“İşçi erkek, kadın ve çocuklar, yüz yıldır, binbir zahmetle acının çarmıhlı tepesine tırmanmaktadır… Ey tembellik, uzun süren sefaletimize acı! Ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem ol!”

tembellik-hakki

Kadın işten çıkmış. Aklındaki vereceği kredinin bitmemiş mali tahlil analizi, ondan hızlı yürüyor. Ellerini cebine sokuyor, cebindeki market alışveriş listesi buruşuk bir dokunuşla hatırlatıyor kendini. Oysa tüm mesai günü boyunca sahilde oturup bir bardak çay içmeyi hayal etmişti. Saatine bakıyor, mümkün değil. Nefessiz otobüs yolculuğu, evinden bir durak önce bitiyor. Aceleyle markete giriyor, bu hafta yapacağı yemek malzemelerini, bir bir atıyor sepete. Aslında gece olunca, ne zaman başladığını unuttuğu kitabı okumak istiyor ama yemek yapmak için başka zaman yok. Çocukların hazır şeyler yemek zorunda kalmalarına gönlü razı gelmiyor.

Eve vardığında ikizler koşarak annelerinin boynuna atlıyorlar.

“Anne biliyor musun bugün ne oldu?”

“Dur kızım elimdekileri bırakayım.”

“Annee bugün bahar mı oldu şimdii?”

“Oğlum bir dakika, Ayşe Hanım teşekkür ederim, sen gidebilirsin.”

Çocukların bakıcısı, iki çocuğun peşinde koşmaktan yorgun, aynı zamanda evi süpürüp silmiş, ona söylendiği gibi çocuklar uyurken ütüleri yapmış. İkizleri çok seviyor ama gücü yetmiyor artık afacanların peşinde koşmaya. Her gün daha fazla yorgun hissediyor, eskisi gibi genç de değil. Çömelip kalkarken dizinden kırt kırt sesler geliyor. Aklı, okuldan gelecek oğlunda. Bu sene üniversite sınavına girecek, inşallah mühendisliği kazanır diye düşünüyor. Dizini ovalıyor ayakkabılarını giyerken, “Oğlanı okutmak için daha çook çalışacaksın Ayşe kadın, dinleme kendini ” diyor.

Kadın, çocukların hevesle anlattıkları hikâyeleri dinler gibi yaparken akşam yemeğini hazırlıyor. “Anne babam gene geç mi gelecek?” diyor çocuklardan biri. O sırada telefon çalıyor, baba gene geç gelecek belli. Bu ay satış hedefi tutmamış, toplantıya kalmışlar, patron ateş püskürüyormuş diyemiyor çocuklara. Bütün bunlardan çok uzak bir zamandan çipil çipil bakıyor yüzüne iki çift göz.

“Hadi bakalım sofraya…”

Yemek yeniyor çabucak, mutfak toplanıyor, marketten alınanlar dolaba, kavanozlara yerleştiriliyor. Çocuklar mızmızlanıyor. “Anne hani kutu oyunu oynayacaktık.” İşini daha da hızla yapıyor kadın, çocuklar onu özlemiş. Haklılar. Onun da günde kaç kez burnunun direği sızlıyor belli değil. Bebekliklerini düşünüyor, daha iki aylık olmadan işe döndüğü gün alev alev aklında. “Keşke daha çok meme verebilseydim, bu kadar sık hasta olmazlardı” diye hayıflanıyor. Ama boyları gibi ihtiyaçları da günden güne büyüyor, seneye anaokulu zamanı. Hem evin kredi taksitinin bitmesine daha altı sene var.

Omuzları düşüyor. Yine de yorgunluğunu bir kenara atıp, çocuklarla oyun oynuyor, sonra onları yıkıyor, pijamalarını giydiriyor, yatırıyor.

“Hadi bakalım saat on yatağa kon.”

Çocukları uyuturken başı yatağın kenarına düşüyor, tam dalacakken kapının tıkırtısına fırlıyor.

Kravatı yana kaymış, ceketi iş kokmuş adam tüm günü üstünden çıkarmak istercesine ayakkabılarını çıkarıp atıyor. Evin sessizliğinden tahmin etse de yine de bir umut soruyor: “Çocuklar yattı mı?” Cevabı duyunca gözünden hüzünlü bir bulut geçiyor, dün ve ondan önceki gün olduğu gibi.

Bir müşteriye satış yaparken öğle yemeğini kaçırmış bugün. Midesi bir kerpetenle sıkıştırılıyor sanki. Uzun uzun ellerini yıkıyor adam, yılgınlığını ayıltır umuduyla defalarca su çarpıyor yüzüne. Kadın mutfağa giriyor, masanın üstünde saatlerdir duran tabağı bardağı rafa kaldırıyor, salatayı çöpe döküyor. Sofraya gelecek hali olmadığını tahmin ettiği kocasına bir tepsi hazırlıyor. Bir bardak çay ve dünden kalan kek…

Oysa adam yığıldığı kanepede uyuyakalmış. “Hadi canım yerine yat, saat geç oldu zaten” diyor kadın. Adam gözünün birini aralıyor, gülümsemeye çalışarak kollarını açıyor. Kadın kanepenin kenarına ilişiyor. Başını adamın göğsüne dayıyor, aslında ona anlatacağı ne çok şey var. Adam kalan son nefesiyle konuşur gibi “Seni çok özledim” diyor. Kadın “ben de” demek istiyor ama uyku ikisini de sırtlamış, koşar adım alıp götürüyor.

Yeni güne kanepede uyanacaklar. Sohbet edemeden, çocuklarıyla oynayamadan, yemekte şakalaşamadan, film izlerken kahve içemeden, sevişemeden, gülüşemeden, düşünemeden biten bir dün var ellerinde. Ve sırt ve boyun ağrılarıyla başlayan yeni bir gün… Bugün de sabahın ışığı sokaklarda işlerine koşuşturan yılgın insanlarla solacak, arada hayattan birkaç parça koparabilenler çıkacak, bir avuç mutluluğu sömürür gibi yaşayıp bitirecekler.

Paul Lafargue, ezberleri bozan düşünce sistemiyle aslında övülen çalışma eyleminin, nasıl da sömürülmeye dönüştüğünü anlatıyor “Tembellik Hakkı” kitabında. İnsanın doğal yapısının ancak beden devinimlerini gerçekleştirmek ve temel ihtiyaçlarını gidermek için çalışmaya müsait olduğunu, hayattan keyif almanın, düşünmenin, var olmanın kendini tüketircesine çalışmakla mümkün olamayacağını anlatıyor. Mitolojik tanrılardan, filozoflara genel ve doğru fikrin “tembellik” olduğunu örnekler ve alıntılarla anlatıyor. İşçilere öğretilen ve hatta dayatılan “Çalışma Hakkı”nın aslında “Yoksulluk Hakkı”ndan başka bir şey olmadığını söylüyor. Ve çalışmak için can atan işçilere, bu fikre kucak açtıkları hatta bunun için mücadele ettikleri için, aslında dünyayı bireysel ve toplumsal yoksulluğa iten bu tutkuya kapıldıkları için kızıyor.

Neredeyse 140 yıl önce ortaya atılan bu düşüncelerin, bugünkü gerçekliğimizi sorgulatmaması mümkün değil. Sadece maaşlı ve sigortalı bir iş için neredeyse ilkokuldan beri çalışıyoruz. Çocukluk, gençlik bir meslek sahibi olmak adına harcanıp gidiyor. Ya yetişkinlik? Ortalama statülerdeki kadın ve erkeklerin hayatı, Pazar günü alacakları nefesi yılda bir kez yapacakları tatili düşünerek, kendini kaybedercesine çalışarak/çalıştırılarak geçiyor. Ve ortalama bir iş sahibi olan on kişiden biri, işsiz olan diğer dokuzunu görünce gökyüzünü görememekten, güneşin sıcaklığını duyumsayamamaktan, okuyamamaktan, düşünememekten, konuşamamaktan, keyifle uzanıp hayatı koklayamamaktan şikayet etmeye utanıyor. Spor yapmak, kitap okumak, müzik dinlemek, seyahat etmek gibi basit insani eylemler ancak bulunması zor “boş vakit”lerin eylemi olarak kayda geçiyor.

Hande Çiğdemoğlu