14.Eylül.19

BluTV’de “Pavyon” diye yarı-belgesel bir yapım var. Devam edecek mi bilmiyorum ama şimdilik beş bölümü yayımlandı. Taksicilerin, mekan sahiplerinin, müzisyenlerin, “artistler”in, kuaförlerin ve müşterilerin konuştuğu Pavyon’da pembesi fazla kaçmış bir alem resmi sunuluyor. Öyle ki izleseniz pavyoncu (pavyon müdavimi) olasınız gelir.

Eğer Pavyon, künye bilgilerinde yazdığı gibi bir belgesel ise pavyoncu adamların evlerinde bıraktığı kişilerin (karıları, sevgilileri, çoluk çocukları), hesabı ödeyemediğinde kolu bacağı kırılana kadar dövülenlerin, pavyonlarda zorla çalıştırılan kadınların da söz alması gerekir(di). Bu haliyle epey eksikli bir pavyon anlatısı olmuş bu; fazla light, fazla pembe.

Hele beşinci bölümdeki Demirkubuz çakması gibi duran “aşk” hikayesine ne demeli! Belki anlatılan hikaye gerçek. Nedir, Bekir ve Uğur kadar gerçek değil.

Pavyon’un bana birkaç faydası da olmadığı değil. “Martı bokuyla deniz kirlenmez” güzel laftı mesela, akıl tasımın bir yerine kazıdım. İkincisi de, geçenlerde bir arkadaşımın gönderdiği klipte gördüğüm yeşil ve oynak abinin Deli Bayram olduğunu öğrenmiş oldum.

Yaratıcı yazarlık kurslarındaki derslerden biri de atmosfer yaratmaktır. Deli Bayram bu işin piri. Atmosfer ondan sorulur. Pavyon’un hiç olmazsa dördüncü bölümünü izleyip atmosferci Deli Bayram’a kulak verin derim.

15.Eylül.19

Balyozla Balık Avı alıştığımız Cemil Kavukçu öykülerinin yanısıra ustanın yeni biçem denemelerinde bulunduğu metinleri de içeriyor. Çok kısa öyküyü de denemiş Kavukçu, bu yeni kitabında. Çok kısa, kıpkısa, mikro öyküler.

Atbaba öyküsünde bir gözünü çocukken, babası yüzünden kaybetmiş bir karakter var. Buna benzer bir hikayeyi anlattığı başka bir öyküsü daha vardı Kavukçu’nun. İlk anda adını, hangi kitabında olduğunu anımsayamasam da kitaplıkta Kavukçu rafının karşısına geçtiğimde (böyle küçük oyunlar oynarım kendimle) sezgilerime güvenerek Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak’ı çektim, öykü karşımdaydı: Aslangöz.

Madem Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak’ı uyuduğu rafından çekip çıkardık, hakkını vermek lazım diye düşünerek tekrar daldım öykülere. Her okurun zevki, beğenisi, “en çok” tuttuğu öykü farklıdır elbette. Nedir, benim en sevdiğim Cemil Kavukçu kitabıdır diyebilirim Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak için. Hele Nolya. “Türkçe yazılmış en beğendiğin on öykü hangileri?” diye sorsalar Nolya’yı muhakkak sayarım. Can Yayınları bir ara Cep Kitapları basıyordu, o diziden tek kitap olarak da basılmıştı Nolya. Üstelik Cemil Küçükfilibe çizgileriyle.

Eyvah bana ki şimdi fark ettim: Meğer Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak’tan birkaç öyküyle birlikte, bu sefer Kağıt Kitaplar dizisinden, yine basılmış Nolya. (Nolya’yı, 2011 yılında, kısa bir filme uyarladı Cem Öztüfekçi. Çok başarılı bir uyarlama, muhakkak izleyin derim.)

Cemil Kavukçu, günümüzün en büyük ve en önemli öykücülerinden biri. Kendisine sormadım ama yeni kitabı Balyozla Balık Avı’nın ithaf edildiği Matthieu Deniz, galiba, torunu.

Öyleyse yeni kitaplarını okuyacağımız daha nice seneler diliyorum ustaya. Torunuyla, sevdikleriyle, kitapları ve okurlarıyla…

17.Eylül.19

Onları hemen tanırsınız; oturuşlarından, bakışlarından, konuşmamak için kendilerini zor zapt edişlerinden… Evet, “soru-cevap meftunları”ndan bahsediyorum. Muhakkak siz de rastlamışsınızdır. Söyleşilerde, panellerde, edebiyat etkinliklerinde görülen bu türün mensupları ekseriyetle ön sıralarda otururlar. Genellikle orta yaş ve üstü olurlar ama daha gençlerine rastlandığı da vakidir. Söyleşinin sonunu zor getirirler. Akılları fikirleri söyleşinin sonundaki soru-cevap kısmındadır. O kutlu an geldiğinde yüzlerindeki sevinç görülmeye değerdir. İşte artık onların devri başlamıştır, nihayet! Koltuklarına iyice yerleşip dakikalarca konuşurlar. Sanki diğer dinleyiciler, konuşmacıları değil de onları dinlemeye gelmiştir. Buna tüm kalpleriyle inanırlar. Nazik moderatör kibarca uyardığında (Sorunuzu alabilir miyiz? ya da Efendim, başka soru soracaklar da var, toparlayabilir misiniz?) hemen bir soru yumurtlarlar ama sorudan sonra da konuşmaya devam ederler. O sırada salondan çıkışlar başlar, içeriyi koyu karanlık bir koku kaplar, kaşlar düşer, yüzler asılır… Beklenen olmuştur, soru-cevap meftunları sahneyi devralmıştır. Yapılacak hiçbir şey (ama gerçekten hiçbir şey) yoktur.

18.Eylül.19

Aşağıda gördüğünüz “Love” heykeli Robert Indiana’nın (1928-2018) eseri olup kısa bir ara müstesna 1976’dan beri işte orada, ABD’nin Philadelphia kentindeki Aşk Parkı olarak da bilinen John F. Kennedy Meydanında öylece durmaktadır. Olur da yolunuz düşerse kaybolmayın, Belediye Sarayı’nın kuzey batısında kalır bu park. Belediye Sarayı da nerde ola ki derseniz, korkmayın, o heybetli yapıyı muhakkak seçersiniz.

Burada kastedilen love, yani aşk ya da sevgi, ABD’nin Pensilvanya Eyaleti’nin en büyük şehri olan Philadelphia’nın adından (aslında taa bizim Anadolu’dan) gelmektedir ey okur.

Philadelphia adı, Eski Yunanca’dan gelir. Phileo (yani sevmek) ve adelphos (yani erkek kardeş) sözcüklerinin mutlu birlikteliğinden çıkmıştır ortaya; kardeş sevgisi, daha doğrusu “bilader sevgisi” anlamına gelir. Ve güzide kentlerimizden olan (çünkü İlhan Berk’in memleketidir) Manisa’nın Alaşehir kasabasının, tesadüfe bakın siz, eski adı da Philadelphia’dır. Ve tıpkı Bergama gibi, Filadelfiya da Anadolu’daki o çilekeş ilk Hristiyanların kurdukları yedi kilisenin bulunduğu kentlerdendir. Bana inanmıyorsanız Allah sizi inandırsın, Yeni Ahit’in “Esinleme (Vahiy)” kitabının 3. Bap’ına bakın.

Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur sevgili okur, olaylar ve olayların kesişmesi vardır. Bunlara tesadüf diyen bizizdir. Şimdi biraz daha eskiye gideceğiz, İsa’nın doğumundan bir çeyrek milenyum kadar evveline…

“Filadelfus” lakaplı Bergama kralı II. Attalos, tıpkı Antalya’ya adını verdiği gibi, bugün Alaşehir dediğimiz kasabaya da lakabını hediye etmiştir. Eh, biz vakanüvis değiliz, denemeciyiz, kanıt arayanlar biraz göz yorsunlar. Ve fakat rivayet odur ki Amerika’nın Philadelphia kentini kuranlar işte buralarda doğup büyümüş ve göç etmek zorunda kalmış Anadolulu Musevilerdir.

Ey okur, belki bilmeden, hatta burun kıvırarak (değil mi ki Refik Halid bile öyle yapmıştır) içinden geçip gittiğin Bergama, bir devrin kültür başkentidir. Helenistik dünyanın kalbinin attığı yerdir! Biz sana şimdi burada Bergama Krallığı’nın tiyatrodaki, heykelcilikteki, kütüphanecilikteki ve dahi eczacılıktaki büyük başarılarından filan bahsedip kafanı ağrıtacak değiliz ama sen de bizi anla, bu alçakgönüllü dünlükçünün ağzından neden Bergama’yı düşürmediğini bir düşün! Hak ver!

Bugün kullandığımız kitap nesnesinin kökeninin de taa (ya da tee) Bergama’ya dayandığından, Parşömen’in Bergama Kağıdı anlamına geldiğinden, Almanların kaçırıp halen geri vermediği dünya harikası Zeus Sunağı’ndan açmıyoruz bile. Hepsini anlatmaya niyetlensek bir değil, on dünlük yetmez!

Attalos Hanedanına ve Bergama’ya dair daha nice hikaye var, hepsinden açamayız ama yine de bizim bilader sever II. Attalos’tan sonra Pergamon Krallığı’nın başına geçen, yeğeni III. Attalos’tan hiç mi açmayalım yani!

Sevgiseverlikleriyle nam salan bu hanedanın son kralı (gerçi Spartaküs’ten önce bir halk ayaklanmasına öncülük eden Aristonikos da var ama, o dursun şimdilik yerinde) III. Attalos da bitkileri, içkiyi ve de anası Stratonike’yi çok severdi. Öyle ki o da anne sever manasına denk düşen Philametor lakabıyla nam yapmıştı. O kadar severdi ki, Akropol’de güneşin alnında, validesinin bronzdan bir heykelini yapayım derken güneş çarpmasından hastalanmış ve de ölüm şerbetini anasının adını sayıklayarak içmiştir.

Onur Çalı