resim.JPG

“Bir ömür susup, son nefesinde onun adını sayıklamak!”

Kayıp bir ömre uzanan sisli bir yol gibi uzanıyorsun önümde. Upuzun. Dümdüz. Sessiz ve soluksuz… Son nefesinde sayıkladığın adla cennetinden kovulmuşum! Eğilmiş kametim, bükülmüş belim. Sana, bana, ona, ona, ona… Bölünmüşüm!

Başucundayım. Darmaduman. Sevdam zaman kadar ölü, öfkem an kadar taze! Bak, bir damla yaş dökülmüyor gözlerimden! Son soluğun değil, son sözün kapkara bir inme! İnmiş gövdeme, yüreğime… Taş kesilmiş kanım, canım! Akabilseydi, zifiri, katran karası akardı yaşlarıyla gözlerim.

Acının da rengi varmış öğrendim. Gecenin gecesi, siyahın matemindeyim!

Sandalyeye yığılmışım. Nasıl olup da kollarımı, kederle kördüğüm olmuş gövdemden çözebildiğime; kasılmış yumruğumu gevşeterek, parmaklarımda titreşen sevgi mayınlarına takılıp da kirpiklerinin arasındaki dipsiz kuyuya düşmeden gözlerini kapayabildiğime şaşıyorum.

Götürüyorlar seni. İstesem de gelemem ardından, bağı çözülmüş dizlerimin. Soluk alışlarım yorgun, isteksiz. Boş yataktan yayılıp sinsi sinsi odayı kuşatan tehditkâr bir sükût ve giderek solgunlaşıyor sanki odada ışık. Geriye bıraktığın, beni içine attığın, kapkaranlık bir boşluk…

Yitiğim!

Derinden gelen bir sesle “Bayıldınız Hanfendi” diyor hemşire. “Sakinleştirici de verdik, birazdan uyutur sizi.” Acayip biçimlerin doldurduğu kâbustan, bilmediğim bir dünyaya uyanmış gibiyim. Birbiri içinde eriyip, birbiri içinde büyüyor cisimler. Boğazım kupkuru. Ağzımda şişen dilim peltek de olsa dönüyor artık. Duyuyorum da sanki. Giderek artan sesler karışıyor sesime. Koro halinde acıklı inlemeler. Sabahı vuran gece, ölüme uyanan fani gün, şu pencere pervazında pinekleyen garip kuş, kuru dalları kendine ağır koca çınar, gereksiz varlığıyla kasvetli şehir… Hepsi bir olmuş inim inim in…

Yastıktan kaldıramadığım başım hala dumanlı. Yine de sisler içinden seçiyorum onu, beni, en çok da seni…

Giderek başka bir hal alıyor acı. Sen buzdan odalarda üşüdükçe, seni düşündükçe, başka bir renge bürünüyor. Yürek çiziğimden sızıp, damarlarıma yürüyen sen: sen yanardağ eriyiğim. Atıyorsun şahdamarımdan al al. Boydan boya acıyım. Boydan boya kırmızı! Kırmızı ve asi. Nereye fırlatacağımı bilmediğim ateş topu… Senin, onun, belki de patlayacak elimde benim!

Aklımda deli sorular. Al renkli: cevapsız, tehlikeli! Sonrasında kapılıp gittiğim öfke seli… Gücüm yetse, bar bar bağıracağım. Kalkabilsen, iki elim yakanda “Ne demek haaa ne demek? Son nefesinde onun…?!” Bakabilsen, göstereceğim unufak oluşumu. Duyabilsen soracağım “Hangisine yanayım haa? Hangisine? Sana, bana, O’na…?”

Kalkamayacak, bakamayacak, duyamayacak oluşuyla, yelkenlerimden vuracak bu kez beni. Öfkem kınında fora… Elimde bir beyaz bayrak: son vedanın mendili!

Dermanım olsa, şahlanıp coşacağım. Alacağım onu soğuk odalardan. Yüreğimdeki korla ısıtıp, al kanımdan kan, soluğumdan can üfleyeceğim. Ak saçlarını okşayıp bağrıma basarken, boynum büküp usulca soracağım.

“Söyle bana: iz sürdüğüm, yoluna yüz sürdüğüm! Sen, sevmeyi bellediğim! Sen kara yağızım, sevmeyenim, vefasızım! Hangi yâremi hangi merhemle sarayım?

Yârim. Özü, sözü bir bildiğim. İlk ne zaman ayrı düştü öz söze? O bize gelende mi, yoksa ondan önce… Kılı kırk yarmaktan zor muydu durumun? Ya da sırat köprüsünden hallice?

Ya ben neyindim senin? Neyin? Belli ki yalnızca bir yaprak hışırtısıydım ormanında, bir kelebek uçuşu. Yağmur sonrasında nemli toprak kokusu, kovuğundan akan suyun sakin şırıltısı. Tüten ocağın, tencerende aşın, kolalı gömleğin, jilet pantolonun, mis kokulu çarşafların…

Ey, eteğine sığınıp, sinesine yaslandığım. Yanardağım; tütenim, dumanım… Bilmez miydin ufkum göğe meydan okuyan mağrur başındı… Ötesi sensizlik, ötesi gurbetti…”

Sakinleştiricinin etkisiyle yavaş yavaş savruluyor üstümden ölü toprağı. Bulutların ardında, puslu bir hüzünle ışıyan aya tutunmuş gözlerime ağır geliyor artık ıslak kirpiklerim. Bedenimde, yüzümde, hatta saçlarımda ise neredeyse mutlu diyebileceğim dumansı bir uçuculuk. Hissediyorum: har-ı nâr kafesimden kül kuşunun kabarışını, üst dudağımda kanat çırpıp, onun çok sevdiği hilal kaşlarımdan havalanışını… Süzülüyorum aya doğru. Gecenin karasından geçiyorum, şafağın kızılından. Epeyce yaklaşmışım, neredeyse dokunacağım. Öce bulutlarını dağıtıp, sonra hüznünden öpeceğim.

Elimi uzatmamla başka bir dünyaya düşmem bir oluyor. Düşüyorum; karadan, kızıldan geçip mavi bir atlasa düşüyorum. Mavi bir güne. Mavi fistanlı, maviş gülüşlüye…

***

Düşmemle, gözünü kırpmadan suya atlayıp, elvermesi bir oluyor. Var gücüyle çekip alıyor içinde debelendiğim dereden.

“Demedim mi sana, sen köprüden geç diye…”

Suyu yara yara ilerlerken kıkırtısından zor anlaşılıyor ne söylediği. Ben korkuyla, kesik kesik yuttuğum suyu öksürürken, onun her durumdan gülüşler derleyişi… Pes doğrusu! Yer yer, belimize kadar yükselen akıntıdan fırlayıp, yeni uyanan memelerimizi kemiriyor derenin bahar coşkusu. Ya O, tehlikenin farkında değil, ya tehlike onun! Öyle yapışmışım ki koluna, çıkınca bile bırakamıyorum. Bir şeyler diyeceğim dişlerim birbirini dövüyor. Geçip yamacına, minnetle gözlerine bakarken aramızdaki “sus dilinden” konuşuyorum: coşkun akan dereden el vererek geçtiğim, aynı tastan su içtiğim, yavan ekmeği bölüştüğüm, çocukluğum, ilk gençliğim… Aynı anadan doğsak bu kadar severdim seni; bacılığım, usul boylum, gülecim…! Anlamaz mı? Anlar. Yanağındaki su damlacıklarını elinin tersiyle silip, soğuktan mora çalan dudağını büzerek omzumu sıvazlıyor. Anlamam mı? Anlarım. Bu  “Hadi oradan!” deyişi. Şu yanağında benek benek olanlar ise “ne gerek var” gülüşü. Elleri dursa gözleri, gözleri dursa çilleri gülümsüyor kızın. Islak ıslak…

Sırılsıklam, titriyor olsak da geri dönecek değiliz köye. Çeyiz firarisiyiz: fırlatıp atmışız işlediğimiz küstüm yastıklarını. Örneğinde kafes kuşları… İğnesi kanatlarına saplı kalmış, bakıyorlar ardımızdan melül melül. Biri sarı, bir mavi. Yatılı okula gitmeden son baharımız bu. Doyasıya yaşayacağız elbet turfanda gençliğimizi! Islak fistanlarımızı sıkarak giymişiz geri. Şıp şıp damlayan beliklerimizi açıp, salmışız belimize. Postallarımızı da aldık mı elimize… Doğa ana cömert, yemyeşil kucaklamış bizi. Öyle sıkı tutmuşuz ki yularını, kamçılayıp duruyoruz hayatı. Başımızda papatyadan tacımız, şahlanmışız bayır aşağı. Yanaklarımız gelincik, gövdemiz gül dalı.

Bugüne kadar ayak değmemiş doruktaki kayaya. Ama biz… “Çıkabiliriz!” Öyle diyor Hüma. O çıkıyor, ben bakıyorum. Olsun. Alçaklarda kaya kınası toplamak da güzel. Kartal yuvasına nasıl ulaşabildiğine yalnız ben değil, avucumda ovalayarak tükürüğümle yumuşattığım kına bile şaşıyor. Yüreğim ağzımda, gözaltından usulca bakıyorum etrafa, dağ taş bile ona selama durmuş neredeyse! Hele o kollarını yana açıp, hiç eğilmez gibi duran mağrur başını göğe vererek “Hel.. hel.. huuu!” diye seslenişi yok mu? İşte o an, tam o an görüyorum: uçuşan mavi elbisesi, at yelesi saçlarıyla rüzgâr ona, o rüzgâra karışıyor! Yankı yankı büyüyen uğultusu çok geçmeden göğe ulaşıyor… Ne yalan söyleyeyim: Gök maviye, mavi Hüma’ya çok yakışıyor!

***

Nasıl getirildiğimi bile bilmediğim evin, e-vi-mi-zin odasındayım. Oda-mız-da! İyice ağırlaşmış başım avuçlarımda, oturuyorum karyolada. Kar-yo-la-mız-da! Duvardaki saatin tik takları tınısı giderek azalan sese karışıyor “Hel, hel hu!…” Eşik dibine irili ufaklı üst üste yığılmış ayakkabılara takılmışım niyeyse. Kimi zavallıca ters dönmüş, kimi yalvarır gibi havaya açtığı ağzıyla, acınası, dokunaklı. Bir de,  kapıdan bana çarparak fırlayan çocuklar. Çocuklar: acının yüzlerinde tutunamadığı çocuklar… Çoktan boyladılar sokağı.

Uğurlayacağım seni, az kaldı. Usuldendir karalar giyiniyorum. Tam başımı örterken pencerenin önündeki sardunyalara takılıyor gözüm. Yas nedir, keder nedir bilmiyorlar! Yaprağından çiçeğine coşmuş, inadıma inadıma, rengarenk gülümsüyorlar. Senin onları âheste âheste sulayışın geçiyor aklımdan. Sularken hüzünlü bir ıslık tutturuşun, açan her çiçeğinde umutla gülümseyip üstlerine titreyişin. Hatta bazen gizlice öpüşün… Bahçeyi giderek saran, kuştan sardunyalar!

Ve onun sardunya çiçeğiyle kapıdan girişi… E-vi-miz-deki ilk sardunya: sardunya/nız! Sükunetim öfkeye dönüşüyor aniden. Gidip hızla pencereyi açarak yapışıyorum elime geçen ilk sardunyanın köküne! Kavramışım, tam sökeceğim yüzün/üz silah gibi dayanıyor yüreğime. Sevmenin çifte kurşunuyla vuruluyorum. Yarlı, gevşeyiveriyor parmaklarım. Neredeyse bir suçlu, bir karaçalı gibi gezinirken çiçeğin üstünde elim, duraksayıp solmuş yaprakları koparıyorum… Bir şiirden bir dize düşüyor dudaklarımdan: “Sardunyalara su vermekle tüketemediğimiz şeymiş aşk”* Boğazıma düğümlenen sesim ağlamaklı…

Hava mı beni, ben mi havayı bulandırıyorum emin değilim. Gittikçe kapanıp ağırlaşan,  tehditkâr bir hava var dışarıda. Art arda çakan şimşeklerin sesi ulaşmıyor şehre daha. Birbiri üstüne kümelenmiş kara bulutlar dört bir yandan saldırıyor üstüme. Komodindeki aynaya çarpan bakışlarım korkuyla kırılıp bükülüyor. Ben miyim karşımda duran şu enkaz, şu çökmüş kara, sarı beniz. “Sensin elbet” diyorum omuzlarımı kaldırarak ve haykırıyorum aynaya

“Sen: Heba bir ömrün ve aldanışın sunağı!”

“Bak haline ve gör: dökülüyorsun hala yaprak yaprak. Kapladı figanın ortalığı. Yer, gök, sen… sarı. Acının rengi bu kez sensin. Senin rengin sarı. Köküne kadar sarısın. Sapsarı.”

Son söylediklerim ve sonrasını mırıldanıyor muyum yoksa yalnızca aklımdan mı geçiyor anlamıyorum. Tanımsız bir hesaplaşma içimdeyim. Öyle el elde, baş başta otur dur bakalım yatağında. Dökül dur, düşün dur ne zaman, nasıl başlamıştı diye?  Öyle çok anlatmış, öyle çok yaşatmıştım ki yuvamızda Hüma’yı! Kim bilir ya görmeden tutulmuştun ona, ya da sonrası… Kıskanmadım diyemem geldiğinde. Bilirsin, ne de olsa kıskanmak sevmenin üvey kardeşi. Kıyasladım kendimi: ne ondan daha iyiydim, ne o benden kötü. Güzellikse at başı… Bilirdim: iyiden, güzelden öte bir şey vardı onda. Sanki zaman içinde güneş yakıcılığından, rüzgâr özgürlüğünden, yıldızlar ışıltısından bir şeyler bağışlamıştı ona. Yağmur, bulut durur mu? Al demiş biri kokumdan, diğeri uçuşup durur gözlerinde. O gitti: senden, benden, bizden. Ömrümüze gölgesini bırakarak. Dönmemecesine! Kalışı az, gidişi apansızdı.

Kalk toparla kendini. Son vedadır bu! Kuşan matemini, dik tut başını! Nedendi, niçindi diye düşünüp durma. Bazı şeyler nedensizdir de, kendiliğinden olur de, engellenemez de. Şu havaya bak mesela: Giderek yaklaşan bulutlara, artık sesi de iyiden iyiye duyulan gök gürültüsüne. Ve cesaretini toplayıp yürü üstüne! Haydi, durma tut şimşeği ellerinle, çakmasın! Yağmura kanat ger, yağmasın. Güneşe dur de, sabah olmasın, geç önüne yıldızların, kaymasın…

Yapamazsın! Yapamadı! Yapamadılar. Yine de avuntu tesellisi ise acının, avun! Güneş ile ayın arasında sen vardın: Sen, dünya! Ve onlar, bir ay tutulması kadar masumdular.

Koyveriyorum kendimi. İlk kez hüngür hüngür ağlarken soruyorum kendime: “Ey, sonsuz susuş, ebedi söyleyiş! Söyle bana: Hayat dediğin iki nefes arasında kaç kez ölür insan. Kaç kez doğar? Kaç cephede vuruşur oğulların, kızların? Aşk sevgiye kılıç biler de dostluk kınında durur mu? Kaç mumda söner arzular, kaç adaktır unutuş?”

Hadi durma haber sal Hüma’ya gelsin! Ömründe doyasıya gülmedi, doyasıya ağlasın!

Bense koydum acımın adını: Ebruli! Çifte kavrulmuşundan: Biraz kırmızı, biraz sarı, biraz da mavi…

Mediha Ünver

* Birhan Keskin, Saf Sabır şiirinden.