E.M.Forster, Hindistan’a Bir Geçit’i 11 yılda yazdı. Bu kadar uzun sürmesine neden olan şey neydi? Forster’ın yarım bıraktığı “Arctic Summer” adlı romanından esinlenerek Forster hakkında biyografik bir roman yazan Damon Galgut, yazarın en ünlü romanı Hindistan’a Bir Geçit’in yazılma sürecini etkileyen karşılıksız aşkı inceliyor.

Çoğu yazar belli tıkanma dönemleri yaşar; bu yazarlık mesleğinde neredeyse bir iş kazası gibidir. Ama son ve en büyük romanı “Hindistan’a Bir Geçit”in yazım sürecinde E.M.Forster dokuz yıl takıldı kaldı. Bu olağan bir durum değil. Kitabın tamamlanması toplamda on bir yılını aldı. Bunun iki yılı –kelimelerin kâğıda geçirilmesi gibi– fiziksel çalışma, ama geri kalanı baştan sona yazarın tereddütlerinden kaynaklanıyordu.

Onu bu kadar kötü tökezleten neydi? Bunu belki hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Forster hayatının iki alanını, bedensel mahremiyetini ve yazma sürecini son derece kapalı tuttu. Günlükleri ve mektupları ise duygularında serbest bir insan izlenimini veren kendi iç dünyasına bakan denemelerle doludur. Buna karşılık, cinsel yaşamına ilişkin sırlarını çok az kimseyle paylaşmış, günlük notlarında bu konuları çok dolambaçlı yollardan kaydetmişti. Yazma sürecindense hemen hiç söz etmemiştir.

Hindistan’a Bir Geçit’e başladığı zamanlarda, Forster yaratıcı hayatının tuhaf bir noktasındaydı. O zamana kadar yayımlanmış tüm diğer romanlarını 1905 ile 1910 yılları arasında büyük bir heyecanla ve hızla yazmıştı. Kısa öyküleri de yayımlanmıştı bu arada ama roman yazma arzusu giderek tükeniyordu. 1911 yılında “Arctic Summer” (ÇN: Kutup Yazı) adını verdiği bir romana başladı ama o da Hindistan’a ilk seyahatini yapmaya karar verdiğinde yarım kaldı ve bir daha da tamamlanmadı.

Hindistan’a gitme nedeni, 1906 yılında İngiltere’de dost olduğu ve derin bir aşkla bağlandığı genç bir Hintli’yi, Syed Ross Mesut’u görmekti. Ama bu bağlılık tek yanlıydı: Forster duygularını iki kez açıklamıştı, ne var ki Mesut heteroseksüeldi ve ona karşılık vermedi. Bununla birlikte bu iki adam yakın dost kaldılar. Mesut hukuk tahsilini tamamladıktan sonra Hindistan’a döndü, Forster da birkaç ay sonra arkasından gitti.

Zaten o zamana gelinceye kadar bu ülke çoktan zihnini meşgul etmeye başlamıştı. Mesut Forster’a ülkesinden söz edip kafasına bir Hindistan romanı yazma fikrini sokmuştu. Büyük olasılıkla, Forster yola çıkmadan önce kendi yayıncısına da bu fikirden bahsetmiştir. Başlangıçta, bir Hindistan romanı düşüncesi Mesut’tan ayrı düşünülemezdi. Yıllar sonra ise “Ama Mesut’a kalsa” diyordu Forster, “onun ülkesine hiç gitmeyebilirdim ya da ülkesiyle ilgili yazmayabilirdim… Oysa ben oraya ne yönetmek ne para kazanmak ne de o toplumu kalkındırmak için gittim. Oraya bir dostu görmeye gittim.”

Forster, 1912 Ekim’inden 1913 Nisan’ına kadar altı ay Hindistan’da kaldı. Bu zaman içinde pek çok yer gezip çok sayıda insanla görüştü. Mektuplarından ve günlüklerinden bu deneyimin onu nasıl altüst ettiği kolaylıkla görülebilir. Gördükleri ve duyduklarının pek çoğunun doğrudan romanına girmiş olması şaşırtıcı değildir. Örneğin Simla’da “yüksek” bir Müslüman düğününe gider, verandanın bir ucunda erkekler namaz kılarken öteki uçtaki gramofonda saçma bir İngilizce şarkı çalmaktadır. Lahor’da bir Godbole ile tanıştırılır; birlikte parklarda yürüyüş yaparlarken adam ona racalardan söz eder, şarkılar söyler. Haydarabad’ta Mesut’un bir arkadaşı kontrolünü kaybederek İngilizlere öfke kusar: “Belki 50 yıl, belki 500 yıl geçer, ama sonunda sizi buradan kovacağız.” Hindistan’a Bir Geçit’i okumuş olanlar bu ve buna benzer anları hatırlayacaklardır. (ÇN: Godbole, Hindistan’ın Maharaştra bölgesindeki bir grup brahmandır, aynı bölgede konuşulan Marathi dilinde “tatlı dilli” anlamına da gelmektedir.)

Forster kitabını Hindistan’dan döndükten hemen sonra, 1913 Temmuz’unda yazmaya başladı. Ama bundan iki ay sonra, Eylül ayında, “yayımlanamaz” homoseksüel romanı Maurice’i yazmak için Hindistan romanını yazmayı bıraktı. Onu hedefinden saptıran olay, Millthorpe’da yaşayan Edward Carpenter’ı ziyaretiydi. Carpenter, Forster’dan yirmi yaş büyüktü. Sosyalistti ve açık fikirliydi; feminizmden “eşcinsel aşkın” (kendi deyimiyle gey olmanın) didik didik edilmesine kadar çeşitli konularda yüksek sesle tavır alan bir insandı. Sheffield’in varoşlarında yaşayan, işçi sınıfından ve kendinden çok daha genç sevgilisi George Merrill ile gizlisi saklısı olmadan yaşıyordu.

Aslında Maurice’in yazılmasını, öğle yemeğinden sonra mutfakta Forster’ın poposunu elleyen Merrill tetiklemiştir. Forster sonradan “Sanırım başkalarınınkini de ellemiştir” demiş olsa da, bu olayda sonuç şaşırtıcı olmuştur. Bir anda, şimşek çakar gibi, yeni romanının taslağı ve karakterleri gözünde canlanıvermişti. Maurice’i derhal yazmaya başladı ve sonraki yılın ortalarında roman tamamlanmıştı. (ÇN: Bu roman ancak Forster’ın ölümünden sonra, 1971’de yayımlanacaktır.)

Artık Hindistan romanına dönebilirdi, ama dönmedi. Araya Birinci Dünya Savaşı girdi. Forster Kızıl Haç ile üç yıl kalacağı İskenderiye’ye gitti. Yazdıklarını yanına almıştı, düzeltmeler yapıyordu ama açıkçası rotasını kaybetmişti. Romanını ancak, 1922’de Dewas Mihracesi’nin özel sekreteri olarak bir yıl kaldığı Hindistan’a ikinci gidişinde tamamlayabildi.

Bu dokuz yıllık arada aslında Forster başka şeyler yazıyordu; o nedenle bu Hindistan romanının belirli bir bölümünün onda sorun yarattığını düşünmek yanlış olmayacaktır. Hindistan’a Bir Geçit’in orijinal elyazmalarını toparlayan ve yayına hazırlayan Oliver Stallybrass, Forster’ın saplandığı sorunun “Marabar Mağaraları’nda Adela Quested’in başına ne geldiği ya da gelmediği” konusu olduğuna inanıyor. Stallybrass, mağarada yaşanan sahneye ilişkin en eski kopyaların temiz kopyalar olduklarını; bu sahnenin birkaç kere yazıldığı ve orijinallerinin yok edildiği izlenimini verdiklerini belirtiyor.

Bu bölüm kuşkusuz romanın merkezini oluşturuyor ve tüm kitap (kısmen Mesut’tan esinlenmiş olan) Dr. Aziz’in suçlu mu yoksa masum mu olduğu ekseninde dönüyor. Ne var ki Forster yazmaya başladığında, kafasında bu hayati meseleye ilişkin net bir düşünce yoktur. 1952’de Paris Review’da yayımlanan bir röportajında şöyle diyor: “Hindistan’a Bir Geçit’e başladığımda, Marabar Mağaralarında önemli bir şeyin gerçekleşeceğini ve bunun romanın merkezinde olacağını biliyordum ama bunun ne olacağını bilmiyordum.”

Romanın ilk taslaklarında Bayan Quested, kim tarafından yapıldığı açıkça belli olmasa da, mağarada fiziksel bir saldırıya uğrar. Bayan Quested, nişanlısı Ronny ile birbirlerine aşık olmadıkları konusuna dalmış düşünürken birden birisinin onu mağaranın karanlığında takip ettiğini fark eder –daha sonra da bunun Dr. Aziz olduğunu farz eder– ve aralarında şiddetli bir itiş kakış olur. Sonunda kadın, saldırganı püskürtür.

Bu anlatımın aksayan yanları var, ikna edici değil. Forster mahcup ve çekingen tabiatıyla şiddetin anlatımında hiç başarılı değildi zaten ama bu olayda, yazar olaya ancak kısmen dâhil olduğu için çatışmanın inandırıcı olmadığı hissediliyor. Yazarın buradan bir çıkış arayışında olduğu ancak yanlış yönde ilerlediği kanısında olduğu anlaşılabiliyor.

Sonunda Forster’ın karar kıldığı çözüm parlaktır çünkü muğlaktır. Mağarada olan biteni bize göstermez. Biz Miss Quested’in tepelerden aşağı koştuğunu, dikenlere takıldığını görürüz ama yalnızca onun heyecanla anlattığı, yarı rüya gibi hatırlayabildiği bir saldırıya uğradığına ilişkin anlattıklarını biliriz. Saldırganın Dr. Aziz olmadığı da açıktır. Bundan belki rehber sorumludur ya da saldırgan belki mağaraların kendi şeytani zebanilerinden biridir. Ya da belki –bu en muhtemel olanıdır– bir psikoloğun bastırılmış fantezi diyeceği türden hayali bir saldırıdır: Yani Bayan Quested Aziz’e aşıktır ama bunu ifade edememektedir veya duygularını yaşayamamaktadır ve bu nedenle, duygularını kendine karşı bir şiddet şeklinde ters yüz etmektedir.

hindistanda-bir-geçit

Bu anın dehası, tüm olasılıkları kapsayan bir belirsizliğe sahip olmasındadır. Saldırı, ya da hiç gerçekleşmemiş olan saldırı, hikayenin kalbindedir ve her şey bunun çevresinde dönmektedir. Dr. Aziz’in suçlu olup olmadığı sorusu, İngiliz adaletini ve yönetimini yargılamaktadır. Bu anlamda, politiktir. Ancak, olaya dahil olan karakterlerde, bastırılmış istekler ve korkularla dolu bir psikoloji hakimdir ve bu anlamda özeldir. Karşılaşma oldukça gerilimlidir ve bu gerilim gücü, tamamen, olayın olup olmadığını bilmememizden kaynaklanmaktadır.

Forster’ın romana dahil ettiği diğer öğelerin aksine, olayın geçtiği mekanın gerçeklikle bağlantısı olmasına rağmen olayın kendisinin gerçekte bir karşılığı yoktur. Romanda Marabar Mağaralarına dönüşen Barabar Mağaraları, Mesut’un o zamanlar yaşadığı Bankipore’a yakındır. Forster, Hindistan seyahatlerinin tam ortasında olduğu bir sırada, iki hafta orada bulunmuş ve ayrılacağı gün mağaraları ziyaret etmiştir.

Forster gibi çekingen ve bastırılmış bir adam söz konusuysa, işin püf noktası genellikle söylenmeyen şeylerde aranmalıdır. Dolayısıyla, Forster’ın bir gece önceden Mesut’la vedalaştığını dikkate almalıyız. Hindistan’da geçireceği zamanın henüz yarısında olmasına rağmen bu ziyareti sırasında ve hatta bundan sonraki uzun yıllar boyunca birbirlerini görmeyeceklerdir. Dostuyla vakit geçirmek için dünyanın öbür ucuna seyahat etmişti ama Hindistan’da bulunduğu altı ay içerisinde ancak üç haftayı birlikte geçirmişlerdi ve Forster’ın seyahatinin bitmesine üç ay daha vardı.

Bu ayrılığın etkisine günlüklerinde ve mektuplarında neredeyse hiç rastlanmıyor ama yine de onu epey etkilemiş olmalı. Nasıl hissetmiş olabileceğine dair belli belirsiz ama önemli ipuçları var. 27 Ocak tarihli günlüğünde, Mesut’un yanından ayrılmadan önceki gece, “uzun ve üzücü bir gün” geçirdiğini itiraf eder. Sonra da şu şifreli anlatımla karşılaşırız: “Of, of, of – gözyaşlarımla büyüyorum. Cibinlik, umutsuz bir ışık, odalar arasındaki uzaklık. Sonra dönüş ve biraz avuntu.”

O gece iki adamın arasında bir şey olmuş ama ne? Forster, bunun hakkında muhtemelen kimseyle konuşmadı. Günlüğünde yazdıkları sinir bozucu biçimde kapalı ama bu olayın, olay her ne ise, Mesut’u ve bir tür reddedilmeyi içerdiği kesin. Dostuna dokunmaya ya da onu öpmeye çalışıp çalışmadığını bilmiyoruz ama bir nevi teklifte bulunduğu ve şiddetli bir biçimde reddedildiği açık. Sözcüklerin seyrek ve telgrafımsı yapıları, nasıl derinden hissedildiklerini gösteriyor.

Ertesi sabah bu ruh haliyle mağaraları ziyarete gitmiş olmalı. Aslında mağara ziyareti, belki de bir tür teselli olarak Mesut tarafından organize edilmişti ama sabah İngiliz arkadaşını uğurlamaya kalkmadı. Forster, günlüğünde kısa ve öz olarak bahsetmiş: “6.30’da ayrıldım. Bir bakış ve sonra kaba grilik.” Ruh halinin kayıp hissiyle dolu olduğu ve birkaç saat sonra bu hissi mağaralara kendisiyle birlikte götürdüğü anlaşılabiliyor.

Forster’ın o gün hissetmiş olabileceklerinin (aşk acısı, üzüntü, hayal kırıklığı ve muhtemelen öfke) mağara ziyaretine yansıdığını ve tasavvur edilen bir saldırı sahnesine dönüştüğünü hayal etmek çok mu gerçekdışı olur? Romanda açıkça hiç belirtilmese de Bayan Quested’in Aziz’den etkilendiği aşikâr. Eğer saldırı bir fanteziyse, çünkü kadının arzularının gerçekleşmesinin yolu yoktu, aynı şey Forster için de söylenebilir.

Bu da, muhtemelen, kitapta neden takılıp kaldığını açıklar; duygusal bağlamda bakıldığında da Mesut’la ilişkisinde takılıp kalmıştı. İlişkilerinin tekrar yoluna girmesi yıllar alacaktır; aşağı yukarı Forster’ın ikinci Hindistan ziyaretini yaptığı zamanlara denk gelmektedir. Mesut o zamana kadar evlenmiş ve baba olmuştu ve Forster, arkadaşının hiçbir zaman ona ait olamayacağı fikriyle barışmıştı artık. O zamana kadar Forster da nihayet bekaretini kaybetmiş; savaş sırasında Mısır’da bir adamla ilk fiziksel ilişkisini yaşamıştı.

Birçok şey çözümlenmişti sonunda ve Hindistan’dan dönüşünde Forster romanının başına tekrar oturdu. 21 Ocak 1924’te bitirdi. İthaf şu şekildeydi: “Syed Ross Mesut’a ve 17 yıllık arkadaşlığımıza”. Başka bir roman yazmadı.

Damon Galgut

The Guardian, 8 Ağustos 2014

Çevirenler: Murat Gümrükçüoğlu – Onur Çalı