“Ayın Öyküsü”nü Mahir Ünsal Eriş seçti.

HÜLYA BİLGE GÜLTEKİN

Hava kararmak üzereydi. Güneş olgun bir meyve gibi yuvarlanıp düşecekti birazdan dünyanın öte yanına. Ay görünürde yoktu henüz. Yıldızlar da. Karanlık bir büyüteç gibi inecekti yeryüzüne. İnip görünür kılacaktı sesleri.

Kasabanın kadınları bu saatlerde tatlı bir telaşla eşlerine mükellef sofralar hazırlarken ben oturmuş penceremin önüne bu tatmadığım duyguyu düşlemeye çalışıyordum. Gerçekler de boş durmuyor, kendilerini olanca gücüyle göstermek için yarışıyorlardı birbirleriyle.

Arabaların önce ışıkları sonra sesleri teklifsizce daldı bahçemizden içeri. Dört apartmanın birbirine bitişik otoparkları, park eden araçların açılıp kapanan kapılarıyla sarsıldı. Pencereler göz göz aydınlandı. Kimi sarı, kimi beyaz, çok azı da loştu. Bu akşam da her şey yolunda görünüyordu. Yolunda olmayan bir tek ben vardım. Ben de yola gelirdim birazdan. Karanlık koyuldukça yakardım içimdeki ışığı, farkım kalmazdı yıldızlardan.

Çayımdan birkaç yudum almıştım ki zil çaldı. Vedat’ın bu saatlerde eve gelmesine alışkın değildim. Ya hiç gelmezdi ya da yapışır bir bostan bozuntusunun koluna onunla gelirdi. Bozduğu rahatımı biraz daha uzatabilmek için bardağımdaki çayı bitirip ondan sonra açtım kapıyı. Vedat’tı gelen. Arkadaşını gece yatısına getiren yeni yetmeler gibi de sevinçliydi. “Bu Sinan,” dedi gülerek, “bu da bizim hatun.”

Zorla getirilmiş gibi mahcuptu Sinan. Benimle tanışsın istemiş. Koca bir yalan. Beni göstermese birilerine çatlar. Gösterecek, “Trakya’nın en güzel kızını sen almışsın abi” dedirtip böbürlenecek. Demedi Sinan. Uzun bir süre dili bağlanmış gibi oturup Vedat’ı dinledi. Arada bir gözleri bana doğru seğirttiğinde çekiyordu geri. Yüzüme bakamıyor oluşu etkiliyordu beni. Bir başkaydı. Vedat’ın gevezeliği onun suskunluğunu, pervasızlığı mahcupluğunu gözümde daha da büyütüyordu.

Kendimi daha fazla kaptırmamak için onları baş başa bırakıp televizyonun karşısına geçtim. Kanalları gezinirken Yeşilçam filmlerinden birine denk gelince durdum. Seyredeceğimden değil de Sinan’a doğru kaymasınlar diye sabitledim gözlerimi televizyona. Olur olmaz hareket edip dikkat çekmesinden korktuğum ellerimi de koltuğun kabarık minderine gömdüm. Sinan’ın dikkatini çekti bu kıpırtısız halim. “Esas oğlan kim? Gözünü kırpmadan izliyorsun, merak ettim,” dedi bana doğru dönerek. Gözlerini kaçırmayıp dilediği gibi baksın bana diye hiç ona bakmadan “Tarık Akan,” dedim gülerek.

Oturduğu yerden fırladı Vedat. Saçını başını düzeltip podyumdaki erkek modeller gibi pozdan poza soktu kendini. Boylu poslu, bir bakanın dönüp bir daha baktığı, dışının her göreni, içinin beni yaktığı, yakışıklı olduğu kadar arızalı da olan bir adamdı. İlk kez karşılaştığı birini sulu dereye götürüp susuz getirecek kadar büyüleyici bir konuşma dili geliştirmişti. İstediğini aldıktan sonra kolayca büründüğü bu etkileyici rolü oynamaktan sıkılır, gerçek yüzünü bütün sertliğiyle göstermekten çekinmezdi.

“Heyt be! Esas oğlanın hası burada. Ama şu işe bak arkadaş, yüzümüze bakan yok,” diye bağırdı bana doğru dönüp. Beklediği ilgiyi göremeyince azarlayarak devam etti konuşmasına.

“Bırak şu hayali adamlarını da bize rakı getir.”

Filmlerdeki kötü adamları aklıma getirecek kadar korkunç çıkmıştı sesi. Kalkıp mutfağa geçtim. Mutfakla salon arasında küçük bir servis penceremiz vardı. Tam kapanmadığı belli olmasın diye açık tutuyordum onu sürekli. Rakıyı dolaptan çıkarırken gözlerimi birer mavi boncuk gibi yuvarladım pencereden dışarı. Bir kez daha beni izlerken yakaladım Sinan’ı. Vedat’ın evde koruduğu tek eşya olan, zaman zaman karşısına alıp dertleşerek rakısını içtiği Karl Marx’ın küçük beyaz büstünü almış eline incelermiş gibi yapıyor, arada da beni süzüyordu. Bacaklarım titremeye başladı. Mutfağın tam karşısındaki küçük tuvalete zar zor attım kendimi. Aynaya baktım. Dişlerimi durdurmazsam yiyip bitireceklerdi sanki dudaklarımı. Gözlerime yıldızlar doluşmuş, yanaklarıma allar oturmuştu. Bir güzellik çökmüştü ki üstüme baktıkça bakasım geliyordu kendime. Şaşkındım. Sinan da görsün istiyordum bu halimi, görsün ve bana bakmaya doyamasın istiyordum, oydu çünkü hepsinin sebebi. Ama Vedat görmemeliydi. Onun söndürdüğü ışığı bir başkasının yakmış olmasına asla tahammül edemezdi. Derin bir nefes alıp toparlandım. Yüzümdeki yangını ıslattığım ellerimle söndürmeye çalıştım. Gözlerimdeki parlaklığı silip süpürsün diye sıkı sıkı kapatıp açtım göz kapaklarımı. Yapacak başka bir şey gelmeyince aklıma, geçip mutfağa rakı tepsisini hazırlamaya başladım.

Bu arada kalkmamı fırsat bilen Vedat, televizyonu kapatıp kendi gerçek adamlarından birinin CD’sini takmıştı müzik setine. İnsan kimi çok severse zamanla ona benzemeye de başlıyordu. Vedat da hık demiş burnundan düşmüştü sanki Ahmet Kaya’nın. Saç ve bıyık şekliyle,  sürekli sıvazlayıp durduğu sakalıyla, giyimi kuşamı, dilinden düşürmediği şarkıları ve sözleriyle klonlanmış bir kopyası gibiydi onun. Yokluğunda sahneye çıkarsalar ne yapar eder sesini de benzetmeyi başarırdı. Çalmaya başlayan şarkısına canı gönülden eşlik ederek geldi mutfağa.

Martılar ağlardı çöplüklerde
Biz seninle gülüşürdük
Şehirlere bombalar yağardı her gece
Biz durmadan sevişirdik

Hazırladığım tepsiyi alıp salona döndü. Rakı şişesini eline aldığında eksik bir parçası tamamlanmış gibi huzura eriyordu Vedat. Beni canımdan bezdiren huysuzluğundan eser kalmıyordu geriye. Bir eline rakı şişesini, diğerine su şişesini alıp sağa sola sallanarak eşlik etti yine çalan şarkının sözlerine.

Acımasız olma şimdi bu kadar
Dün gibi dün gibi çekip gitme
Bırak da sarılayım ayaklarına
Kum gibi kum gibi ezip geçme

İçmeden sarhoş olmaya başlamıştı bile. Çakırkeyif bir edayla; “Hatunum. Esas kızların en güzeli. Buz verir misin bize?” diye seslendi.

Getirdiğim buzu sehpaya bırakıp yatak odasının yolunu gönülsüzce tuttum. Hem kalmak hem gitmek istiyordum. Sinan’ın arada bir bana doğru kayan bakışlarını yakalamak mutlu ediyordu beni. Gözlerinin dokunduğu yerler dile geliyordu hemen. Vedat’ın bedenimi duymasından korktuğum için istesem de kalamazdım onlarla.

Odaya girmeden daha kulaklarımı tırmalamaya başlamıştı bile Vedat’ın sesi. Temcit pilavı gibi ısıta ısıta tadını iyice kaçırdığı yıllanmış muhabbeti açmakta gecikmemişti. Hiç mi dinmez bu acılar? Hiç mi dermanı yok? Biliyorum artık; iyileşmek işine gelmiyor. Acılarına tutkun Vedat, başka sevda istemiyor. Hani o acıların ilacıydım ben. Aşktım. Devrimdim. Mavi bir sevdaydım ona. İzin vermedi. Sevdirmedi. Sevmedi. Sevişmedi. İyileşmedi. Onun çektiği acıları çekmedim diye hep eksik göründüm onun gözüne. Polislerin onu sokaklarda kovaladığını, mermilerin sağından solundan uçuşarak geçtiğini iddia ettiği ilk gençlik çağlarında bir çocuktum ben oysa daha. Bahçeye çıktığımda dahi göz hapsinde tutulan bir kız çocuğuydum. Ev daimi bir karakol, odam nezarethane, annem babam acımasız birer polisti.  Gözlerinin önünden uzaklaşmayı her denediğimde daha da kısıtlanıyordu yaşama alanım. Bir erkek olarak bunları yaşamadığı için dünyanın biz kadınlara biçtiği acıları hiçe saymakta üstüne yoktu Vedat’ın. Bu yetmezmiş gibi kendi acılarını dağ gibi büyütür, kendisi gibi onlara benim de tapınmamı beklerdi. Beklentisine karşılık bulamadıkça da hırpalayıp dururdu beni. Usanmıştım artık iyice. Mutluluk düşmanı bir adamdan ötesi değildi benim gözümde.

Kapıyı peşimden kovalıyormuş gibi gelen sesinin üzerine sıkıca kapattım. Yatağıma uzanıp bir o yana bir bu yana döndüm bir süre. Rahatım bozulmuştu ama bunun sebebi Vedat değildi. Odama kapandığımda onunla olan bütün meselem biterdi çünkü. Sinan’ın gözleriydi rahatımı bozan. Bana her baktığında başka bir renge, başka bir dile, başka bir duyguya bürünmüşlerdi. Bir çift gözün bu kadar maharetli oluşuna ilk kez şahit oluyordum. Sinan’dan önce sahip olmayı başarmışlardı bana. Birdenbire ortaya çıkan bu utangaç gözler bana kadın olduğumu hatırlatmakla kalmamış, Vedat’ın ruhumda açtığı derin yaraları bir parça da olsa sağaltmayı başarmıştı.

Kapı sertçe açıldı, “Pijama ver bize. Salonda yatacağız biz. Beni bekleme,” dedi Vedat.

Beklemiyordum ki. Çok olmuştu beklentilerimden vazgeçeli. Birçok şeyin farkında olmadığı gibi bunun da farkında değildi. Verdim pijamaları. Çok geçmeden, “Hatunum! Hele bir bak bana,” diye neşeyle seslenip salona çağırdı beni. “Sinan’ın kız kardeşi evlenecekmiş. Düğünlerine gider miyiz?” diye sordu. Sevinçli oluşunun sebebi belli olmuştu. Kendisi gibi büyük acılar çekmiş arkadaşlarıyla doyasıya eğlenecekleri bir bayram yeriydi bu düğün ona. Davet edilmiş olmak onun kadar sevindirmemişti beni. “O gün gelsin bakarız,” dedim isteksizce. Tam dönüp gidecekken kitabım ilişti gözüme. Bana Vedat’ı unutturan okumak Sinan’ı da unutturur diye düşündüm. Gidip aldım pencerenin önünden. Vedat hem övünerek hem de yerinerek, “Kâtip soyundandır bizimki. Bana kızıp kafama fırlatmadıkça elinden kitap düşmez,” dedi. Gülerek baktı bana Sinan. Ben de ona gözlerimle gülümsedim. Yürüyerek değil uçarak döndüm yatak odasına. Gördüğüme inanmakta zorlanıyordum. Fanatiği olduğu futbol takımının pijamalarını almıştım Vedat’a. Onların hatırına eve erken gelir de birlikte gireriz yatağa diye ummuştum. Bir kez olsun üstünde görebilmek için yalvarmıştım bile. Yine giymemişti. Sinan’ın üstündeydiler şimdi. Bir yabancı değildi artık, onu bekleyen boşluğu tastamam doldurmuş, benim olmuştu.

Uzanıp kaldığım sayfadan başladım okumaya. Yine gülümseyerek. Bu hoşnutluk hali yapışmış gibi bir türlü bırakmıyordu yüzümü. Farkındaydım. Kitaptan tek bir sözcük bile girmiyordu aklıma. Çok severek okuduğum bir kitap olmasına rağmen yazarın büyüleyici üslubu beni kendimden de Sinan’dan da geçiremiyordu. Kaç saat sürmüştü bu sarhoşluk bilemiyorum ama civardaki horozları ve ezanları dinledikten sonra dalabilmiştim ancak uykuya. Dalarken de gülümsüyor muydum bilmiyorum ama o anda da gördüm Sinan’ı. Yüzüme doğru eğiliyor, dudaklarını tenimde, gözlerini gözlerimde hiç çekinmeden gezdiriyordu. Birden Vedat geldi gözümün önüne. Sonra Sinan. Sonra yine Vedat. Korkuyla fırladım yataktan. Can havliyle banyoya attım kendimi. Kilitleyip kapıyı duşa girdim. Çıkmak üzereydim ki kapı yumruklanmaya başladı. Aceleyle çıkıp küvetten bornozumu giydim. Ellerimin titremesi kapıyı açmamı geciktirince daha da sinirlendi Vedat. Kolumdan tuttuğu gibi yatak odasına sürükledi beni. “Sabahın köründe duş almak da nesi? Ya bana her şeyi anlatırsın ya da ben anlattırmayı bilirim sana,” deyip yatağın üzerine bir paçavra gibi savurdu bedenimi. “Nerede o? Nerede!” diye avazı çıktığı kadar bağırarak açıp kapamaya başladı gardırobun kapaklarını. “Sabaha kadar beraber olan sendin onunla. Ben nereden bileyim?” dedim. “Sabaha kadar oturamadım ben. Sızıp kalmışım. Uyandım ki yok. Sabahın köründe duş yapmazdın sen. Neden yaptın? Neden!” diye bağırdı tekrar. Boynundaki damarlar uzun birer solucan gibi şişmişti öfkeden. Nefessiz kalıp susmasa patlayıp fışkıracaklardı etrafa.

Hiçbir şey diyemedim. Demeye kalktığımda gülmek geliyordu içimden. Bu kadar öfkelenmesinin sebebi de buydu. “Susma! Hasta etme beni. Bir şey söyle. Akşamdan beri parlayan gözlerini oydurtma bana!” diye haykırdı.

İki yüz yirmi volttan başka hiçbir acının dokunamadığı bir adamı delip geçmiş olmak hoşuma gitmişti. İlgisiz annelerinin en kıymetli vazolarını kıran çocuklar gibiydim. “Yüzünde güller açıyor! Bu ne hâl! Dağıttıracaksın bana suratını. Elimden bir kaza çıkmadan anlat!” diye bağırarak yapıştı boğazıma. Kaybedip kendini okkalı bir tokat indirdi suratıma. İçin için ağladığımı anlayınca bırakıp salona geçti. Bir süre sonra elinde bir not kâğıdıyla döndü. “Bu da çaldığınız minarenin kılıfı,” deyip fırlattı notu suratıma.

“Telefon ettiler. Gece inşaatta kalan işçiler birbirine girmiş. Uyandırmaya çalıştım ama uyanmadın. Acilen kaçıyorum. Ayrıca pijamalarına bayıldım. El koyuyorum.”

Hülya Bilge Gültekin