Hayat bazen çiçek satan Çingene kızlar ve kâğıt toplayan âşık delikanlıların arasındaki sıcaklık, hayat bazen günleri birbirine ulayarak satın alınan ve bir ablanın kimselere benzemeyen sevgisine sunulan bir kolye, hayat bazen bütün görevlerini mükemmel bir şekilde ifa ettikten sonra ortadan kaybolan yorgun bir anne, hayat bazen suskun kocasına karşın pembe geceliğinden medet uman yalnız bir kadın… İlay Bilgili’nin öyküleri samimi bir taşra ve kırgın bir kentin tam ortasından sesleniyor okura. Ayrıntıları yakalama becerisi, kurduğu imgesel dünyanın gücü, yerinde kullanılıp öykü atmosferini besleyen belirsizlikle bizden bir dünya kuruyor.

İlay Bilgili ile Talan’ı konuştuk.

Gülhan Tuba Çelik

unnamed.jpg

Yayımlanan ilk öykünden Talan’ın çıkışına kadar nasıl bir yolda yürüdün? Hangi duygulara büründün? Bu yol, bu emek ve ilk göz ağrın için neler söylemek istersin?

Benim için hayatımın çok kıymetli bir dönemi olduğunu söyleyebilirim öncelikle. Çünkü ilk kez sadece hayal kurup, elim kolum bağlı beklemeden yerimden kalkıp çabaladığım bir dönemdi. Öykü, bu bağlamda kendi varoluş serüvenimde de kıymetli bir yerde. Yayımlanan ilk öyküm Artis oldu. Ben uzun zamandır amatörce yazıyordum zaten, köşe yazıları, sinema yazıları… Bir gün yakın bir dostum, Altkitap Öykü Ödülü’nden bahsetti ve denememi istedi. İyi dostlar böyledir, debelenmeni, yerinde saymanı istemezler. Okuduğum öyküleri düşününce hemen yaparım gibi geldi. İlk duvara toslayışım da bu oldu. Artis’i yazdım. Yarışmaya neredeyse bir ay vardı. Olmamıştı. Tekrar yazdım, yine olmadı. O dostumun telkiniyle de en baştan başladım. Öykü nedir, yazmak nedir, neden ve nasıl yazarız? Kısacası benim öykü serüvenim öykü nedir’i bilmediğimi anlamam ve istediğim güzellikte bir öykü yazamıyor oluşumla başladı. Yazmak isteyen biri için daha doğru bir başlangıç düşünemiyorum. 2017 yılı seçkisi açıklandığında Artis’in adını listede görmemiz bu yolculuğun hâlâ en kıymetli anıdır. Daha sonra yılmadan, alınmadan ve gocunmadan kendimi denediğim bir döneme girdim. Edebi değer ürettiğini düşündüğüm dergi ve yayınlarda yayımlanmak için oldukça uğraştım. Reddedildim, devam ettim. Sonra yavaş yavaş istediğim yere yürümeye başladım. Talan, yaklaşık iki yılın sonunda, dosya olarak hazırdı. Geçtiğimiz Nisan ayında da yolum Monokl Yayınları ile de birleşince uzun zamandır tomurcuk versin diye beklediğim dallar çiçek açtı. Monokl Yayınevi çok içime sindi. Tam da olmak istediğim yerdeydim. Kitapta on dört öykü var ve zaten benim toplamda on yedi, on sekiz öyküm var. Bir öyküyü kesip biçmem, işlemem, oyalarını iğnelemem çok uzun zaman alıyor. Çok şükür yollanacak bir yerler oluyor da artık yakasından düşüyorsun metnin. Kitabıma elimi sürmedim, açıp asla okumam. Hâlâ bir yerlerine dokunma, değiştirme isteği duyacağımdan eminim çünkü.

Mimesis, Talan ve Seninki Gibi adlı üç öykünü diğerlerinden ayıran ufak bir çizgi var. Ben buradaki kadınların yapayalnızlığını, güçlü duruşlarına rağmen içteki kırılmalarını çok sevdim. Bu üç hikâyedeki üç kadını biraz açalım istiyorum. Bu öykülerde kadınlık ve kadınlar adına söylemek istediğin şey ne?

Gördüğüm ama içselleştirmediğim hiçbir şeyi yazmıyorum ben. Bu konuda da çok huzurluyum çünkü kendime konu da seçmiyorum. Ben bir kadın öyküsü yazayım, çingene öyküsü yazayım demedim hiç. Kokular, renkler, cümleler, nesneler toplaşıyorlar kafamda ben farkında olmadan, sonra bir itki oluyor yazmaya başlıyorum ve bir bakıyorum yapayalnız, güçlü duran ama içte kırık dökük kadınlar yazmışım. Peki kim bu kadınlar? Aslında Talan’dan başlarsak, Talan’ın kadın karakteri çok sembolik de bir kadın bence. Bana göre o Şule Çet, Emine Bulut, Özgecan Aslan, yurtlarda tecavüze uğrayan onlarca çocuk, itilip hor görülen, zulüm gören her kadın… O öykünün anlatıcısını bizzat Tanrı olarak seçmiştim aslında. Çünkü anlatıcı görünmeyen, mistik bir varlık orada. Her yerde olabilen, her şeyi gören bir varlık… Sonra dedim ki hayır, bunlar fısıltılar… Bazen bu fısıltılar Tanrı’dan bile daha güçlü… Kanlı canlı mahalle baskısı bu… O sesler uğruna feda ettiğimiz nice kadınlar var. Bu sinsi, acımasız, kayıtsız, umursamaz bir canavar. Dolayısıyla aslında Talan öyküsü, Mimesis’i de Seninki Gibi’yi de kapsayıcı bir özelliğe sahip. Mimesis, Çukurova’da özlerimi aradığım ama artık taşraya da şehre de ait olmayışımla yüzleştiğim bir öykü. Anne, özellikle kız çocukları için çok kemik bir noktadadır. Bazen aşırı ilgileriyle, aşırı sevgileriyle; bazen mesafeleriyle, bazen özgürlüğü seçip evlatlarını daha geriye atmalarıyla annelerinin denizlerinde bir şekilde boğulan bir sürü kadın tanıdım. Gerek sevgi gerek nefret ama hepsi boğuldular. Ben insanın annesi öldüğünde gerçekten doğduğuna inanmışımdır hep. Dolayısıyla kadının kadınla ilişkisi de var Mimesis’te. Annenin kızla… Kırılamayan kodlarla susulanlar var, hepsinin boynu da bükük fakat bir anlamaya, tanımaya, yüzleşmeye çalışma da var. Ne güzel bir kadın Aynur. Ben tanımıyorum henüz o kadını. Zamanla tanışacağımdan şüphem de yok ama. Seninki Gibi’de daha tanıdık bir kadın var. O kendine yabancı olsa da ben görüyorum onu. Erk ve kadın kodları altında şaşkın… Sesimi duyan var mı, diyor. Güzel olan şu, artık önce biz kadınlar birbirimizin sesini duymaya başladık. Kadın hareketleri ve dayanışması tüm dünyada ve ülkemizde omuz omuza yeşeriyor. Biz dayanışmasaydık Şule Çet davası yeniden görülmezdi belki. Yanımızda olan bir sürü erkek de var tabii, bu da umut verici, cesaretlendirici. Ben önce derinlere inmek istedim, her şeyin başladığı sessizliğe ama biliyorum hesaplaşacak bu kadınlar. Sonraki öykülerde belki…

Katılır mısın bilmem ama öykülerinden daha geleneksel olanların açıklık anlamında da daha net olduğunu gördüm. Örneğin Deli ve Çocuk, Su Hatırına, Fotoğraf… Tırnak içinde “daha şehirli” olanlar ise biraz daha gizemli. Bu gizemin kafamı meşgul etmesi bir okur olarak beni tatlı tatlı yorsa da nihayetinde o belirsizliği sevdim. Talan’da, Mimesis’te, Seninki Gibi’de, Yol’da bu belirsizlik neyi ima ediyor?

Dediğim gibi bir yerden sonra tükürülüp atılmışsın gibi geliyor. En nihayetinde bu kitap ne taşra ne şehir kitabı, değil mi? Sen de okudun. Taşra öyküleri desen değil, şehir öyküleri hiç değil. Yani aidiyetsizlik duygusuyla yürüyen karakterler var. Artık hiçbir yere ait değilsin. Bunu ben çok yaşarım. Baba evine gider, küçük bir kız çocuğu olurum ama eşyalarım valizdedir hep. Ben misafirim orada. İstanbul’a dönerim, yan komşumu bile tanımadığım bir beton yığınında, banyomda har sabunları, mutfakta annemin yaptığı peynir, zeytinle sahte bir ev yaratmaya çalışırım. Bir algıdan öteye geçemiyor elbette. Daha şehirli öyküler daha gizemli çünkü şehir bulanık, şehir benim bilmediğim, sonradan öğrendiğim, acemi yanım, adapte olmaya çalışırken özümü de yitirmemeye çalıştığım tarafım… Şehir beni evimden ayıran suçlu da aslında gözümde, şehirde yaşasam da ona bakmayı reddediyor bir tarafım. Ama taşra öyküleri net. Çünkü artık orada yaşamasan da aslında ev orası. Köklerin orada, büyümüşsün dal vermişsin, dalların baş vermiş ta koca şehre uzanmış ama suyu içtiğin köklerin hala taşrada. Cam gibi net taşra atmosferi… Artis’in Aliye’si gibi yedi yaşımdaki halim gözümün önünde. Saçlarımın turuncusu bile öyle apaçık ki zihnimde. Naylon terlikler, don lastiğiyle bağlanmış keçe saçlar. Çünkü gerçek ev orası Gülhan’cığım. Sanırım bundan kaynaklı.

Öykülerinde yoklukla sınanan fakat özellikle abla sevgisi ile taçlanan bir taşra var. Maddi imkânsızlıkların, bazı şeylere uzaklığın yerini yoğun bir bağlılık/kardeşlik alıyor çoğu zaman. Sinemaların, ufak dükkânların, çiçek satan Çingene kızların, dağdan buz getiren yoksul kadınların olduğu sıcak bir dünya bu. Taşra, İlay Bilgili öyküsünde nasıl bir boşluğu dolduruyor?

Aslında sen sordukça ben de hesaplaşıyorum. Talan ne kadar derdi olan bir kitapsa o kadar da kendimle hesaplaştığım bir kitap. Taşra öykülerindeki kadın karakterler genelde teyzelerimin adları. Teyze demek benim için anne demek, yarısı değil. Anneannem dokuz aylık hamileyken dedemi kanserden kaybetmiş. Dedemin adı Ali, anneannemin karnındakinin adı Aliye… En küçük teyzem. En büyük teyzemi yokluktan evlendirmiş, başka şehre gelin vermiş. En büyük dediğim on beşinde. Başka bir teyzemi de kucağına vermiş anneannem, buna da bak demiş. Kendi yetememiş çünkü. En büyük abla, kardeşlerinin artık annesi de olmuş. Çok yokluk varmış ama anneannem güçlü bir kadın kahraman. Yokluk mu, kafa tutmuş, töre mi almış başını gitmiş. Biz o evde yazlar geçirdik. En nihayetinde bakıyorum da kadınlık kodlarını kıran, kırmaya uğraşan; bir yandan ataerkil toplumda başında olmayan, “eksik” erkek yüzünden bedel ödemek zorunda kalıp koruyayım derken bir yandan kırıp döken, yıllar sonra hesaplaşan ama inatla mayalayan, yoğuran, abla olan, ana olan, her yokluğa yama olan, siper olan kadınlarla büyüdüm ben. Yokluk vardı ama ben o nedir bilmiyorum. Sofrada et yoktu ama akşam soba yanardı, yere bir sofra açılırdı, tandır ekmeği, tuzlu yoğurt çıkarırdık, çay sobanın üstünde tıkırdardı. Her birimiz bir kadının kucağında sıcacık sarmalanmışız, uykuya yatmışız. Taşra tam da burada işte… Şehirde tanımadığın yan komşunun karşısında bir duvar. Ama taşra, meşakkatlidir de. Tozpembe değildir. Acımasızdır. Yan komşunu tanımaman sana bir özgürlük alanı da verir ama taşrada hep bacadan içeri süzülen fısıltılar vardır. Gözler vardır. Benim için, kendimi konumlandırdığım hayat rutininde taşra benim hem bereketim hem sırtımda kamburum.

4b898546-f686-4179-9ea3-b205608cddb6.JPG

Panta Rhei ve Hayriye’nin Yok Oluşu öykülerinden de özellikle söz etmek istiyorum. Kitabın genelinde ayrıntıları verme gücün, oluşan görselliğin etkileyiciliği vs yönlerinden zaten başarılısın ama burada empati becerin neredeyse şahlanıyor. Bu öykülerde çok yaşlı bir adamı ve çok yaşlı bir kadını muazzam derecede “görmüş”sün ve şahsen bunu kıymetli buldum. Merak ettiğim şey şu: Bu güçlü empati acaba yine taşra kökenli bir tanıma/ bilme midir? Değilse, sence ne?

Tabii, taşrayı bilmek var. Olmaz mı? Bana öykü yaz diyen sevgili dostumun da dediği gibi, bildiğim yerden başladım tabii. Dedem ve anneannemle neredeyse otuz altı yıl birlikte olabilme lütfu da var işin içinde. Panta Rhei’nin mekânı bir bayram gezmesindeki bir odadır. Herkes sohbet ederken ben kafamda odanın her ayrıntısının fotoğrafını çekiyordum. Bir de önce sinema sonra edebiyatla olan ilişkim bana yaşamama imkân olmayan binlerce hayat hikâyesi anlattı. Binlerce alternatif deneyimledim. Bir süre sonra dünyadaki her şey benmişim gibi oldu. Kıyıya vuran bebekler, konteynırlarda boğulan mülteciler, işlerinden atılanlar, bombalarla havaya uçanlar, sokakta evladının gözü önünde katledilenler, eziyet gören hayvanlar, kesilen zeytinler oluyorsun bir süre sonra… Nasıl olmayacaksın? Bir savaş filmi izliyorsun, bir tecavüz kitabı okuyorsun, ölüm, delilik, ırkçılık, homofobi… Bir seks işçisinin odasına giriyorsun, dayak yiyişini okuyorsun, yalnızlığını yüreğinde hissediyorsun mesela… Sonra gerçek hayatta onun onur savaşını gördüğünde, yanındayım diyorsun. Çünkü sen ırktan, dinden, ideolojilerden, sıfatlardan, yargılardan öte önce insansın diyorsun. Bunu demeyen kocaman ve karanlık bir güruh var. Onların karşısında omuz omuza vermezsek huzuru da bulamayacağız. Hayattan beklememeyi, kendin koparıp söküp almayı öğreniyorsun. Hepimiz önce insanız, en büyük paydamız da bu. Ya da açıyorsun, bir haber okuyorsun. Yedi kişi Yunanistan açıklarında boğuldu. Dördü çocuk, diyor haber. Senin evladın içeride sıcacık yatağında uyuyor. Önce ar ediyorsun. Sonra zihnin çalışmaya başlıyor. Sekiz yaşımdaki kızım kucağımda, soğuk sularda gömülüyoruz. Evladım ellerimden kayıp yok oluyor denizin midesinde. O annenin dehşet dolu kalbi gelip kalbime oturuyor, etlerim yırtılıyor. Tırnağını keserken azıcık derin kessen sızısı senin tırnağında bitiyor. Dünya kötü, yorucu… Edebiyat, sinema, sanat ise onarıcı, tazeleyici, bıkıp usanmadan öğreten bir öğretmen. Empati kurabilmek övünülecek bir şey değil, empati kurmak zorundayız. Bunu öğrenmek zorundayız.

Biraz da okuma serüveninden söz edelim. Neler okumayı seversin, şu aralar neler okuyorsun? Seni edebiyat dışında besleyen alanlar neler?

Son üç yıldır öykünün ne olduğu dâhil okuduğum her şey öyküye dairdi. Dediğim gibi bir gece mesaj kutuma düşen bir mesajla tanıştım öykü ile. Nasıl sonsuz bir denizmiş ve ben yüzme bile bilmiyormuşum. Kapatmam gereken bir açık vardı, randımanlı bir şekilde öykü okudum. Yapıyorum dediğin işi bilmemek bana çok büyük ayıp geliyor. İlk başladığımda hayatımda hiç Ferit Edgü bile okumamıştım ben. Dürüstçe. Peki ben bu isimleri okumadan ve yaptığım şeyin tanımını bilmeden nasıl ben öykü yazıyorum diyecektim? Ne büyük bir küstahlık! Sonra başladım. Duyduğum, gördüğüm tüm öykü kitaplarını edindim, teneffüslerde, boş derslerde, kızı denizde beklerken hep okudum. Ne okumayı seviyorsun dersen ben Juan Rulfo seviyorum. Onat Kutlar, İshak seviyorum. Canistan keza öyle… Yaşar Kemal, ev hissi verir. Böll severim. Salinger severim. Leyla Erbil’in Cüce’si hayranlık duyduğum bir metin. Fakat son bir iki aydır roman okuyorum. Geber Aşkım, Felaketzedeler Evi ve Perec’ten Şeyler’i ise oldukça sevdim. Felaketzedeler Evi bir o kadar daha uzun olsa nefes almadan okurdum. Knut Hamsun, Açlık. Albert Camus, Philip Roth. Delirmiş yazarları seviyorum sanırım. Ve görselliğin etkileyiciliği demişsin ya, öncelikle çok teşekkür ederim. İşte o sinema sevdamdan kaynaklanıyor. Çocuk yokken günde beş, altı film izlerdim ben. Dolayısıyla yazarken artık önce görüp sonra yazıyorum gibi geliyor bana bazen.

Ya sonra? İlk kitap önemli bir eşik ama bence sonrası daha zor. “Şimdi ne yapacağım ben” endişesini yaşamaya başladın mı? Masadakiler nedir, planların neler?

Bir endişem yok Gülhan. Önce bu duyguyu nadas sandım ama değildi. Bu nekahat dönemiydi. Sen de bilirsin ki bir yalnızlıkta iğneyle kuyu kazıyorsun. Ellerin, gözlerin, için hep kanıyor, çürüyor. Önce yüzleştiğim şeyleri sindirip sonra bunu bir adım öteye taşımak için uğraşmalıyım, diye düşünüyorum. Ne zamanki bu sırrı keşfederim o zaman tekrar yazmaya başlayacağım. Ben bu kitapta Aynur’u tanıdım, artık Aynur bir adım daha atmalı. O adımın ne olduğunu bulmalıyım önce mesela. Ben niye yazdığımı çok düşünüyorum. Ünlü olmak mı istiyorum, çok büyük bir yazar mı olmak istiyorum, aferin desinler mi istiyorum, başarılı hissetmek mi istiyorum, farklıyım demek gibi bir derdim mi var? Yine dürüstçe en ilkel yanımda bence bu duyguların hepsi de var bak itki noktasında ama bunlardan öte ben kendimi daha iyi tanımak istiyorum. Sınırlarımı ne kadar zorlayabilirim ben? Elim kolum neye yetiyor? Ben kendi huzurumu bulmadan Aynur’u da huzura kavuşturamam, biliyorum. Taslak birkaç öykü var ama aynıladıkları anda çöpe atacağım onları. Dilerim kitap hakkında yapıcı, güzel eleştiriler de olur ki ben daha sağlam yürüyebileyim. Bir novella niyetim de var, bana da zaman gösterecek diyorum ve sana bu güzel soruların için çok teşekkür ediyorum.  Bu cevaplama sürecinde ben de çok şey öğrendim. Yüreğine sağlık.