AÇIKLAMA

Bu kitapta okuyacaklarınızın tümü uydurmadır. Düzmecedir. Palavradır. Adlar da, tarihler de, olaylar da gerçek değildir. Düş ürünüdür. Sondaki Kaynakça bile.

Tarihle ilgili öylesine “inanılmaz” yapıtlarla karşılaştım ki, yabancı bir takma adla benzer şeyler yazmak geldi içimden. “Parodi” demiyorum – zaten parodi gibiydi onlar. İkisini yazıp öyle yayımladıktan sonra bu uğraşın beni keyiflendirdiğini gördüm. Kendi adımla sürdürmeyi istedim.

Sonunda Tarihte Yaşanmamış Olaylar çıktı ortaya. Kitapçı raflarındaki kimi yapıtlara bakarsanız, bunların daha gerçek olduğunu düşünebilirsiniz.

Tarihte yaşanmadı ama, hiç değilse kendi içimde yaşandı bu olaylar.

GÖLÜN TIKACI

Bir delikanlı olduğunda, Oogna Mbuti’nin gerçek adını kimse hatırlamıyordu. Annesi, babası, dokuz kardeşi bile. Kendi dillerinde Gölün Sarı Balığı demekti bu. Asıl adı, Gtena, unutulup gitmişti.

Şimdi Burundi’nin başkenti olan Bujumbura’nın güneyinde, Tanganika (o zamanki adıyla Tbumjadara) Gölü kıyısındaki bir köyde doğmuştu Oogna Mbuti. Köylüler Hutu’ların atalarındandı. Başlıca besin kaynakları göl balıklarıydı. İlkel silahlarla kara avcılığı da yapıyorlardı.

On sekizinci yüzyılın ilk çeyreğiydi. Yirmi kadar kulübe vardı Oogna Mbuti’nin köyünde. Ama her kulübede en az on kişi yaşardı. Köy, çevrenin en kalabalık yerleşim merkezleri arasında ikinciydi.

Oogna Mbuti’yi başkalarından ayıran çok önemli bir özelliği vardı: Yüzebiliyordu. Değil köyde, gözün görebildiği, ayakların uzanabildiği hiçbir yerde yüzme bilen bir başkası yoktu. Herkes sudan korkar, balık avlamak için ilkel sallarla göle açılırken bildiği bütün tanrılara adak adar, tuttuğu ilk balığı, canını koruması için çırpıntılara bırakırdı.

Yüzmeyi nasıl öğrendiğini, daha doğrusu bu insanüstü gücü nasıl elde ettiğini Oogna Mbuti’nin kendisi bile bilmiyordu. Çocukken göl kıyısında balık avladığı sırada suya düşmüş, ama başkaları gibi boğulmamış, kollarını, bacaklarını oynatarak hayatta kalmayı nasılsa başarabilmişti. Pek hoşlanmıştı bundan. Ertesi gün, yine yapayalnız, suya girmiş, balıklar gibi yüzebildiğini büyük bir şaşkınlıkla görmüştü.

On dört yaşına gelinceye kadar bunu kimseye söylemedi, gizini kimseyle paylaşmadı.

* * *

Yörenin en kalabalık köyü “bir gün ışığı ötede”ydi. Orada yaşayan Djumbata (Aslan Yelesi), bütün bölgenin hükümdarıydı. Gücünü, bir gece öldürdüğü aslanın kanıyla yıkanırken onu aydınlatan dolunaydan almıştı. Sözü yasaydı. Acımasızdı. Ne zaman gökte bir yıldız kaysa, hemen birinin boynunu vurdurturdu. “Gökyüzü bize kurban vermemizi bildiriyor,” derdi.

Çevre köyleri haraca bağlamıştı. Bir ay ölüp de yeni bir ay doğduğunda, bu mutlu olayı kutlamak için düzenlenen şenlik sırasında, çevreden ona yemişler, yeni vurulmuş hayvanlar, postlar getirilirdi. Bunu aksatan köyleri Djumbata’nın küçük savaşçı ordusu ateşe verirdi.

Ayrıca, her üç ay doğumunda bir, özel bir armağan alırdı Djumbata. Köyler birer genç kız verirdi ona.

Djumbata eşlerinin sayısını kendisi de bilmiyordu. Dört yüzü aşkın karısı, çoğu bebekken ölmüş bine yakın çocuğu olduğu sanılıyordu.

* * *

Oogna Mbuti’nin insanüstü yeteneği on dört yaşına geldiğinde anlaşıldı. Köyün ihtiyarlarından biri, göl kıyısındaki bodur ağaçlardan birinin gölgesinde uzanmış yatarken suda alışılmadık şıpırtılar duydu. Ayağa kalkıp göle bakınca, şaşkınlıktan olduğu yerde kalakaldı. O güne kadar görmediği irilikte bir balık yüzüyordu suda. Korkuyla kıyıya indi. Yüzenin balık değil, bir insan olduğunu anlayınca, titreyen bacaklarıyla yere çömeldi. Oracığa yığıldı.

Oogna Mbuti gölden çıktı, ihtiyarı kendine getirmeye çalıştı. Çalı dikenleriyle dilini çizdi. Sonra sırtına aldı onu, köye götürdü.

İhtiyar ertesi sabaha kadar uyudu. Uyanınca kulübesinin önüne çıktı. Köy halkını çağırdı. Şunları söyledi sonra:

“Sizi büyük bir felaketten kurtardım. Bilgeliğim olmasaydı, kısa sürede açlıktan, susuzluktan kırılacak, kendimize dağların ötesinde yeni bir yurt arayacaktık.

Dün göl kıyısında otururken Gtena’yı gördüm. Bir oogna mbuti gibi suya bırakmıştı kendini. Dalıyor, çıkıyor, çırpınıyordu. Bir ara yeniden dibe daldı. O sırada göl suyunun azaldığını, indiğini fark ettim. Su beş parmak kadar inince Gtena yüze çıktı. Elinde koca bir tıkaç vardı. Hemen anladım. Gölün dibindeki tıkacı çıkarmıştı. Sular dipten akıp gidecek, gölün suyu tükenecekti. ‘Hemen o tıkacı yerine tak!’ diye bağırdım. Gtena suya daldı yine. Tıkacı yerine taktı. Göl kurumaktan kurtuldu.”

Böyle bir şey olmamıştı elbet. İhtiyar, bir insanı suda balık gibi yüzerken gördüğünde duyduğu korkuyla ne sanrılar, ne karabasanlar yaşamıştı kim bilir.

Köye bir sessizlik çöktü.

Bir başka ihtiyar konuştu sonra:

“Böyle bir şey olamaz. Sen gündüz düşü görmüşsün. İnsan balık mıdır ki, yüzsün! Balıklar nasıl insan gibi yürüyemezse, insanlar da balık gibi yüzemez!”

Gtena, “Ben balık gibi yüzerim,” dedi.

Kendisine inanmayan köylülere baktı bir süre.

Sonra, “Gelin,” dedi. Göle doğru yürümeye başladı.

Bütün köy halkı onu izledi. Göl kıyısına vardılar. Gtena suya girdi. Herkesin korku dolu bakışları içinde çırpıntılara bıraktı kendini.

“Yüzüyor! Balık gibi yüzüyor! Oogna Mbuti! İnsan değil o! Bizden biri değil!”

Gtena açıldı, açıldı sonra dibe daldı.

Kadınlardan biri çığlığı bastı: “Tıkaç! Tıkacı çıkaracak!”

Herkes bir ağızdan, “Tıkacı çıkarma!” diye bağırdı.

Biraz sonra Gtena göründü suyun yüzünde.

“Tıkacı çıkarma! Tıkacı çıkarma! Oogna Mbuti! Tıkacı çıkarma! Ne istersen yaparız!”

Gtena yüzerek karaya çıktı. Hemen çevresini sardılar onun. Birkaç kadın ayaklarına kapandı.

“Oogna Mbuti! Tıkacı çıkarma! Hepimiz açlıktan, susuzluktan ölürüz! Yiyecek balığı, içecek suyu nereden buluruz!”

Gtena, yeni adıyla Oogna Mbuti, güneşin sunduğu bu eşsiz olanağı değerlendirdi.

“Korkmayın,” dedi. “Tıkaç yerinde duruyor. Ben çıkarmadığım sürece de gölün suyu akıp gitmez.”

Oogna Mbuti’yi omuzlara alarak köye götürdüler. Orada yeni giysiler giydirdiler ona. Önüne balıklar, yemişler koydular. Köyün en güzel kızını yıkadılar, boyadılar, süslediler, bu insanüstü varlığa eş olarak sundular.

* * *

Haber kısa sürede öteki köylere yayıldı. Her yerden armağanlar yağmaya başladı Oogna Mbuti’ye. O yarı tanrıydı artık. Hoş tutulması gereken bir güç. Öfkeye kapılır, gölün tıkacını çıkarırsa bütün yöre yok olurdu.

Oogna Mbuti’nin hünerini Djumbata da duydu. Silahşörlerini topladı hemen. Köyün bilgesini de çağırdı. Kendi çıkarı için delikanlıyı hemen ortadan kaldırması gerekiyordu.

Adamlarına buyruğu verdi:

“Öldürün!”

Köyün bilgesi karşı çıktı hemen.

“Ne yapıyorsun?” dedi. “Oogna Mbuti artık tıkaçla bütünleşmiş. Onu öldürürseniz tıkaç yerinden fırlar. Göl bir gecede kurur.”

“Bir şey olmaz,” dedi Djumbata.

Bilge, “Çocuklarımız da açlıktan, susuzluktan kırılır,” dedi.

Silahşörlerin çocuklarını pek düşündükleri yoktu aslında. Kendi başlarına geleceklerden korkuyorlardı. Bir Djumbata’ya, bir bilgeye baktılar.

“Öldürün!” dedi Djumbata.

Bilge, Djumbata’yı gösterdi silahşörlere: “Öldürün!”

* * *

Djumbata’nın ölüm haberini sanki kayan yıldızlar taşıdı köylere. Yörede ne kadar insan varsa Oogna Mbuti’nin köyüne aktı. O güne kadar görülmemiş bir kalabalık birikti göl kıyısında.

Oogna Mbuti, herkesin gözü önünde bir daha girdi göle. Karanlık çökünceye kadar da sudan çıkmadı. Yüzdü, yüzdü. O arada kıyıda ateşler yakıldı, bilinen bilinmeyen bütün tanrılara yakarıldı, şarkılar söylendi. Hem Djumbata’nın ölümü hem Oogna Mbuti’nin yeni hükümdarlığı kutlandı.

Ertesi gün çevre köylerin bilgeleriyle bir toplantı yaptı Oogna Mbuti.

“Her yeni ayın doğuşunun ertesi günü buraya geleceksiniz,” dedi. “Her köyden bir bilge gelecek. Her bilge de yanında bir delikanlı getirecek. Kararları birlikte alacağız.”

Elbette demokrasi kavramı da, sözcüğü de bilinmiyordu o sıralarda. Bu alışılmadık yönetim biçimi büyük bir şaşkınlığa yol açtı.

Oogna Mbuti’yi elinde tıkaçla gören ihtiyar, “Nasıl olacak bu?” diye sordu. “Bizi sen yönetmeyecek misin?”

“Ben başkanınız olacağım,” dedi Oogna Mbuti. “Birlikte aldığımız kararların uygulanmasını sağlayacağım.” Yine de bir açık kapı bıraktı: “Ama göl kıyısında yaşayanların çıkarlarına aykırı bir karar alınmayacak.”

Kimse bunun ölçüsünü sormaya cesaret edemedi.

Bir süre sonra ilk toplantı yapıldı. Her köyden yaşlı bir bilgeyle bir delikanlı katıldı toplantıya. Yörenin bütün yaşam biçimini değiştirecek kararlar alındı.

Her köy kendi kendini yönetecekti. Bilgeler köylerinin başkanı, yanlarında getirdikleri delikanlılar da yardımcıları olacaktı. Küçük suçları onlar cezalandıracaktı. Adam öldürmelerde verilecek cezaları büyük ortak kurul saptayacaktı.

Başka yörelerle ilişkileri yine büyük ortak kurul düzenleyecekti.

Her köyde artık balığa çıkamayacak kadar yaşlı erkeklerle, tutulan balıkları pişiremeyecek kadar yaşlı kadınların barınabileceği büyük birer kulübe yapılacaktı.

Erkekler artık iki eşten fazlasını alamayacaktı.

Oogna Mbuti dışında hiç kimse göle giremeyecekti.

* * *

Oogna Mbuti yöreyi uzun süre yönetti – üç yüz otuz ay doğumu boyunca. Bu süre içinde kimseye haksızlık edilmedi, kimsenin canı alınmadı, malına el konulmadı. Küçükler sevildi; gençlere yönetimde sorumluluklar, yetkiler verildi; yaşlılar sayıldı, korundu, bakıldı. Belki dünya tarihi boyunca yaşanılan en uzun süreli huzur dönemiydi bu.

Sözü edilebilecek bir tek olay oldu. Oogna Mbuti’nin yönetiminin sekizinci ay doğumunda aynı köyden bir delikanlı, yasayı çiğneyerek göle girdi. Ama cezalandırılmasına bile gerek kalmadı; delikanlı boğularak öldü. Bu olay da, Oogna Mbuti’nin olağanüstü gücünü bir daha kanıtladı.

Oogna Mbuti kırk iki yaşındayken bütün köylere haber saldı bir gün. Her köyden seçilecek onar kişinin bir sonraki ay doğumunda, Tsumuna Oreta Khumbaja (Düşlerden Geçen Timsah) akşamında kendi köyüne gelmesini istedi.

O akşam bini aşkın kişiye görkemli bir şölen verildi. Şölenin sonunda Oogna Mbuti arkasındaki ağaca tırmandı, çatalına oturarak kısa bir konuşma yaptı:

“Göl bana yaşlandığımı bildiriyor. Beni kendine çağırıyor, kendine katmak istiyor. Ay yerini güneşe bırakırken onun çağrısına uyacağım. Siz de benimle gelip tanığım olacaksınız.”

Uzun bir sessizlik oldu.

Konuşmasını, “Bundan böyle kimse gölün tıkacı için korkmasın,” diye sürdürdü Oogna Mbuti. “Ben göle karışınca tıkacın üstüne yatacağım. Balıklar da benim üstüme derinliklerin taşlarını, kumlarını taşıyacak. Ondan sonra hiçbir canlı tıkacın nerede olduğunu anlayamayacak. Hiçbir canlı gölün suyunu azaltamayacak.”

Yok olma, sıradan bir olaydı. Yine de bir hüzün kapladı köyü.

Bir delikanlı, neden sonra, “Bizi kim yönetecek?” diye sordu.

“Kendiniz,” dedi Oogna Mbuti. “Zaten sizi ben yönetmiyordum ki. Kendiniz yönetiyordunuz. Yönetimde uyum sağlasın diye yarın toplanır, kendinize bir Tpumi seçersiniz.”

Sustu. Ay göğün aydınlığına karışıp yok oluncaya kadar kimse konuşmadı. Güneş ışıktan oklarını yollamaya başlayınca kalktılar, göl kıyısına gittiler sessizce. Oogna Mbuti çırılçıplak soyundu. Suya yürüdü. Sessizce ilerledi. Su göğsüne gelince döndü, arkasına baktı bir an. Sonra yürümeyi sürdürdü. Göle karıştı. Yok oldu.

Akşama kadar orada bekledi herkes. Gökte ay belirince köye döndüler. Sessizce oturup yemek yediler.

Sessizliği köyün delisinin tutturduğu bir türkü bozdu:

Oogna Mbuti gölün üstünde yüzerdi
Tbumjadara onu kendine kattı şimdi
Oogna Mbuti toprağı değiştirdi
Ama suyun değişmemesi için suya gitti
Oogna Mbuti artık gölün dibinde yatıyor
O da Tbumjadara oldu; ama su yüzüne çıkamayacak
Belki biz uyurken çıkacak geceleri
Esintiye karışıp saçlarımızı okşayacak.