Ankara Öykü Günleri kapsamında düzenlenen “Selçuk Baran Öykücülüğü” panelinde Senem Dere, Selçuk Baran’ın ilk iki kitabı “Haziran” ve “Anaların Hakkı” üzerinden bir sunum gerçekleştirdi. Senem Dere’nin konuşma metnini sunuyoruz.

ş.jpg

Selçuk Baran hiç de azımsanamayacak bir üretimle, biri (Porselen Bebek) çocuk öyküsü olmak üzere yedi öykü kitabı ve üç roman yazmış, bunların yanı sıra radyo oyunları, tiyatro oyunları, mektuplar ve günlükler kaleme almış; insanı enine boyuna ele almasıyla, kurduğu atmosfer ve kendine özgü diliyle hiç eskimeyecek bir yazı evreni oluşturmayı başarmış, çok değerli bir yazar. Ancak bütün bu verime rağmen kıymeti hâlâ tam olarak anlaşılamamış bir isim.

Ben yayımlanan ilk iki öykü kitabı, Haziran ve Anaların Hakkı üzerinden ilerlemeye çalışacağım. Haziran’ı 1972 yılında kendi imkanları ile yayımlatıyor Selçuk Baran. 1973’te Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü alan bu kitap 21 öyküden oluşuyor. Bir ilk kitap olmasına rağmen son derece yetkin bir yazarın kaleminden çıktığını, ilk kitaplara özgü acemilikleri içermediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir söyleşisinde, bu konuda şöyle diyor; “Haziran ilk kitabım olmasına karşın bir gençlik ürünü değildir. Çünkü belli deneyimleri yaşadıktan sonra, belli bir dünya görüşünü gerekli esnekliği de koruyarak edinebildiğim bir yaşa geldikten sonra yazmaya başladım. Bu yüzden aradan geçen zaman içinde olsa olsa daha kolay yazma alışkanlığı edinebilmişimdir ancak.”

Anaların Hakkı ise 1977 yılında Okar Yayınları tarafından basılıyor. 1978 Sait Faik ödülünü alıyor. 9 öykü var içerisinde. Öte yandan Haziran ile Anaların Hakkı kitaplarındaki öykülerin arasında bir öncelik sonralık ilişkisi yok, aynı dönemlerde yazılmış öyküler; yazarın kendi anlatımıyla tematik bir anlayışla öyküler ayrılarak iki kitap olarak değerlendirilmiş. Bu nedenle yayımlanma yılları farklı.

Selçuk Baran’ın öykülerinin bana göre en dikkat çekici yanı, öykü kişilerinin psikolojilerinin çok iyi irdelenmesi ve bunun sonucunda da ortaya  sahici, etkileyici karakterlerin çıkması. Bu anlamda Selçuk Baran’ın bireyin anlatımına ağırlık veren bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu onun yazınının toplumsal olandan, döneminin ruhundan uzak olduğu anlamında asla yorumlanmamalı. Öykülerin yazıldığı tarihlere bakarsak, 60’ların sonları, 70’ler, Türkiye’nin ve dünyanın da büyük değişimlerden geçtiği, politik olarak dönüm noktalarının yaşandığı tarihler. Baran, toplumsal olayları doğrudan anlatmayı değil yaşananların insanları nasıl etkilediğini, onlarda açtığı yaraları, travmaları, sıkıştırılmışlığı ön planda göstermeyi, anlatmayı tercih ederek arka planda döneminin ruhunu da ortaya koyar. Öykülerinin sarsıcılığı buradan gelir. Öykü kişilerinin kendi aralarındaki sohbetlerden ve iç konuşmalardan, yaşadıkları mekanlardan, eşyalarla, doğayla kurdukları bağlardan onların kendileri hakkında bilgi edindiğimiz kadar yaşadıkları dönem hakkında da bilgi ediniriz. Bu öyküler, bireysel olanla toplumsal olanın birbirlerinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini, sürekli etkileşim içinde olduklarını duyuran, eleştirisini de bu etkileşimin insana ettiklerini her seferinde farklı bir bakışla göstererek ortaya koyan, bunu da başarıyla yapan öyküler.

Anlaşıldığı gibi Selçuk Baran’ın öykülerinin merkezinde insan var. Kendisinin anlatımıyla, insanın, insanlar arasındaki yalnızlığı var. Modern yaşamla birlikte yalnızlaşan, yabancılaşan, kendine çıkış yolları arayan, bu arayış içerisinde yaşadığı kırılmalarla geri çekilen, ama huzursuzluğu yine de devam eden, uyum sağlayamayan, bir nevi bekleyiş içerisinde asılı kalmış, hayatla birlikte akmayan ancak ona seyirci kalan, kendisine ördüğü kabukların ardında küçülen, nefes alamayan insanı, her öyküde başka bir yerinden yakalayarak anlatıyor. Dolayısıyla onun karakterleri mutsuzlukları, huzursuzlukları, bekleyişleri, arayışları, sevinçleri gibi yönlerden birbirlerine benzeseler de bu ruh hallerinin ortaya konuluşundaki çeşitlilik ve derinlik her seferinde insanı başka bir yönüyle görebilmemizi sağlıyor. Bu yüzden Selçuk Baran’ı okurken hiç aynı öyküyü okuyor hissine kapılmadım.

Selcukbaran1.jpg

Selçuk Baran’ın mutsuz, huzursuz karakterlerini ağırlıklı olarak kadınlar ki bu kadınlar toplumun her kesiminden kadınlardır, okumuş, ekonomik özgürlüğü olan, varlıklı, yoksul, evli, bekar, şehirli, taşralı kadınlar; yaşamlarının sonunda, hasta, yatalak, adeta bir evin odasında unutulmuş gibi yaşayan yaşlılar; erken büyümek zorunda kalmış çocuklar; yorgun, sevmeyi bilmeyen, etrafına kayıtsız, bazen de çevresindeki güzelliklerin farkında, incelikleri olan yine toplumun çeşitli tabakalarından orta yaşlı erkekler; yaşamının baharında, yetişkinliğe adım atmak üzere olan, gelecekten beklentileri olan ama bunların ne olduğunu tam olarak bilemeyen gençler oluşturuyor.

Selçuk Baran’ın kadınlarından biraz daha ağırlıkla bahsetmek gerekiyor çünkü öykülerde kadına, kadının dünyasına bakış daha yoğunluklu hissediliyor. Behçet Çelik, Ateşe Atılmış Bir Çiçek kitabında yer alan Selçuk Baran’ı konu edindiği yazısında, modernizmle birlikte kadının, özellikle orta sınıf kadının eğitim görme ve dolayısıyla ekonomik özgürlüğe sahip olma fırsatını yakaladığını ama toplumdaki hakim cinsiyetçi ideoloji dönüştürülemediği için kadının rolünün modernizm öncesinden çok da farklı olamadığını, Cumhuriyetin ilk kadın kuşağı bunu pek fark edemese de ikinci kuşağın, annelerinden, ninelerinden daha farklı bir hayat sürmeyi bekleyen, eğitim görmüş kadınlarının bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkına vardıkları ve edebiyatçıların da doğal olarak bu dönemde kadınların dünyalarına ve bu ruh haline dikkat çekmeye başladıkları tespitini yapar.

Selçuk Baran’ın bu konuya bakışını, Ömer Solak’ın hazırladığı “Selçuk Baran Öykücülüğü” isimli inceleme kitabında rastladığım bir notundaki cümleler belki ortaya koyabilir:

“…kadını -ben kadın olduğuma göre- nereden tutmalı, yakalamalı? Kadın varlığını nasıl ele almalı? Kadının sosyal ve ekonomik durumunu, etkinliklerini araştırıp ortaya koymak zor değil; çünkü bütün bu konulara dıştan bakabilirsiniz. Ama kadın, kendisi olarak nedir? Yüzyıllardır susan, susturulan, sonunda kendi isteği ile susan kadın… gereksinimleri, özlemleri, sessiz, başkaldırıları hep erkeklerce dile getirilmiş olan kadın… (…) Peki, yirminci yüzyılın sonlarında Türkiye’de kadın nedir? Bilmiyorum. Çünkü ben bir yazarım, ancak yazarak düşünebilirim. Yazılarımın sonunda bu soruyu yanıtlayabilirsem (yaklaşık olarak elbette) ne mutlu bana! Ama hiç değilse okuyucuları bu konu üzerine düşünmeğe, kendi sorularını bulup sormağa zorlayacağımı umuyorum. Soru sormak durumunda bulunanlar ancak okur-kadınlar olsalar bile, her gruptan, her sınıftan kadınla bir ortak paydalarının nasılsa var olduğunu düşünürsek…”

Selçuk Baran’ın bu cümlelerinden yola çıkarak, toplumun farklı tabakalarında yer alan kadınları bu kadar başarıyla anlatabilmesinin, onların ortak paydalarını yakalayabilmiş olmasından geldiğini söyleyebiliriz.

Selçuk Baran’ın öykülerindeki kadınları genellikle ev içlerindeki yaşamlarından tanırız. Bu ev içleri, aynı zamanda mutsuz evliliklere, karı, koca ve çocuklar arasında iletişimsizliğe, sevgisizliğe tanıktır. Onun kahramanlarının sıkıntıları da genellikle, insanı tektipleştiren, sıkıcı, baskıcı toplumsal ilişkiler ağının yeniden üretildiği evliliklerden kaynaklanır. Gençliklerinde az çok düşleri, geleceğe dair beklentileri olan ama bu beklentileri, tam gerçekleşir gibi olduklarında, önemsiz görünen ama onları derinden etkileyen kırılmalarla boşa çıkan kadınlara sık rastlıyoruz. Bu kadınlar “bir daha dönmemecesine başını alıp gitmeler kurar, ama sonunda koltukların yerini değiştirmekle yetinirler.”

Beni çok etkileyen Konuk Odaları öyküsünde bir çayevine “kollarında ağır bir paket gibi taşıdıkları kocaları ve pahalı, eşi bulunmaz süsler gibi gururlandıkları çocuklarıyla” gelen kadınlar, arkadaşıyla birlikte çocuklarını parka getirmiş olan, ev düzenleri, yaşama biçimleri, hayata bakışlarıyla çayevindeki ve dolayısıyla toplumun genelindeki kadınlardan daha farklı olduğu anlaşılan iki kadın tarafından gözlemlenir ve bu gözlemler aktarılırken okuyucuya bir kıyas yapma olanağı doğar. Anlatıcı kadının, çocukluğunda hayran olduğu, diğer kadınlardan farklı gördüğü yengesini anlatmaya başlamasıyla bu üç tip kadın arasındaki benzerlikler ve farklılıklar daha da belirginleşir. Öykünün sonunda, diğer kadınların aksine çay evine asla kocalarıyla birlikte gelmeye kalkışmayacak ya da anneliklerini bir gösteriye dönüştürmeyecek olan iki kadının diyaloğu şöyledir:

“Bizim konuk odalarımız yok neyse”, dedi arkadaşım. “Kapalı kapıları açtık hep. Konuk odaları yerine içinde çoluk çocuk oturduğumuz güneşli salonlar döşedik.”

“Sonra…”

“Hiiiç… O kadar işte. Böylelikle sığınaklarımızı da yok ettik.”

“Biz de çalışıyoruz,” diye karşı çıktım pek inanmadan, “işimiz, gücümüz var bizim de.”

Öte yandan Baran’ın öykülerinde toplumsal yargıları umursamayan, buna bir karşı duruş sergileyen, içine sıkıştığı hayattan sıyrılmanın yollarını arayan kadınlar da sık sık karşımıza çıkar. Kayalık Yoncaları öyküsünde evli bir kadın olan Sevim, kendisine kayalık yoncası veren adama ilgi duyar ve bu ilgiyi belli etmekten çekinmez. Işıklı Pencereler öyküsünde, kocasının başka kente tayini çıkınca çocuklarıyla İstanbul’da oturmak zorunda kalan, bu yaşantı içerisinde kendini parçalanmış hisseden Selime, bir gece penceresinden gördüğü, hiç tanımadığı erkek komşusuna çay demler. Ceviz Ağacına Kar Yağdı öyküsünde çevresindeki insanlardan ve ailesinden kaçarak tek başına bir gecekondu semtine yerleşen kadın, bu isteğinin farkına varmasını şöyle anlatır:

“Çok kalabalıktınız dedim. Evde, sokaklarda, dükkanlarda, dolaplarda… Günün birinde kalabalığı silkelemekten ve tek başıma kalmaktan başka bir isteğim olmadığını anlayıverdim. Herkes bir şeyler istiyordu. Daha çok oda, daha çok kitap, daha iyi dinlenmek, daha temiz gömlek… Bir gün ben de bir şey istesem dedim. Bu, yaşamımın neresine geldiğimi kendi kendime sorduğum gündü…”

ceviz_agaci-selcuk_baran-1303.jpg

Yine Sarmaşıklar öyküsünde, işyerindeki ince, uzun, çocuk bakışlı prodüktörün evine gitme davetini kabul eden ve onunla birlikte olan kadın karakterin cümleleri çok çarpıcıdır. Hayatı bir sigorta sözleşmesine benzetir:

“Şu kent yaşamımız kocaman, düzenli bir sigorta örgütü değil mi? Pirimi zamanında ödediniz mi, bütün korkular, bütün can sıkıcı durumlara karşı güvenliğiniz sağlanmıştır. Ve primleri zamanında ödemeğe alışmışızdır. Yasaların önsözlerinden, şarkıların duyurduğu sevinçlerden, durmadan sözü edilen, tanımı yapılan insanlığımızdan, kısacası bir türlü gerçekleştiremediğimiz bütünlüğümüzün kırıntılarından kesip öderiz.”

Prodüktörle seviştikten sonra öykünün sonunda söyledikleri ise bir manifesto gibidir:

“Kimse aldanmasın. Tohumun serpilip boy atacağı sıcak, bereketli toprak değilim ben. Tohuma kavuşan toprağın yüce sevinci yok içimde. Şimdilik özsuyu, soğuk, kaba, bön güvenliğimi un ufak edip yele verir ancak. Primleri ödemekten çoktan vazgeçtim. O kocaman güven örgütünün namuslu el değmemiş kızlar defterlerinden silsinler adımı. O sağlam duvarların ardında, böyle aptal değil, cici evlerde oturan cici kızlara karşı, onların güvenliğine karşı silin adımı defterden. Güven duymaktan tiksinmeğe başlamışsanız eğer korku’yu salık veririm. Korkunun bedeli korkudur. Ve korkudan öte köy yoktur.”

Bir de her şeyin yolunda gittiğini düşünen, ama yaşamının bir anında, az önceki öykü karakterinin yıktığı güvenlik duygusuna yaslanarak oluşturduğu yaşamının sahteliğinin farkına varan ve böylelikle alıştığı, bildiği yaşamı sürdüremeyen ama kendine yeni bir yaşam da oluşturamayan kadınlar vardır. Kabuk öyküsünün Nesrin’i böyle bir karakterdir. Okumuş, ölçülü, sosyal kuralları önemseyen, zevkli, nasıl giyineceğini, saçını nasıl yapacağını, verdiği davetlerde ne ikram edeceğini, hangi plakların çalınacağını iyi bilen, kocasıyla kendisini başarılı bir çift olarak gören Nesrin, verdiği başarılı davetlerin birinde böyle bir kırılma (aydınlanma) anı yaşar. O yemek davetinden sonra gördüğü düş, bu kırılmanın bir yansıması gibidir. Düşünde bir yumurtanın kabuğunu soymaktadır. Yumurtanın kabukları soyuldukça alttan kabuklu bir başka yumurta çıkar. Rüyanın sonunda renk renk kabukların altından, küçücük bir lop yumurta çıkar ve o da Nesrin’in elinden kayıp yere düşer. Yerdeki yumurta kabukları yok olmuştur. Yumurta yere düşünce patlamaz ama biçimi biraz bozulmuş halde mozaik zemin üzerinde sonsuzca yuvarlanmaya başlar.

Selçuk Baran’ın erkek karakterlerinin ruh halleri de yer yer kadınlarla benzerlik gösterir. Netice de onlar da aynı çarpık toplum yapısı içerisinde şekillenmişlerdir. Bıkkın, yapmak istedikleri şeyler içlerinde bir heves olarak kalmış, kendine ve etrafına yabancılaşmış ya da toplumsal statüsünden, içinde bulunduğu konumdan memnun, yalnızca kendisine dönük yaşayan erkeklerin yanı sıra yaşamasını bilen, coşkulu, incelikli karakterler de karşımıza çıkar. Baran, pek çok öyküsünde, erkek anlatıcının gözünden kadını, kadın anlatıcının gözünden ise erkeği anlatmıştır. Böylelikle iletişimsizliğin, mutsuz evliliklerin, boğucu iş yaşantısının, kentleşmenin ve sevgisizliğin bir panoramasını çıkararak bağırmadan, söylemek istediğini sloganlaştırmadan topluma yönelik eleştirisini de ortaya koyar. Örneğin Konuk Odaları öyküsündeki yenge karakteri, eşinin kapıyı anahtarla açmasını istemez; bir yenilik, farklılık arzusuyla ille de zili çalmasını ister. Ama kocası zili neden çalması gerektiğini anlamaz, dalarak sık sık kapıyı anahtarla açar. O zaman yenge somurtur. Anlatıcı, yengesinin bu isteğini “Sanki beklenen, yine de bilinmeyen biriydi dayım” diye açıklar. Sonra dayısının bir resmini çizer, “Nedir, saat yarımda zil sesinin uyandırdığı ürperti çabucak silinirdi. Dayım, sahanlıkta papuçlarını çıkarır, terliklerini giyer, sonra ayaklarını sürüye sürüye yatak odasına girerdi. Orada ayağına soluk keten pantolonunu geçirir, böylece babamdan ya da orta yaşlı herhangi bir erkekten farkı kalmazdı”

Kayalık Yoncaları öyküsünde ise Sevim aynı ofiste çalıştığı, garip görünüşlü ama kayalık yoncalarının adını bilen, tanıdığı erkeklerden farklı olduğunu duyumsadığı Seyfi’ye ilgi duyar ve onu ister istemez kocası Metin ile karşılaştırır:

“Metin’e Seyfi’den söz edebilir miydi? Parkalı, elleri nasırlı, çirkin, garip adamdan… Ya da kayalık yoncalarından? Hayır, böyle şeyleri dinleyemeyecek, bir şaşkınlığın yükünü kaldıramayacak kadar yorgundu Metin. Bütün erkekler neden böyle yorgun, böyle yılgındılar acaba? Gene de “kadın” denen ve hiç tanımadıkları gizemli yaratığı sıcak kokuları, çarpıcı esintileriyle hep avuçlarının içinde tutmak için çıldırırlardı. Ne var ki ellerinden gelen, vakit geçirmeden bir araba edinmek olurdu ancak.”

Selçuk Baran’ın karakterlerinin hayatlarının hangi dönemlerinde olduğu da ayrı bir önem taşır. Tıpkı mevsimler gibi. Sanki insanı doğumdan ölüme kadar çeşitli dönemleri içerisinde ele almak istemiş, insanın her dönemdeki ruh hallerini, dönüşümlerini göstermek istemiştir. Bu bağlamda hastalık ve yaşlılık üzerinde de epeyce durmuş ve bunları özellikle erkek karakterler üzerinden anlatmıştır. Baran’ın öykülerindeki bu karakterlerin, koskoca bir ömür gelip geçtikten sonra hayatı kavramaya en yaklaştıkları anlar, yaşamlarının sonuna geldikleri ya da hayata hastalıklarının içerisinden baktıkları bu anlardır. Bu insanların yalnızlığı, ölümü kavrayışları çok iyi anlatılmıştır. Mesela “Odadaki” öyküsünde yatağına bağlı yaşayan yaşlı adamın kendini duyumsayışı şu cümlelerle anlatılır, “Ellerini hep kimseler yokken oynatırdı. Başkalarının bu ellerin artık onun olmadığını bilmelerini istemezdi de ondan. Utanılacak bir şeydi insanın bir zamanlar kendisinin olan ellerini yitirmesi.”

İhtiyar Adam ve Küçük Kız öyküsündeki ihtiyar adam ise her sabah çıktığı yürüyüşten dönmüştür ama kendisini iyi hissetmemektedir, zar zor odasına gelir, yatağına yatar. Ancak bedeni yatağa mıhlanmış gibidir. Dışarıdaki sesleri dinler, her şey her zamanki gibi devam etmektedir ama sanki o, bütün olan bitenin dışına fırlatılmıştır. O andaki hisleri şöyle anlatılır: “İşte, onu, hayatının en önemli anında, kapalı bir kapının ardında unutuvermişlerdi. Hiç kimsenin düşüncesinde değildi. Bütün bilinçlerin ötesinde, odanın boşluğunda bir hiçti şimdi.”

Emekli öyküsünde bir mahalledeki emekli olmuş erkeklerin yaşantısını, işe yaramama duygusunu, yaşlılığı Saffet Bey üzerinden anlatır.  Bahçede öyküsünde ise tüm yaşantısını evin arka bahçesine konulmuş bir yatak üzerinde geçiren ihtiyar bir adam anlatılır. Son günlerinde doğayı izleyerek ve komşu genç kızın kendisine okuduğu kitaplarla avunur. Selim İleri, Bahçede ve Kayalık Yoncaları öykülerini, özellikle de bu öykülerdeki, sıradan ama çaresiz insanların içlerindeki son umutları dile getirişi sevdiği belirtir. Ona göre sırf bu öyküler bile Selçuk Baran’ın yaşayan en iyi hikâyecilerden biri olduğunu kanıtlar.

Son olarak Selçuk Baran öykülerinde doğa ile kurulan bağdan ve mekânların etkili kullanımından bahsetmek istiyorum. Onun öykülerinde, karakterlerin doğa ile kurduğu ilişki bir çıkış yolu, nadir de olsa duydukları sevinç ve coşkuların kaynağı, umudun bir simgesidir. Doğanın değişiminin, mevsimlerin, yağmurun, rüzgârın, saksılarda yetiştirilen çiçeklerin,  gökyüzünün, denizin anlatımıyla karakterlerinin ruh hallerini tamamlar, belirginleştirir. Kurduğu atmosferin okuyucuyu böyle içine alıvermesinde, doğa ve insan arasında kurduğu bu bağın büyük rolü vardır. Yine kişilerini daha iyi anlamamızı sağlayan mekânlar kullanılmıştır. Apartman binaları, odalar, hasta yatakları, pencereler, boğucu iş yerleri, ofisler, dükkânlar, bir özgürlük alanı olarak sokaklar, parklar, bahçeler, deniz… Kent yaşamı karşısında gecekondu semtleri, sahil boyları, bahçeli evler… Bütün bunların yanı sıra müziği unutmamak lazım. Selçuk Baran’ın öykülerinde arka planda hep bir şarkının, bir ezginin öyküyle beraber aktığına, adeta bir öykü kişisi gibi yer aldığına tanıklık ederiz.

Selçuk Baran’ın öyküleri hakkında söylenecek daha çok söz var elbette. Ancak bana ayrılan süre içerisinde onun öykü evreninin bir çerçevesini ana hatlarıyla çizmeye çalıştım.  Son olarak “Mektup” öyküsündeki karakteri gibi hayatı yazarak anlamaya çalışan, yazmadığı zaman yaşadığını pek fark edemeyen Selçuk Baran gibi bir yazarın, kendisini başarısız kabul ederek yazmayı bırakması ve bunun nedenleri üzerinde de elbette durmak gerekir.

1580e167bd7d4f(1).jpeg

Burada sözü kendisine bırakmak istiyorum. Selçuk Baran’a da yer veren “Gölgenin Kadınları” isimli kitabın önsözünü okuduktan sonra Berat Günçıkan’a yazdığı mektupta yazmayı neden bıraktığını şöyle açıklar:

“Gölgeyi seçen kadınlar yazı dizinizin önsözünü yeni okudum. Biraz üzüldüm. Lütfen siz de beni biraz daha gölgeye itmeyin. Ben iki kitap yazmadım. Sekiz kitap yazdım. Yazı yazmayı son iki yıldır bıraktım. Nedeni de Türk okuyucusuna bir türlü ulaşamam, bu yüzden de okunamamam. Bir fikir veriminin etki yapabilmesi için der Thomas Mann, eser sahibinin kişisel hayatıyla çağdaş neslin genel kaderi arasında gizli bir yakınlık, hatta eşitlik bulunmalıdır. Toplum, kendisinin, bir sanat eserini niçin şöhrete ulaştırdığını bilmez. Ama alkışının asıl sebebi, tartıya gelmeyen bir şeydir; yakınlık duygusu. Demek ki ben, okuruma yakın olmayı beceremedim… bu yüzden çekilmeyi yeğledim. Gerçi insan başkaları için değil, kendisi için yazar. Ama kendim için yazdığım sekiz kitap, yalnız kendim için olacaksa, yeterlidir diyorum.”

Bu cümlelerini okuyunca, onun bunca güzel kitaptan sonra okuyucuyla bir bağ kuramadığını düşünerek yazmayı bıraktığını anlıyoruz. Ama bu bağın kurulması öncelikle yazılanların okura ulaşmasıyla da ilgilidir. Selçuk Baran’ın kitapları ödüller almasına rağmen onları yayımlatması çok zor olmuştur. Öte yandan yaşadığı dönemde yazdıklarının değerinin edebiyat eleştirmenleri ve diğer yazarlar tarafından da tam olarak anlaşılamadığını dolayısıyla yeterince anlatılıp konuşulmadığını görüyoruz. Bu da kitaplarının okura ulaşmasını büyük ölçüde engellemiş bana göre. Füsun Akatlı “Kasım Mektubu/Bir Solgun Resim: Selçuk Baran” yazısında, onun dergilerde nadiren öykü yayımladığını, soruşturmalara, açık oturumlara katılmadığını, eşantiyon göndermediğini anlatır. Selçuk Baran’ın, dokuduklarını ancak bir top kumaşa vardırınca, bir kitapla okurunun karşısına çıkarmayı tercih ettiğini söyler. Ona göre Selçuk Baran, sessiz sedasız çekilmiştir sahneden. Zaten ramp ışıkları da onu hiç aydınlatmamıştır.

Selim İleri de pek çok yazısında bu konuya değinerek Selçuk Baran’ı talihsiz bir yazar olarak nitelendirir. Selçuk Baran’ı Lale Dilek adıyla öyküleştirdiği Yağmur Akşamları kitabında şöyle der:

“Bu kadar incelikli, duyarlı bir hikâyenin yazarı böylesine mi görmezden gelinir. Yazı dünyası bazen çok merhametsiz. (…) Bence, inceliklere, sırçalara kapalı insanların, yazarların, eleştirmenlerin, okurların bilinçsiz suikasti. Baştan beri.”