melike
Melike Şenyüksel

Ocak sonu. Soğuk.

İç bunaltan ağır kimya kokusuna rağmen hastane sıcağını kış ayazına tercih edenlerle dolu küçük salon. Temiz hava almak istersen dış kapı önüne, gerçi sigara içenler kapatmış orayı da. Bekleme salonu kadın dolu. Altı odanın baktığı kısa koridor; altı kapıdan muhtelif zamanlarda giren çıkanlar, bekleme alanına yerleştirilmiş banklarda yer kapanlar, kafayı duvara dayayıp uyuklayanlar ve sabah simidi kemirenlerle dolu.

İsim listesine göre çağırılıyor kadınlar. Kapının her açılışında iki isim okunuyor. Bekleşenler azaldıkça yenileri ekleniyor. Koridordaki altı kapının en azından ikisinin aynı anda açıldığı oluyor mudur gibilerinden gereksiz şeyler düşünerek kendimi oyalıyorum kısa bir süre. Bana daha çok var. Çay filan mı içsem acaba?

“Biyopsi için iğne aldınız mı?” diye soruyor bekleşen kadınlardan biri. 

“Aldım.”

Hiç de konuşasım yok. Enerjim düşük zaten, çok soru sormasın diye çıkarıp telefonumla oynuyorum. Bir şey sormaya kalkarsa da kulağıma götürüp birini arıyormuşum gibi yaparım. Günün bu saatinde muhabbetçi insan gönlü eğleyecek halde değilim. Kimse kusura bakmasın.

Neyse ki fazla ısrarcı değil. Hızlı bir biçimde yeni birine yöneliyor. “Geçmiş olsun, siz de mi biyopsiye…”

Hemşirelerden biri telaşla yanımdan geçiyor, elinde birkaç dosya. Herkes pür dikkat onu izliyor; ben de onları. Kapı önünde sırası yaklaşan kadınlar elleri böğründe bekleşiyorlar. Çantasında panikle bir şeyler arayanı, ağlayanı, telefonla konuşanı, susanı… Biyopsi gerektiren bir durumda olmanın, kötü haber almaya diğerlerinden bir adım daha yakın olmak anlamına geldiğini öğrenmiş hepsi az çok. Bunu bilmek daha bir imkânsızlaştırıyor o salonu ama yapacak bir şey yok.

Camlardan aşağıya doğru hareketlenen su damlaları, kalabalığın nefes ağırlığını ölçmeye devam ediyor. İki isim daha okunup kapanıyor kapı. Odadan çıkan kadınların yüzüne bakıp içerde başımıza gelecekleri anlamaya çalışıyoruz. Nefes almak giderek güçleşiyor.

Kapı yeniden açıldığında dışarı çıkan kadınla göz göze geliyorum. Beti benzi solmuş, belli ki zorlanmış.

“Çok canınız yandı mı acaba?”

Yüzünü buruşturarak yanıtlıyor: “Evet, biraz zor oldu benimki, ben de anlamadım.”

“Neyse atlattınız. Umarım temiz gelir sonuçlar, geçmiş olsun.

“Teşekkürler, size de” deyip kayboluyor salondan. “Bu salonla bir daha işim olmaz.” konulu bir sempozyum olsa rahatlıkla konuşmacılarından biri olabilir. Arkasından bakarken daha bir geriliyorum. Sonuçlarından bağımsız, işlemin kendisi bile ayrı gerginlik yaratıyor bünyemde. Adım söylendiğinde kapı yönüne doğru yürüdüğümü hatırlıyorum sadece. İçeride ne kadar kaldım, canım yandı mı, hiç hatırlamıyorum. Giyinirken birkaç gün su değdirmemem gerektiğini söylüyor doktor. Hepsi bu. Odadan çıktığımda yüz falıma bakmak üzere toplanan bir güruhun önündeyim. Hâlbuki çok değil on beş dakika öncesine kadar ben de o güruha dâhildim. Hızlı adımlarla dış kapıya yöneliyorum. “Bu salonu ve bugünü sonsuza kadar unutmak istiyorum.” cümlesinin kayıtlı kullanıcılarından biriyim artık.

***

Şubat, soğuk.

“Evet, invaziv duktal karsinom yani kansersin,” diyor doktor, elindeki biyopsi sonucuna dikkatle bakıp. Sanki odada uyuyan bir bebek varmış gibi sessiz konuşuyor. Cümlenin anlamı ile hissettiklerim arasında sağlam bir köprü aranıyorum. Ağlamıyorum. Çok büyük tepkiler filan da vermiyorum öyle filmlerdekiler gibi. Duvarda asılı duran “Kaplumbağa Terbiyecisi”ne kayıyor gözüm. Ne kadar komik ve hüzünlü…

Duygu belirtmeyen bir yüz ifadesiyle konuşmaya devam ediyor doktor, bir şeyler anlatıyor tedaviyle ilgili. Belki daha önce milyon kere kurduğu cümleleri bu kez benim için sıralıyor. Örnekler veriyor, olasılıkları açıklıyor. Bense onu orada bırakıp tablonun içine sızıyorum. Detaylarda dolanıyorum, soluklanıyorum kaplumbağalara filan bakıp. Tablonun merkezinde kırmızılar içinde bir adam;  beli hafifçe bükülmüş, terbiye etmekten yorgun. Ellerini arkasında kavuşturmuş. Yerdeki kaplumbağalar çok şirin görünüyor gözüme. Terbiye edilmeye hiç de ihtiyaçları yok gibi. Bu tabloda daha önce beş kaplumbağa yok muydu? Bunda altı tane var, ilginç. Altıncı ben miyim acaba diye düşünürken, doktorun yorgun sesiyle odaya dönüyorum.

“Kemoterapiye ne zaman başlayalım?” diyor doktor.

“Hemen,” diyorum altıncı kaplumbağaya bakarak.

***

Şubat sonu. Çok Soğuk.

Damar yolu açıp bağlıyorlar kırmızı serumu. “Sarsabilir bünyeni, ilacı vücudundan atmak için bol bol su içmelisin, sağlam beslenmelisin!” diyor hemşire. “Unutmadan, saçlarını kestirmende de fayda var, dökülecekler çünkü.” Yapacak bir şey yok. İlk kırmızı serumu alırken bir yandan da suya saldırıyorum. Kırmızıdan hiç bu kadar nefret etmemiştim.

Aynı gün gidip biraz kısaltıyorum saçlarımı. On gün sonra yastık üzerinde dökülen saç yumaklarıyla uyanıyorum. Elimi attığım her yer saç. Kalben’in “Her yerde saç var, yerlerde saçlar…” diye bir şarkısı var ya, işte ona klip çekiyorum. Keşke tamamen kazıtsaymışım, kademeli geçiş kötü bir fikirmiş. İkinci serumu almaya gittiğimde, elim dökülmeye devam eden saçlarımda. İşlem yaptırmak üzere beklediğim gişe önünde benden yere dökülenlere bakıyorum acıyla. Bu kez sıfıra vurduruyorum, tertemiz. Kafam üşüyor biraz. Yürürken ilk kez hava akımını bu kadar net hissediyorum. Her zaman taktığım halka küpelerimin, salındıkça çıkardıkları sese yeni uyanıyorum. İçlerinden geçen hava tuhaf bir biçimde titreşiyor, bunca zaman saçlarımın arasında saklanmış gizli bir melodi… Şubat ayazı ensemi, kulaklarımı, alnımı yalıyor. Bunca şeyin ortasında en çok annemin hüznü tarifsiz bakışlarına takılıyorum, gerisi laf.

Sonraki haftalar, kaygı, teslimiyet ve mecburi bir tecritle geçiyor. Bağışıklık zayıflıyormuş, enfeksiyon kapmamalıymışım. Maske kullanıyorum korunmak için. Maske, tuhaftır bakışlar dışında her şeyden koruyor. “Serum Gölgesinde Güvenlik” konulu bir konferans da yok ki gidelim.

Aylar sırasını savıyor. Şubat’ın Mart’a uzattığı köprüden geçiyorum önce. Soğuktan başka açık adres yok. Serum etkisiyle önce üç beş saçmalıyorum. Kemo kafası diye bir tabir bile işitiyor kulaklarım. Yani kulaklarım hala işitiyor sayın seyirciler. Gözümse, henüz zoom ayarı yapılmamış bir mercek gibi arada bir bulanıyor ama pencereden geçen her bulutu tanıyorum yine de… Zehirli sorular sormayı yasaklıyorum kendime; saklama kabına koyayım da onları, hava almasınlar diyorum. “Saklama!”, diyor annem.  

Komşu teyze selamları, eş dost sualleri başımın üzerinde uçuşuyor. Doktor, “Çok fazla telefon görüşmesi yapmamaya özen gösterelim”, diyor. Zaman, histerik çığlıklar atarak akıyor yakamdan paçamdan… Müsait olunca “Zamanın İnsafı” adındaki ilk kişisel sergimi açayım diyorum, nasılsa sonra kapatırım.

Nisan, Mayıs’a selam ederken bahar da kıyımdan geçiyor. Hastane ve ev arasında mekik dokumakla geçiyor günler. Hiç de anlatasım yok. Anlatınca onkolojideki çocuk bölümü geliyor hatırıma. Neden, diyorum. Kocaman bir “neden?” Dışarı taşan ağlama sesleriyle dolu o uzun koridor, kulaklarımda uğulduyor. Su damlası gibi bir bebeğin damarını nasıl bulduklarını düşünürken kafam büyüyor, zehirli bitkilerin yetiştiği bir saksıya dönüşüyorum. Duvardaki oyukların birine saklanıp kayboluyorum sonra.

***

Aylar sonra temmuz sıcağı.

Bir fasıl bitiyor. Uzun süren kemoterapi mesaisi sonrası biraz nefes alıyorum. Birkaç tırnağım beni terk ediyor. İki başparmağımın boş kalmış tırnak yatağını yara bandıyla örtüyorum. Sandaletlerime yabancı yabancı bakıyor sanki parmaklarım. El parmak uçlarımdaysa hafif uyuşukluklar, zamanla geçecekmiş, hadi bakalım. Bir kol damarım maalesef büzüşmüş serumdan, öyle diyor doktor. Venlerde tıkanıklık yapmış kırmızı serum, damarın biri ıskartaya çıkmış. Yapacak bir şey yok. Ne kırmızıymış ama… Annemin bir bildiği varmış, çocukken hiç kırmızı giydirmezmiş bana. Ne zaman giydirse nazar değer, düşer, çarparmışım bir yerlere.  

Denize ilk kez uzaktan bakıyorum bu yaz. Palamutbükü bilir içimden geçenleri. Kıyısından topladığım taşlarla uzun uzun dertleşiyorum. Suya ayağımı sokuyorum arada, serinine yaslıyorum içimin yangınını. Sıcağın şerrinden bunaldıkça saçak altlarına sığınıyorum. Başımın bandanasına hele hiç tahammülüm yok, çıkarıp atıyorum.

Birkaç hafta sonra yavaştan saçlarım beliriyor. Çok yavaşlar ama geliyorlar. Ensesi terleyen bebekler gibiyim, kaşlarım ve kirpiklerim yeniden uç veriyor. Kaşlarımın yüzüme ne kattığını anlamam için bütünüyle dökülmeleri gerekiyormuş, ne tuhaf. Yeryüzünden silinmek denen bir şey varsa eğer yüz çizgilerimizden başlıyor, tecrübeyle sabit.

Günler sonra ürküntüden uzak bir kaç soluk alıyorum. Nasıl da güzelmiş, başını kaygısızca bir yastığa gömebilmek ama bu kez de “Şimdi sıra ameliyatta…” diyor doktor. “Onu bütünüyle temizlemeliyiz.” Bitmeyen tedavi yapmışlar diyorum içimden, dışımdan söylediğimse tamam! Teslimiyet yeryüzünde bir yer ismi mi acaba?  

***

Ağustos ve sıcak… Yapış yapış, ayrılmaz ikili.

Oysa neler ayrılıyor birbirinden, bir uzuv gövdesini şaşırıp gidebiliyor misal. Ameliyat ardı ziyaretler, pansumanlar, çiçekler, börtü böcekler… Hızla toparlanıyorum, içimde kapanmaz bir kaygı hanesi de olsa. “Zaman her şeyin ilacı” adında bir film olsaydı keşke.

Ziyaretime gelen bir arkadaşım “İşte bunlar hep retro” diyor. Gülümsüyorum. Merkür bu yıl içerisinde üç kez retro hareketi yapacakmış, bir yandan da elindeki astroloji dergisini karıştırıyor. Öylesine ciddi ki bunları söylerken, sırf o ciddiyetin hatırına insanın inanası geliyor. Sabrımızı zorlayan şeyler olacakmış hayatımızda, aksilikler, fenalıklar filan. İşler hep kötüye gidecekmiş. “Retrosundan sual olunmayan Merkür’e bak sen!” diyorum. Bunca fenalık hep onun paltosunun altından çıkmış meğer.

Pencereden gelip geçen bulutlarla selamlaşıyorum kaldığım yerden. Güneşse bildiğim güneş, yoklama almıyor.

Melike Şenyüksel