hande fotoğraf.jpg

“Bu sabah yüzümü yıkamayacağım” dedi. “Çay bardağına da rakı koy! İşe de gitmiyorum. Sinemada kanlı revanlı bir film bulursam oh ne ala. Pantolon yerine şort, ayakkabı yerine de terlik giyeceğim. Evet, bu kış gününde. Yapacağım bunu gör bak! Hem arabaya değil bisiklete bineceğim…”

Pijamasının paçası sıyrılmış, saçları öfkeyle dikilmiş, “yarısından çoğu beyaz” dediği sakalları tıraş edilmek için ayaklanmış, yüzünde ona benden daha yakın yastığının iziyle karşımda duruyordu. Söylediklerinin bittiğine emin olunca demliğin kapağı düşmesin diye elimle tutup bir çay koydum. Çay her şeyi çözerdi. Kaç kavganın sonu “Bi çay koyayım mı?” ile tatlıya bağlanmamış, kaç sessizlik “Birer çay daha içelim mi?” ile bozulmamış mıydı? Kahvaltı masasına oturacak mıydı bilmiyorum.

Hayat arkadaşım mı desem, kocam mı? Arkadaşlıktan çoktan istifa etmiş, kocalığı sevmemiş, sevgili ise hiç olamamış bu adam, yataktan çıldırmış gibi kalkmıştı bu sabah. Yanıt bekleyen bir soru sormuşçasına mutfak kapısında dikiliyordu şimdi. Gözlerinin yeşili kahverengiye dönmüş, dudakları hırsla bükülmüştü. Elimdeki çay süzgecini tezgâha bırakırken “Kış günü terlik mi giyilir? Ayakların üşür.” dedim.

Bir hışım çıktı mutfaktan. Hızla çarptığı sürgülü gardırop kapağının sesini duydum. Adımları onu yatak odasına kadar götürebilmişti demek. Giyiniyor olmalıydı. Şort mu giyecekti hakikaten? Şortları yazlıkların arasına kaldırmıştım. Yatak bazasının altında vakumlanmış poşetlerde duruyorlardı aylardır. Elimde sigara, mutfak penceresinden dışarı bakarken, babaannemin tabiriyle “ekşimik torbası” gibi olmuştur şimdi diye düşündüm. Gidip çıkarsam mı acaba, acele ütü basarım. Keten olanı giyecekse?

Yağmur hızlanmıştı. Oluklar gene dolacak, tavan gene kabaracak. Saçlarıma fön çektirecektim bugün, yağmurun sırası mıydı? Ne zamandır palas pandıras hazırlanıp işe gidiyordum. Toplamaktan tokanın iz yaptığı boyası gelmiş saçlarımı öfkeyle karıştırdım. Ofiste herkes nasıl da bakımlıydı. Sabah kaçta kalkıyorlardı acaba? Saçları nasıl hep böyle parlak, makyajları taze oluyordu. Topuklu ayakkabıları ayaklarını sıkmaz mıydı, ya da tırnakları hiç ojesiz olmaz mıydı? Ellerime baktım. İşaret ve orta parmaklarımın tırnakları kırılmış diğerleri daha uzun kalmıştı. Klavye kullanmaktan diyerek kendimi avutup, iş dönüşü kendime kırmızı bir oje almayı planladım.

Alyansıma gözüm takıldı. Taktığım günden beri hiç çıkarmamıştım. Bazen yerinden oynatıp, parmağımdaki güneşten ırak beyazlığa bakardım. Yüzük parmağımı güneşten, yüreğimi yalnızlıktan korumak için takılmış bu küçük halka, bana ait bir parça gibi duruyordu.

Aklıma bu yüzüğü seçtiğimiz gün geldi. Heyecanlıydık. Yaşımız mı ruhumuz mu gençti bilmiyorum. Çok değil 3 yıl 7 ay önce. Kapalı Çarşı’nın gürültücü hengâmesinden çabuk sıkılmış, girdiğimiz ikinci kuyumcudan alıvermiştik yüzükleri. İnce, sade ve zariflerdi. Benimki onunkinden iki beden küçük. Yüzükleri alıp kaçarcasına kendimizi attığımız çay bahçesinde birer çay içmiştik. Hayatımda içtiğim en kötü çaydı, midem bulanmıştı. Ama “Bir çay daha içelim mi?” dediğinde neşeyle başımı sallamıştım.

Masadaki çayına baktım. Tabağı ve çatal bıçağının yanında yaşam belirtisi gösteren bir canlı gibi öylece duruyordu. Dokundum, ılınmış ama henüz soğumamıştı. Saate baktım. Evden çıkmama daha yarım saat var diye düşünüp rahatladım. O benden yarım saat önce çıkar, ben onu yolcu ettikten sonra kahvaltıyı toplar, öyle hazırlanırdım. Ondan yarım saat önce kalkıp kahvaltıyı hazırladığım gibi. Aramızda yarım saatlik sessiz bir anlaşma vardı sanki. 30 dakika! Ben yatağa girip soğuk ayaklarımı birbirine sürterek ısıttıktan yarım saat sonra gelirdi yatağa. Uyuyor gibi yapar, her seferinde bir yerim kaşınır uyumadığım anlaşılırdı. Ama o uyuyormuşum gibi davranır, ışığı yakmadan sessizce yatağa girer, arkasını döner, yastığı boynuna sıkıştırırdı. Arada bir kıpırdanır, ama benim tarafıma dönmezdi. Başucu saatimin fosforlu dakikalarını sayardım. Bazen iç çeker, bazen esner, bazen de dişlerini gıcırdatırdı. Rakamlar 30 adım ilerledikten sonra huzursuz nefesi sakinleşir, uykuya dalardı. İlk zamanlar böyle değildi tabi. Yemeklerimiz, sohbetlerimiz, sevişmelerimiz yarım saatten fazla sürerdi. Ne zamandan beri böyleydik düşündüm, çıkaramadım.

Banyonun kapısı hızla kapandı. Dişlerini fırçalayıp traş olacak, seyreliyor diye dert ettiği saçlarına yine jöle sürecekti. Klozetin kapağını kapatmayacak, yüzünü kuruladığı havluyu çamaşır makinesinin üstüne atacaktı. Ortalama on dakikada işi bitecek, sonra mutfağa gelecekti. Çayını tazelesem mi diye düşünürken gözüm buzdolabına takıldı. Üzerindeki magnetlerden neredeyse gri zemini görünmüyordu. Kardeşimin her gittiği seyahatten ısrarla getirdiği, şehir isimleriyle renklenmiş olanlar, arkadaşlarımın çocuklarının doğum günü için özenle hazırlattıkları cicili bicili olanlar, gittiğimiz onlarca nikâhtan aldığımız tüllü, simli olanlar… Onlara çirkin fontlu, koca puntolu diğerleri eşlik ediyordu. Mesaiye kaldığım zamanlar karnımızı doyuran pizzacı, hiç lazım olmasa da bir kere yapışmış olan koca puntolu “alo paket”ler, abone numaramı bir türlü ezberleyemediğim sucu… Magnet denen bu gereksiz küçük eşyalardan nefret ediyordum ama yine de onları yapıştırmadan duramıyordum. Mıknatıs dediğin bir yere yapışmalıydı, öyle değil mi? Görevini yerine getirmesi için bir aracıya ihtiyacı vardı sadece. O işi de ben yapıyordum işte. Tıpkı artık kalbimdeki yerini tanımlayamadığım bu adama, verdiği sözü tutması, görevini yapması için aracılık ettiğim gibi.

Dışarıda olduk olmadık her şeye tepki veren, sözünü kimseden sakınmayan biri olarak beni tanıyanlar, evdeki bu halimi görseler apışıp kalırlardı herhalde. Ben de şaşırıyordum kendime. Sinemada yerime oturanlara, işyerinde bardağımı kullananlara, izinsiz kalemimi alanlara bile kişilik haklarıma saygısızlık ettiklerini düşündüğüm için, en ufak bir ters bakışı ya da arkamdaki fısıldaşmaları fark edip hakaret addettiğim için paralayan ben, hayat arkadaşım dediğim adamın pervasız sözlerine nasıl böyle sessiz kalabiliyordum?

Daha geçen hafta değil miydi, bir arkadaşımızın davetinde içkiyi fazla kaçırıp eve gelince içindekileri acımasızca kusan adam karşısındaki suskunluğum? Ne zamandır söylemek için fırsat kolladığı sözleri ezberden sıralarken gözlerinden adeta ateş çıkıyordu.

“Sıkıldım artık anlıyor musun? Dayanamıyorum senin varlığına. Her şey gözüme batıyor. Çiçekli pijaman, yıllardır değiştirmediğin traş kolonyasına benzeyen parfümün, banyo giderindeki saçların, tek kelimesini anlamadığım Fado dediğin uyduruk müziklerin, evin her yerine saçılmış dergilerin, içine soğan koymayı bile akıl edemediğin menemenlerin, çocuk gibi ayağından çıkarmadığın pandufların, migren ağrıların, seni sabah akşam arayan, sesi telefonun dışına taşan annen, her şey, her şey batıyor anlıyor musun beni? Boğuluyorum.”

Bir an gerçekten boğuluyor sanmıştım. Anlatacakları bitmemiş, zehrini akıtamamıştı daha. Şimdi bir de genzini dolduran öksürüğe öfkeliydi. Sehpada, gündüzden kalma tozlu sudan bir kaç yudum içti. Derin bir nefes alıp, bardağı küskünce yerine bıraktı. Yorgundu. “Kendimi seninle, bu evde, müebbet kürek mahkûmları gibi hissediyorum. Güldüğün şeyler komik gelmiyor, ağladıkların içten içe hoşuma gidiyor. Her günün aynılığından da, senden de sıkıldım. Adından bile sıkıldım…” deyip yığılmıştı koltuğa.

Ben hala ayaktaydım. Çünkü eve yeni girmiştik. İçerisi dünden kalan sigara kokusuyla kaplıydı. Arabada başlattığı tartışmayı, böyle kurşun gibi sözlerle yine kendi bitirmişti işte. Elleriyle yüzünü kapatmış, hızlı hızlı nefes alıyordu. İnsan en çok cesur sözler söylerken tükenirmiş, gözümle gördüm. O an, sanırım dilaltı ilacını nereye koyduğumu düşünüyordum. Tansiyonu çıkmış olabilirdi.

Ben ayakta sessiz beklerken, bir an başını kaldırıp gözlerime baktı. Ne çaresiz, ne yılgın bir bakıştı o. Son kozunu oynayan bir kumarbazınki gibi. Onun kanlanmış gözlerine baktım, sonra da kendi yüreğime. Kırılıp dökülmüş, ezilip bükülmüş dağınık parçalar arasından aşk, sevgi ya da ona benzer şeyler aradım. Yoktu! Belki de uzun zamandır sevmiyordum bu adamı. Varlığı çantamdaki cımbızdan farksızdı sanki. İnsan, canını acıtan bu küçük şeyi de sevmezdi ama yine de yakınında tutardı. Çünkü çenenizde zamansız çıkan siyah tüyü almak için ona ihtiyacınız vardı.

Bu adama ihtiyacım var mıydı gerçekten? Her işimi kendim yapıyor, evin temizliğinden tamiratına kadar her şeyiyle ben ilgileniyordum. Alışverişi yapıyor, ödenecek faturaları, kirayı, vergileri ben takip ediyordum. Gidilecek tatilleri planlıyor, ailelerle arkadaşlarla olan ilişkileri düzenliyordum. Gece kâbusla uyandığımda, yastığıma sarılıyor, uykumun arasında susadığımda, uykum kaçmasın diye kalkmayıp sabaha kadar tükürüğümü yutuyordum. Ağladığımda gözyaşlarımı hep cebimdeki kâğıt mendile siliyordum, hasta olduğumda bana bakmaya annem geliyordu. Odadan bir ses gelirse kalkıp ben bakıyor, korktuğumda mırıl mırıl şarkılar söyleyerek kendimi avutuyordum. Tenlerimizse hiçbir zaman barışmamıştı. Aşkın ve tazeliğin hatırına yaptığımız sevişmeler de bizden el etek çekeli çok olmuştu. Filmlerde ve kitaplarda rastladığım ateşli aşklar, bedenimi hasetlikle kasmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Bu düşünceler saniyelik hızlarla zihnimden akıp geçmişti, o gece. Tıpkı bugün gibi yağmur yağıyordu. “Sabaha ekmeğimiz yok, istersen işe giderken poğaça alırsın” deyip odadan çıkıp yatmaya gitmiştim. Arkamdan gelen şangırtının, kardeşimin Prag’dan getirdiği o çok sevdiğim vazodan geldiğini biliyordum. Sabaha bir de kırık porselen parçalarını temizleyecektim.

Kırılan vazo parçalarının saçıldığı salonda sızdığı o gecenin üstünden tam bir hafta geçti. Öylesine, hiçbir şey olmamış, hiçbir şey duymamış gibi. Ondan yarım saat önce yatıp, ondan yarım saat sonra evden çıkarak. Bizimle ilgili bir şey düşünmemiş, ne zamandır yapmak istediğim işleri yapmıştım sadece. Çiçeklerin topraklarını değiştirmiş, kütüphanedeki kitapların tek tek tozunu almış, her şeyin olduğu hiç toplanmayan çekmeceleri düzenlemiş, evin sigortasını yenilemiş, iki aydır vermediğimiz apartman aidatını vermiş, uzun zamandır aramadığım akrabalarını arayıp gönül almıştım. Yine her sabah ve her akşam çay demlemiş, arada parlasın diye çaydanlığı limon tuzu ile kaynatmıştım.

Mutfaktan çıktım, evden çıkmak için 15 dakikam kalmıştı. O ise dış kapının önünde paltosunu giymiş öylece duruyordu. Ayakucunda geçen yıl kredi kartında biriken puanlarla aldığımız valiz vardı. Şort giymemiş, rakı değil çayını bile içmemiş, saçlarına jöle sürmemişti. Bisiklete de binmeyecekti, belli. Arabanın nazar boncuklu anahtarlığını çekiştirerek çıkarıp ayakkabılığın üstüne attı. Hışımla kapıyı açtıktan sonra durup bana döndü. Uzun zamandır ilk kez gözlerime bakıyordu.

“Keşke o valizi almasaydın, fermuarı tutukluk yapıyor” dedim. Bunu derken gülümsüyor muydum bilmem.  Dönüp içeri yürüdüm. Kapanan kapının sesini mutfaktan duyduğumda çayın altını yakmış, buzdolabındaki magnetleri tek tek çıkarmaya koyulmuştum.

Hande Çiğdemoğlu