Nitelikli yayıncılık yapma uğraşında olan küçük ve orta ölçekli yayınevlerini daha yakından tanımak için başlattığımız dizimizde konuğumuz, Edebi Şeyler Yayınevi’nin Yayın Yönetmeni Ali Özgür Özkarcı.

logolar revize-2.jpg

Edebi Şeyler ne zaman, kimler tarafından kuruldu?

Edebi Şeyler, 2011 yılında; Ömer Şişman ve Ahmet Güntan ile ortak yer aldığım bir projeydi. Üçümüz de kurucu ortaktık. 160. Kilometre ve Raskol’un Baltası, Edebi Şeyler çatısı altında faaliyet gösteren dizilerdi. İlk kitabımızı, Edebi Şeyler logosuyla, 2013’te yayımladık. Ama çoğunlukla atıl durumda bir diziydi. Edebi Şeyler’e yeniden ivme kazandırdığımızda; 160 ve Raskol dizileri sayıca Edebi Şeyler’den daha fazla kitap yayımlamış dizilerdi. 2017 yılında Ömer Şişman ile yayınevini aramızda pay ettik. Benim payıma Edebi Şeyler düştü. Edebi Şeyler’in asıl macerası da bu ayrılık üzerine inşa oldu. Kadıköy’den Karaköy’e geçtik. Nehrin öteki yakasına : )

Edebi Şeyler, iki buçuk yıl gibi bir zaman zarfı içinde 60 kitap yayımladı. Ayrıldığımda, sadece 15 kitabı vardı yayınevinin. Aşağı yukarı yayınevimizin hikâyesi böyle.

Hulki Aktunç’un “yeni” yazarlara sorduğu gibi soralım: Yayıncılık dünyasında nasıl bir eksiklik gördünüz ki Edebi Şeyler’i kurmaya karar verdiniz? Bununla bağlantılı olarak, yayınevi politikanızı nasıl tanımlarsınız?

Artık eksiklikleri tamamlamak için yayıncılık yapılmıyor. Yayıncılar Birliği’nin istatistiklerine bakarsanız durum gayet anlaşılabilir aslında. 2000’den sonra yayıncılık bir sektöre dönüşmüş durumda. Ve inanılmaz bir biçimde “fazladan” üretim söz konusu. Yayıncılık açısından, eksikliklerin tespitinden ziyade, fazlalıklardan kurtulmak lazım bence, öncelikle…

Kendi yayınlarımız için şunu söyleyebilirim; Edebi Şeyler, “yüzüne bakılmayan türlerin cins yayıncısı” diye tanımlanabilecek bir yayınevi. Bilirsiniz, genç şairlerin yüzüne bakan olmaz, ama şairleri yayımlamaktan imtina etmeyiz. Edebiyat eleştirisinin yüzüne bakan olmaz, ama biz yayımlarız. Necmiye Alpay’dan Enis Batur’a, Haydar Ergülen’den Mahmut Temizyürek’e birçok edebiyat eleştirisi kitabına imza attık. Biyografi olarak, bizim ölçeğimizde olup da Batı yazınının hatta kanonun içindeki birçok ismin biyografisine yer veren başka bir yayınevi yok (Pound, Mallarmé, Proust, Beckett vs…). Bizi ilginç ve ayrı kılan şeylerden biri de biyografi yazınıdır, bu yüzden.

Siyasi Şeyler benim uhdelerimden biriydi. Onu da elimizden geldiğince zenginleştirmeye çalışıyoruz. Şimdiye değin, Masis Kürkçügil’den Mike Davis’e önemli isimlerin çalışmalarını yayımladık. İçerik üretimine önem veriyoruz kısacası. Şimdi, “e zaten yapmanız gereken bu değil miydi?” diye sorabilirsiniz. Haklısınız. Ama dikkat edin, büyük yayınevleri, hatta Türkçe kanonunun birçok ismini ve telifini barındıran yayınevleri bile satış rakamı ve bütçe denkliği için yıllardan beri korudukları yayın çizgilerinin değiştirmeye başladılar. Demem o ki, büyük yayınevleri (birkaç istisna hariç) artık içerik üretmekten, editörlük marifetinden gittikçe uzaklaşıyor. İçerik üretiminin, bizim gibi küçük, butik, orta ölçekli yayıncılara geçtiği kanaatindeyim. Yeni yazınsal deneyimlere, deneysel metinlere (gençlerin özellikle) bizler gibi yer veren yok neredeyse. Merkez, “haklı olarak” onaylanmışlar üzerinden ilerlemek ister. Yani merkezi kuşatan küçük ve orta ölçekli yayıncılık oransal olarak daha yetkin kitaplar basmaya ve hatta günceli daha sıkı takip etmeye özen gösteriyor. Bence bu durumun kendisi, ilerde, yayıncılığın çehresini daha da değiştirecek.

Piyasa koşullarının çetin olduğunu biliyoruz. Karşılaştığınız başlıca zorluklar neler? Bunlarla nasıl mücadele ediyorsunuz?

İlla kendi açımızdan konuşmamız gerekmez. Biz dağıtım sorunumuzu, bu ülkede olabilecek en düzenli şekilde çözdük. Ama birçok arkadaşım, dağıtım meselesi üzerinden can çekişiyor, üretimini aksatıyor, hatta yayınevlerini durdurmak veya kapatmak zorunda kalıyorlar. Sadece dağıtımda değil sorun.

Büyük yayınevlerinin bazıları fiyat politikası ve üretim konusunda bizleri ezmeye çalışıyorlar. Düşünsenize, Batı klasikleri 7 liradan, 10 liradan satışa veriliyor. Kimse kimseyi kandırmasın. Onlar da kazanmıyorlar. Bu hırsı anlayabilmiş değilim açıkçası. Fiyat algısı tamamen mahvedilmiş durumda. Şimdi, okur ne yapsın? Tüketici, bizim gibi yayınevlerinin fiyatlarını görünce bizi sorguluyor hâliyle. Oysa biz, maliyetler çıktıktan sonraki en küçük kazancı koyarak dönmeye çalışan bir kurumuz.

İkincil mevzu, bu pazarın ya da bu sektörün en önemli sorunu. Maliyet ödemelerinin vadesi, her zaman alacak vadelerinden daha kısa. Zaten alacak vadesi diye bir şey var mı, o da belli değil : )

Ve bu sürekli güncellenen bir hâl. Kriz kelimesi dillerde pelesenk. Krizi avantaja çevirenler ise gırla. Misal, bağımsız kitapçılar. Bağımsız kitapçıyım diye ortalıkta gezinenlerin çoğu, bizim gibi “butik” yayınevlerinin paralarını ödemeye dahi tenezzül etmiyorlar. Ne de olsa kriz var, sen önemli değilsin mesela, bağımsız kitapçı daha önemli. Ama yine aynı bağımsız kitapçı, “bağımsızım” diye ortalıkta geriniyor gerinmesine ama, mağazanın içinde büyük yayınevlerine raf satmaktan da imtina etmiyor. Bu mesele de çarpık, Türkiye’deki birçok şey gibi..

Edebi Şeyler’e dosya göndermek isteyen yazarların bilmesi gerekenler nelerdir?

Başlangıçta tuhaf gelebilir ama, genellikle yayımlayacağımız yazarları (hatta genç şairleri de) biz seçiyoruz. Biz ulaşıyoruz insanlara. Bir metin, algımıza ve yayıncılık perspektifimize hitap ediyorsa, şimdiye değin o metinlere ve yazarlara ulaşmakta bir beis görmedik. Bir örnek vereyim mesela. Hamza Celâleddin. Kendisini tivıtırda tanıdık. Sonra dosyası olup olmadığını sorguladık. Gönderdi, okuduk. Editörlük yaptık. Ve yayımladık. Bu ay yayınevimizden üçüncü kitabı çıkacak: Nietzsche’nin Altı Günü.

Ama bu şu demek değil; “kimse bize dosya göndermeye filan kalkmasın”. Böyle bir şey söyleyemem, her şeyden önce kabalık olur. Herkes istediği gibi dosyasını iletebilir bizlere. Ama tek ricamız, tüm kitaplarımıza erişememiş veya almamış olsalar da, gönderdikleri türden; şiir olsun öykü olsun, türler arası olsun; ne yayımladıklarımıza baksınlar, ne olur.

İnsanların çoğu için olağan bir durum hâlini almaya başladı, ürettiği metni gönderdiği yayınevinin yayımladığı bir kitabını dahi almaya tenezzül etmeden, okumadan göndermek. “Kitabımı basar mısınız” diye bir mail alıyoruz almasına ama mail bize dahi hitap etmiyor, otomatik maille dosyalarını gönderiyor çoğu insan.

Önümüzdeki dönemde yayımlamayı düşündüğünüz kitaplar hakkında bilgi verir misiniz?

Yayıncılığın iki önemli diskuru var. Biri, kültürel derinlik yaratmak. Diğeri ise, cesareti toplamış, “yeni” metinler yazmak isteyen yazarların önünü açmak. İkisinden biri olmazsa olmaz. Sürekli onaylanmış kişileri yayımlamak, yeni imzalara kapı açmamak edebiyatı kısırlaştırıyor açıkçası. Sadece yerli telif değil, yabancı telif için de aynı durum söz konusu. Birileri Güney Amerikalı bir yazarı, günümüzün moda tabiriyle “patlattı mı”, herkes aynı coğrafyanın peşine düşüyor. Olsun, olmasın diyemem. Ama “buluş”u olmayan yayıncılık olmaz. Klasiklerin başına gelen zaten ortada. Günümüzde sıra, Türkçe klasiklere geldi galiba.

Bunları niçin söylüyorum, Batı yazınının tarihselliği içinde yayımlanmamış çok önemli isimler var hâlâ. Yani öyle ki insana, “Tanzimat’taki Tercüme Bürosu ne güzelmiş” dedirtmiyor değil. Şöyle söyleyeyim, Andre Gidé’in Günlükleri, Pound (doğru dürüst hiç çevrilmedi), Guy Debord külliyatı hâlâ duruyor. Bitmedi, George Perec hâlâ eksik ve üstelik dağınık. Deneysel romanlar çevrilmedi, Okopenko’nun Lexus-Roman’ı yani Sözlük-Roman’ı duruyor hâlâ. 100 yıl oldu, Hlebnikov çevrilmedi. Hugo Ball’ın yerinde yeller esiyor. Ama ne tuhaf ki Dada manifestoları kötü çevirilerle orada burada düzenli olarak yayımlanıyor ve dolaşıma sokuluyor. Hugo Ball olmadan, Dada mı olur? Oluyor demek ki. Şiirde, özellikle Frank O’Hara, Montale, Charles Olson, Zukofsky çevrilmedi.

Açık söyleyeyim, bunları yapmak kolay şeyler değil. Ama en azından bizim gibi olmayan, çok kazanan yayınevlerinin çevrilmemiş önemli eserleri pay ederek paylaşması lazım. Yetkin çeviri ister bu metinler. Tarihselliklerinin ıskalanmaması gerekir sadece. Uyarım, çarpıklığı serimlemeye çalışmaktan öte bir şey değil bu arada, ahkam kesmiyorum, yanlış anlaşılmasın.

Bizim yayımlayacaklarımızı ismen sıralayayım şimdilik. Kitap ismi vermeden. Srecko Horvat, Samuel Farber, Robinson Jeffers, Paul Nizan ve niceleri diyeyim. Şimdilik.