img_1568669667471.jpg

Sayın Bay: Memet Baydur
Sakarya Caddesi
Ankara

Memet bey –

Mektubuma başlamadan önce bütün kumpanyanın mahsus selamını ileteyim. Hemen ardından da konuya gireyim: Sana bu mektubu yazmamın nedeni Tarzan’dır. Tarzan’ı hatırlıyor musun? Bize onun hikayesini ilk sen anlatmıştın. Hikayenin adı Tarzan’dı ama daha çok Benekli’nin, Petros’un, Aynur’un, İsmail Uygar Sirk Kumpanyası’nın dillere destan yalnızlığının hikayesiydi. Tarzan, aslandı; kamyon kasasında uyuyan. Hikayede iki kere ya andın ya anmadın. Ama hikayenin adını ille de “tarzan” koydun.

Kötü haberi baştan vereyim: Boğuldu Tarzan. Pikniğe gidelim diye tutturmuştu o gün İsmail ağbi. Hava güzeldi; bir gece öncenin hasılatı yüklüydü. Tarzan pikniğe gittiğimizde neşeliydi. Tasmasını gevşettik, gölün kıyısında oynadı, kuşların, tavşanların peşinden koştu… bir pınardan su içti. İçerse ceylan olur diye korktuk önce. Ama bir şey olmadı… sonra bir anda yüzyüze geldi kendiyle gölün aynasında. Suretini gördüğü yerde suya atladı, bir daha da çıkmadı. Petros kaç kere daldı çıktı ama nafile… İsmail ağbinin gürlemesini hala duyar gibiyim, “ulan iki dakka ayrılıyoruz arkadaş, iki tavuğa su veremiyorsunuz be! Aslan nasıl boğulur yahu? Duyulmuş şey mi bu?…”

Tarzan’ı gömemedik; cesedi bulunamadı çünkü. O yüzden İsmail ağbi Tarzan’ın öldüğüne bir türlü inanmadı. Memet’i bulmaya gitmiştir belki, dedi hep. Sizin izinizde, sizin yanınızda yoldaşınız, yaşadığına sonuna kadar inandı.

Mecazi bir cenaze töreni için Körler Derneği Orkestrası’nı, Dinar Bandosu’nu çağırdık gölbaşına. Şubert’ten, Yorgo Bacanos’tan, Hayri Şahin’den, Selahattin Cesur’dan, Ümmü Gülsüm’den yürekler parçalayan şarkılar çaldılar. Dumlupınar Marşı eşliğinde onlar kasabaya doğru giderken, biz de kervanı düzdük, ver elini Orta Anadolu. Aşağıkepen Köyü’yle Yukarıkepen Köyü arasında bir yerde peşimize bir encek takıldı. Taa Sivrihisar’a kadar arkamızdan geldi. El kadar bir şey. Orda mola verdiğimiz bir çorbacıda İsmail ağbi bir çanak ayran koydurttu önüne. Hayvan bekler yemez ayranını. Yesene deriz biz, oralı değil. Buz gibi halbuki o sıcakta… Petros’un Ermenice bi şey söylemesiyle hayvan çanağa saldırmaz mı! İsmail ağbi “pes wallahi!” dedi. Ulan her hilkatin de dilinden anlıyo musun be! Pes wallahi! Müslüman mısın, şerbetli mi yoksa? Hazreti Süleyman mısın? Adını da sen ver artık itinin, senin oldu o da.

Tarzan olsun derim ben, dedi Petros.

Tarzan’ın oğlu mu lan bu? Aynı deri, aynı bakışlar… Ha köpek, ha aslan, Allah indinde hepsi bir.  Ezan sesini duyunca kıbleye döner havlamaya başlardı Tarzan. “Bakın ulan kafirler, emsal olsun hepinize!” derdi İsmail ağbi. Yahu, dedi bir gece İsmail ağbi, “kafirler” dediğimde hep aklıma geliyor, şöyle bir tuluat yapsak Memet bey kardeşimizi anlatan, onun elinden çıkmış gibi sade ve manalı. Ama onu seven bir başkaşının işi, bizim işimiz olduğu belli.  Petros’a böyle bir oyun yapalım ustam dedi İsmail ağbi. Petros’a ne zaman “ustam” dese ondan bir şey isteyeceği belliydi. Böyle böyle bir şey yapalım işte. Şöyle gözlükler, Aynur’un saçlarından takma sakallar, kafayı hafif kazıyıp üstüne şöyle muhacir işi kasket, iyi kumaş bir takımelbise (seni öyle hiç görmedik halbuki), pipo ya da puro, alengirli bir tüttürgeç, rugan pabuçlar, çift-geyik Karaca çoraplar (kim dikkat edecekse artık), cep saati cep saati, onsuz olmaz! Bir tükenmez kalem, bir de bloknot… bol kırtasiye işte.

Petros alışveriş listesiyle çıktı gitti. Akşama tuluatı yazmış, geri döndü. Meddah olmuş ulan bu, dedi İsmail ağbi. Memet beyi ben oynayacaktım hani?

İstersen iki kişilik yaparız abi, tuluat olur. Arkaya bir koltuk koyarız olur biter.

Olmaz! İyi, hadi sen oyna. Meddah olsun. Eşarp, tülbent, mendil istemem ama. Delikanlı oyunu olsun. İsmail ağbi Petros ille bir türkü söylesin istiyordu, sizin en sevdiğiniz türküymüş: “Kalenin dibinde daş ben oleydim /  Gelene geçene yoldaş oleydim”… Petros da “kalk gidek kârhaneye” diye tamamlıyordu… Türkü bitince oyuna geldi sıra.

Oyun şöyleydi: Bir istasyonda bekleyen siz… Rotarlı gelen Anadolu Ekspresi’nin kampanası… Panayır için gelen bizim kervanın çanları-çıngırakları… Bizimle tanışan siz… Sonra bir çadırın önündeki ateşin çevresinde oturan hepimiz… Petros işte bi kendi oluyor, hayvanla-nebatla konuşuyor, bir İsmail ağbi oluyor ofluyor-pofluyor, onu sikeyim, buna sokayım; bir Aynur oluyor sahnenin arkasından sesleniyor… aynı Aynur’un sesi ama! İsmail ağbinin bir cura ustası olduğunu bizden başka bir tek sen biliyorsun ya, “Sazını Arayan Aşık” hikayesini anlattırmak istiyorsun İsmail ağbiye bi gece. Bin türlü bahane bulup anlatmıyor, sonra Aynur’a bakmadan ama sanki sırf ona anlatır gibi Aşık Faruk hikayesini anlatıyor. Bir gece, meğer senin gittiğin günmüş o gün, çok dertleniyor İsmail ağbi. Curasını istiyor, “Sazını Arayan Aşık”in hikayesini anlatıyor. “Dil ile değil tel ile” deyip duruyor, bazen derin derin iç çekip bir ağıt, bir uzun hava ünnüyor, sonra hikayeye devam ediyordu. Yüreğimizi yaktın be Memet ağbi, niye biraz daha kalmadın o gece, daha karpuzu da kesmemiştik yani! diye feryat figan ediyor ara sıra.  İsmail ağbinin hikayesi şöyleydi: “Sesini arayan şehirde, sazını arayan Aşık Faruk’a rastladık. Kulaklarını örten kalpağını çekip aldık başından. Sazını gördük dedik. Biri çalmaya calışıyordu ama saz ses vermiyordu. Bu sazı ancak sahibi çalarmış. Açılsusamaçıl gibi bir parolası varmış, işareti de öyle bir şey imiş: kalpak-terazi. Sazını yitirdiği için sesini de yitiren, sokaklarda dilenciler gibi yaşayan Aşık. Bu sazın dili bağlanmış çünkü kısmeti bir dilsize bağlıymış. Bunun sahibi de ahraz bu saz şimdi o yüzden konuşmaz. Çok içli bir aşığın sazı bu, ondan başkaşının elinde çalışmaz. Böyle böyle anlattı İsmail ağbi. İşte bey’in kızı görüp aşık oluyor Faruk’a ama onun gözü başka bir şey görmez, dilini sazından başkası açmaz. Bey diyor ki, benim melek yüzlü kızım eridi gitti bu bahtsızın yoluna. Varın gidin, bulun, getirin su adı batasıca sazı bana… Küçük beyler sürmüş atlarını, gelmişler bir yol çatalına. Üç tane yol varmış burda, bir tanesinin tabelası “gidendönmez”. En küçüklerine, onun da adı Memet’miş, sen buraya git, demişler, kısa ve tekin görünüyor. Bu da inanmış gitmiş. Kalelerde düşmanla döğüşmüş, zindanlara düşmüş, Devanası’nın karşısına dikilmiş. Devanası bunu yiyecekmiş ama bakmış ki henüz günahsız, Yaradan’ın gazabından korkmuş, yememiş. Şu kasabada, şu sokakta bir dertli evliya vardır, Hint fakirleri gibi bir duvarın önünde çömelik durur. Saz onun elindeki asadır. Yanında pinekleyen bir köpek vardır. Köpeğe et ver. Adama da “beni bacın gönderdi, şu karşıki çeşmeye git yüzünü yıka, gözlerin açılacak” de, demiş. Adam kalktığınna asayı al, bir çula sar. Atının eyerinin altına sakla. Atını durmadan sür, bir istasyonun yanındaki sakızağacının altına çulunu ser. Asayı koynuna al, uyu. Sabah uyandığında asa saz olacak, demiş. Oğlan deneni yapmış. Sabah bakmış ki asa hakkaten saz olmuş. Almış babasına getirmiş. Bey de sazı almış, Faruk’a vermiş… Faruk sazını öpüp alnına koymuş önce, sonra da Kağızmanlı Hıfzı gibi içler parçalayıcı bir türkü söylemiş, sevdiğini ölümden döndürmüş…”

Petros her gece hikayesini bitirdiğinde halk iki gözü iki çeşme katıla katıla ağlar, oturur öyle kalır, kalkmak istemezdi ama gecenin en son varyatası bu olduğu için İsmail ağbi “yahu kavuştular ya işte!” der şeyircileri kışkışlardı. İsmail ağbi, sizlere ömür, ölünce Petros “hikaye şimdi çok daha bir manalı oldu” deyip öyle derin anlatmaya başladı ki dinleyen çoluk çocuk sahibi  kadınlar saçını başını yolar, pehlivan kılıklı koca koca adamlar üstünü başını yırtar oldu… Ama hepsi sonunda efendice kalkar, giderdi.

İsmail ağbi bir gece Burdur’un Ağlasun İlçesi’nin bilmemne kasabasında Petrolofis’ten bidonla mazot alırken seni görmüş. Yamaha motosikletine benzin koyuyormuşsun. Sarılıp kucaklasıymış seni ama üstü başı kir pas, çamur içinde olduğundan çekinmiş. Sen gelip bağrına basmışsın onu. Aynur’u sormuşsun, Benekli’yi, “Tarzan öldü” demiş üzülmüşsün. “Kumpanyaya tuluat da ekledik; ilk gösterimiz “Bay Baydur”du, seni andık, selam durduk….” falan demiş bir nefeste. İsmail ağbiyi bilirsin, soluğu tükenene kadar konuşurdu öyle makinalı tüfenk gibi. Felç geldi İsmail ağbime ama bizle gezmeyi bırakmadı ölene kadar. İsmail ağbiye inme indikten sonra bir papağan bulduk yoldaş olsun diye. Hep isterdi ya bir tane. Tekerlekli sandalyesinden ölene kadar kalkmadı İsmail ağbi, omzunda da papağan, konuşmasını yitirmişti İsmail ağbi ama bu papağan onun dili olmuştu artık. Ya da papağan onu dile getiriyor diye inanıyorduk biz. İnanılmaz bir şeydi ama papağan onu sesiyle, öfkesiyle öyle bir taklit ediyor, dile getiriyordu ki, o “onu sikeyim, buna sokayım” dedikçe biz kaççak delik arıyorduk. Böyle anlarda İsmail ağbinin yüzüne bir gülümseme bir aydınlık geliyor, kıs kıs gülüyordu. Papağanın adı Nemrut’tu. Nemrut, İsmail ağbi öldüğü gün uçtu, gitti. Bir daha da görmedik onu. Petros bir gün elinde Günaydın Gazetesi’yle gelip başsayfadaki haberi askerde Ali mektebinde gibi tane tane okudu: ”Anadolu’da Kaçak Aslan. Aman dikkat, kapıları, pencereleri kapatın. Afrika’dan gizlice getirilip Afyon civarında sahibinin elinden kaçan aslan, bir pençede on yetişkin adamı yere seriyor. Görenlerin insanlık namına, en yakın karakola…” Anladık ki Nemrut sağda solda bizim hikayemizi anlatıyor… Petros, efsane olmuşuz, başsayfada başhaber… haberimiz yok, deyip bir şişe viski getirdi, sabaha kadar Porsuk Çayı’na baka baka içtik.

İsmail ağbiyi Nemrut Dağı’nın eteğine gömdük. Dağlardan nefret ederdi, bilirsin. “Dağ eteğinden görünmez, öyle bir eteğe gömün beni ki dağ mağ görmeyeyim. Taş maş istemem, bir kaya parçasına “İsmail Uygar – Sirk Sahibi – Kore Gazisi – Durma ey yolcu! Yürü!” yazın, yeter”, demişti. Petros Ermeni harfleriyle bir şeyler yazdı. Ne yazdığını bize söylemek istemedi önce, “İsmail Uygar yazdım” diye geçiştirdi sonra da. İsmail Uygar öyle yazılmaz ki? Yolun düşerse bir bakıp kontrol etsen. Sevinir, hem hayırdır, severdi seni, bilirsin.

Seni herkes severdi be Memet bey. Asil adamdın. Okumuş, görmüş geçirmiştin ama bizimle yer sofrasına oturup turşu yeyip viski içerdin. Tarzan gürleyince “Bağırma oğlum, gösteririm sana şimdi Kenya’yı, Konya’yı” derdin. Gülerdik. Aynur iç çekerdi Konya lafını duyunca. Çingene’ydi ama Konyalı’yım derdi. İsmail ağbi “herkes bi yerlidir” diye onaylardı.

İsmail ağbi diyordu ki, aslında hepimiz tarzan kadar yalnız olduğumuz için o hikayenin adı tarzan’mış. Yalnız, umutsuz; ellerimiz pancarlar gibi yamrı yumru, koy’cak yer yok. Galata Kulesi’nden bu kadar uzak… Allaşkına doğru mu?..

Kıymet verip cevap yazıverirsen bahtiyar oluruz.

Bereketli ellerinden hasretle öperiz.

Baki selam!

Mıstık

İlhan Durusel

Yeraltına Mektuplar’da yayımlanmıştır.