0001743273001-1

2010’da, New York’un meşhur, büyük sahaf ve kelepir kitapçısı Strand’den metroda okumak için Don DeLillo’nun White Noise’ını satın alan bir okur, kitabın önceki sahibinin kitabın içine aldığı notlarda komik bir dille yazarla dalga geçtiğini, kavga ettiğini farketmiş. Kitabın başındaki isme bakınca, notların sahibinin kısa süre önce ölmüş olan deneysel romancı David Markson’a ait olduğunu anlamış (Markson’ın Wittgenstein’ın Metresi romanı Türkçede de var). Durumu takip ettiği zaman, Markson’ın, kendi isteğiyle, tüm kütüphanesinin  özellikle sevdiği bu sahaf aracılığıyla tekrar dolaşıma çıkmasına karar verdiği, ölümünden sonra 63 kutuya sığan kütüphanesinin Strand’in koleksiyonuna herhangi bir özel muameleye tabi tutulmadan diğer ikinci el kitapların arasına karıştırıldığı ve satılmaya başladığı ortaya çıkmış. Markson’ın yalnızca eğlenceli olmaları, tarihi değer taşımalarıyla değil, kendi eserleri konusunda da pek çok ipucu verme potansiyeli taşımalarıyla da meraklısı için önemli olan notlarıyla dolu bu kitaplar, kitapseverler arasında ufak bir heyecana yol açmıştı zamanında: 2010 civarındaki haberlerde, meraklıların hemen Strand’e koşup buldukları Markson kitaplarını ve üzerlerindeki notları konuşmaya başladıklarını görebiliyoruz.

Kitaplara ciddi bir şekilde merak salan, koleksiyoncu eğilimleri olsun olmasın hayatı boyunca çok sayıda kitap, belge biriktiren herkesin bir noktada düşünmesi gereken konulardan biri bu: Bu kitaplar ne olacak, bu kitaplar nasıl onların değerini bilecek birinin eline geçecek? Markson’ın çözümü bir yönüyle rastgeleliğe, talihe teslim olan, ama rastgeleliğe bırakma işini emin bir ele teslim ederek yapan bir çözüm olmuş: New York’un en merkezi, en tanınmış sahafının raflarında duran kitapların onlarla gerçekten ilgilenecek birilerine ulaşma ihtimali çok daha büyük belli ki. Öte yandan, bu durumlarda çoğumuzun ilk aklına gelen çözümden, bir üniversite kütüphanesine ya da bir edebiyat vakfına aktarılma, orada sınıflandırılma ve araştırmacılara sunulma çözümünden tümden vazgeçmiş bunu seçerek: Kitaplarını belli bir bina içinde korumaya çalışmak, sakınmaktansa, rüzgara saçmayı tercih etmiş.

Emin Nedret İşli, hem edebiyatçılığın, hem eski kitap uzmanlığının hem de hayatının kırk yılından fazlasını verdiği sahaflık mesleğinin kıdemlilerinden. Yeni yayımlanan kitabı Sahafnâme ile, tüm bu yılların tecrübesi içinden süzerek seçtiği 37 konu üzerine yazılarıyla okuyucuyu Türkiye matbuat âleminin 19. ve 20. yüzyıllarında bir geziye çıkarıyor. Takipçileri, bu yazıları Cumhuriyet Kitap’taki “Kirli Çıkı” köşesinden tanıyor.

Yazıları tek tek ele alınca, her biri ufak bir ders niteliğinde; hakkında az ya da çok bilgimiz olan pek çok ismin bilmediğimiz yönleriyle, insani, gündelik taraflarıyla, onlardan kalmış birinci elden belgeler aracılığıyla karşılaşıyoruz. Meraklısı için, pek çok belge Osmanlıca asıllarının faksimileleriyle birlikte verilmiş olmasıyla, Osmanlıca elyazısını çalışmak isteyenler için de çok değerli bir kitap Sahafnâme. İşli, yalnızca belgeyi sunmakla kalmıyor, her bir belgedeki olayları, kişileri bağlamına oturtmamızı sağlayan temel bilgilerle de destekliyor yazıları; böylece kişiler, kişilerin birbirleriyle ilişkileri somutlaşıyor okur için. 1850’lerde Samsatlı Lukianos’un çevrilmeye başlamasından harf devriminin ilk uygulamalarına, Abdullah Cevdet Bey’in maceralı hayatının ve kütüphanesinin öyküsünden Türkiye’ye telefonun girmesine, İstanbul’un en eski rehberlerinden Küllük Kahvesi’nin (aruzlu ve kafiyeli) nüfus sayımına, Nail Çakırhan ve Sertel’lerin ufak bir kitapçıda Nâzım Hikmet’in en önemli kitaplarını basmaya başlamalarından bugün hâlâ işlerinden faydalandığımız Sander Kitabevi ve Yeditepe gibi yayımcılara varan bir panorama çiziyor kitap. Belki bu kadar özenle seçilmiş belgeleri art arda okumanın yarattığı yanıltıcı bir etki olabilir bu, ama yine de “acaba 1900-1960 arasındaki yazın dünyamız 1960-2020 arasındakinden çok daha renkli miydi?” diye düşündüm kitabı okurken.

emin-nedret-isli.jpg
Emin Nedret İşli

İbnülemin Mahmud Kemal, Abdullah Cevdet Bey, Hasan Âli Yücel, Reşad Ekrem Koçu, Abdülbaki Gölpınarlı, Nahid Sırrı Örik, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüsamettin Bozok, Cahit Sıtkı Tarancı, Hakkı Tarık Us, Arslan Kaynardağ gibi isimlerden kalan belgeleri sunarken, İşli’nin alttan alta akan bir teması, bir leitmotif’i var: Eski zaman beyefendisinin bir türünü, eskilerin kitapseverlerinin, edebiyatçılarının karakterlerini resmederken, bu insanların birbirleriyle ilişkilerini, önem verdikleri konuları da gösteriyor bize; fikirleri, görüşleri ne kadar ayrı, mizaçları ne kadar zıt olursa olsun yaptıkları işe gösterdikleri özene, hayat üsluplarına dikkatimizi çekiyor.

Kitaptaki tüm yazıların asıl ortak mesajı ise sahaflık mesleğinin önemi ve misyonu. İşli, bunu hem sunuş yazısında hem de Arslan Kaynardağ üzerine yazdığı bölümlerde açıkça belirtiyor: Sahafın eline, mesleği gereği, başkasının eline düşerse yok olabilecek, ama meraklısı için büyük değer taşıyan belgeler geçecektir; sahafın kültür dünyasındaki asıl görevi, işte bunları görebilecek, tanıyabilecek düzeyde bilgili ve ilgili olmak, bu belgeleri değerini bilecek kişilere ulaştırmayı başarmak. İşli, bu kitabında, bunun nasıl yapılması gerektiğine pek çok örnek sunmuş. Türkçenin en tanınmış, kitapları en çok basılmış edebiyatçılarından Nâzım Hikmet’in tam bir bibliyografisinin elimizde olmadığına, İstanbul şehir rehberleri tarihçesini yeterince bilmediğimize dikkatimizi çekiyor örneğin.

Bugünü ve yarını daha iyi anlamak, hakkıyla yaşayabilmek istiyorsak dünü unutmamak, hakkını vermek zorundayız. Biricik, özel sandığımız kendi ömrümüz, benzer kişilerin benzer rolleri tekrar tekrar oynadığı bir spiralin kıvrımlarından birindeki bir an sadece: sahaflık mesleği, bunu görmekte, anlamaya başlamakta en büyük yardımcılarımız arasında.

Armağan Ekici

Yazı daha önce Sabitfikir’de yayımlanmıştır.