden maktulün işyerine gittim. Cam giydirmeli dört katlı yeni bir binaydı. Her yerde olduğu gibi burada da inşaat vardı. Camlı binanın bitişiğindeki inşaatta sıva yapılıyor olmalıydı ki iskelenin etrafı fileyle çevrilmişti. Buna rağmen çevreye epey bir harç sıçramıştı. Yukarıdaki ustaların şakalaşmaları ve mala sesleri eşliğinde gelebilecek harç yağmurundan korunarak camlı binaya girdim. Girişte sekreter karşıladı beni. Kim olduğumu söylediğimde hemen patronlarını, müdürlerini aradı. Çalışma arkadaşlarının haberi olmamıştı henüz. Birkaç kişiyle konuştum, birçoğu da sabah işyerine gelmeden sahaya çıkıyorlarmış. Konuştuğum herkes iyi şeyler söyledi maktul hakkında. Yakın zamanda kimseyle herhangi bir münakaşasının olup olmadığını sorduğumdaysa, öyle bir adam değildi dediler. Herkesle arasının iyi olduğunu, sessiz, ilgili, nazik ve anlayışlı biri olduğunu söylediler. İşyerindeki arkadaşlarıyla bir sorunu yok gibiydi. Genelde ne gibi sorunlar yaşadıklarını sorduğumdaysa, ekseriyetle sahada, şantiyelerde usta, kalfa ve müteahhitlerle ufak tefek münakaşalarımız olur, dediklerinde yeni bir ipucu yakaladığımı sandım. İşyerinin sahiplerinden yanıma sahayı bilen birini vermelerini, Rıza’nın işlerini kontrol ettiği müteahhitleri birer birer görmek istediğimi söylediğimde önce biraz tedirgin oldular, sonra kabul ettiler. Müşterilerinin kaçmasını istemiyorlardı anlaşılan.

Kibir Hacısı

İlk görüştüğüm müteahhidin inşaatından haberi yoktu, kalfa ve ustaları yürütüyormuş işleri. Usta ve kalfalarıyla görüştüğümde iyi şeyler söylediler. “Şefimin üzerine yok” dedi kalfaları. Müteahhidin telefonunu kalfadan alıp aradığımda ilk önce şaşırdı. Rıza Bey’le bir iki kere karşılaşmış, inşaata fazla uğramıyormuş, başka işleri varmış, onlarla uğraşıyormuş. Ama ustalarından işin kontrol edildiğini öğreniyormuş, bu da yeterliymiş. İstersem bürosuna kadar gidip bir çayını içebilirmişim. Adı da Necdet’miş. Teşekkür ederek belki başka zamana uğrayabileceğimi söyleyip kapattım telefonu. Ustalara bir iki soru sorduktan sonra başka bir inşaata geçtik.

Aydın Bey’in tarifleri ve yol göstermeleriyle önüne park ettiğimiz inşaat büyükçe bir binaydı. Aşağı tarafından sekiz, diğer taraftan –ki burası binanın girişiydi– beş katlı görünüyordu. Sıvası bitmişti, bir yandan dış boya yapıyorlar, diğer yandan da doğramaları takıyorlardı. Buradaki ekip, diğer inşaatlara göre daha kalabalıktı. Ne yazık ki burada da müteahhidin kendisi yoktu. Dikkatimi çekince, yanımdaki Aydın Bey’e bu inşaatlarda neden şantiye şefi yok diye sordum. “Var” dedi. “Varsa neden görmüyoruz, neden gelip bizi karşılamıyor ya da ne bileyim siz kimsiniz demiyor?” deyince, Aydın Bey’in sorumu “Çoğu inşaatın şantiye şefi inşaatın yerini bile bilmez; sadece imzacıdır” diye yanıtlaması şaşkınlığımı en az iki kat arttırmış olacak ki, Aydın Bey ek açıklama ihtiyacı duydu: “Yani resmi evrakta şantiye şefidirler ama bir günden bir güne nerenin şantiye şefiyim, çalışan var mı, böyle bir inşaat var mı diye gidip de yerine bakmazlar. Parasını almaya bakarlar o kadar. Öyle bir şantiye falan da değil, aynı anda birkaç şantiyeye birden şeflik yaparlar” deyince aslında Aydın Bey’in istediğinde çok da güzel konuşabileceğine şahit oldum. Bir yandan iskelede çalışanlara bakıp diğer yandan da acaba kiminle konuşabiliriz diye etrafı tararken, kırklı yaşlarda, esmer kirli sakallı, hafif kamburu olan biri usulca bize doğru gelirken uzaktan seslendi:

“Buyrun, birine mi baktınız?”

“Evet, şantiye şefi ya da müteahhide baktık” dedim.

“Kimse yok şu anda, ben yardımcı olayım, hayırdır?” diyerek yanaştı.

“Hayırdır, hayır. Daire bakıyoruz. Telefon edemez misiniz, birinden biri gelsin.”

“Hoş geldiniz” diyerek elini uzattı bize. “Orhan Bey umrede, şantiye şefinin gelmesi ise biraz zor; şehir dışında. Daha doğrusu Ankara’da. Ama daire konusunda yardımcı olabilirim.”

“Siz kimsiniz?”

“Ben Orhan Bey’in kardeşiyim, Orhan Bey yokken buranın her şeyiyim.” deyip gülümseyince kocaman bir egoyla karşı karşıya olduğumu anlamam zor olmadı.

“Rıza Bey’in selamı var, gidin Orhan Bey yardımcı olur demişti.”

“Oo, Rıza Bey ha, ve aleykümselam, oluruz oluruz. Fark etmez, ha ben ha abim. Severiz Rıza Bey’i. Ne kadarlık bir daire bakıyorsunuz?”

Gittiğimiz her yerde, kime sorduysak Rıza Bey’i sevdiklerini söylüyorlardı. Hatta Rıza’nın ismini duyduklarında söyledikleri ilk kelime “seviyoruz” oluyordu. Bu da açıkçası benim işimi kolaylaştırmak yerine zora sokuyordu. Tabii söylenilen her “seviyoruz” kelimesinde samimiydilerse. Kimse kimseyi sevdiği için öldürmezdi. Kadın cinayetlerini saymazsak tabii. Bir inşaattan daha elim boş ayrılırken, Aydın Bey’le yapı denetim sistemi üzerine sohbet ederek başka bir inşaata doğru yola koyulduk. Aydın, kendisine soru sorulmadıkça, ben konuşmadıkça konuşmayan biriydi. Adeta ağzından kerpetenle söz alıyordum. Fakat ilginç olan şu ki, konu inşaat olduğunda bülbül gibi şakıyordu. Kendini işine vermiş, işinin dışında başka hiçbir şeyle uğraşmayan, ilgilenmeyen biriydi. Yapı denetim şirketlerinin, kontrol ettikleri işlerin parasını müteahhitlerden aldıklarını söyleyince bir kez daha şaşırmıştım. Bana para ver gelip işlerine bakayım diyen bir yapı denetim şirketi, art niyetli bir müteahhidin işini nereye kadar kontrol ederdi ki, nerede durur, nerede durdururdu. Aydın’ın anlattıklarından sonra sistemin nasıl işlediğini daha iyi anladım; açıkçası kanım dondu. Bir tek Rıza’nın nasıl öldürüldüğünü öğrenemiyordum; onun dışında kim işi nasıl alır nasıl kontrol eder, şantiye şefleri nasıl hayalet gibi dolaşırlar inşaatlar arasında, her bir şeyi Aydın’ın sayesinde öğreniyordum. Ama ne yazık ki bu bilgiler benim işime yaramıyordu.