Günümüz edebiyatının önemli isimlerinden Behçet Çelik’le yeni romanı Belleğin Girdapları bağlamında yazınsal üslubunu, ülkenin politik atmosferinin metinlerine nasıl sızdığını ve entelektüel ortamı konuştuk.

Çelik’e Türkçe yazan Kürt yazarları okuyup okumadığını, edebiyat, merkez ve taşra ilişkisini de sordum. Kürt yazarların kendi dertlerini yazdıkları saptamasına katılmadığını ve derdimizin ortak olduğunu söyleyen Çelik, “Ortak derdimizle biz, Türk yazarlar neden az ilgiliyiz?” diye soruyor. 

Eylem Ata Güleç

tadc4b1mlc4b1k-behc3a7et-c387elik-1.jpg

Belleğin Girdapları’nı okuduktan sonra kitabı nasıl bulduğumu soran arkadaşlarıma “Tam bir Behçet Çelik kitabı” olduğunu söyledim. Öykü ve romanlarınıza aşina olanlar üzerinde adınız yazmasa da sizin metinlerinizi tanıyor artık. Yazarın belli bir üsluba sahip olması hakkında neler söylersiniz?

Bir üslubum olsun diye çabalamanın beyhude olduğunu düşünüyorum, üslup buna hiç kafa yormadan yazdıkça ortaya çıkarmış gibi geliyor bana. Baştan bir yazma tarzı ya da üslup belirleyerek yazmıyorum, bana kendisini yazdıracağını umduğum, sezdiğim bir şeylerin, hikâyenin, nesnenin, hissin, atmosferin peşinden gidiyorum. Peşinden gitmek dediğim bir yerden başlayıp yazmak, beğenmeyip yeniden yazmak, öncekileri yırtıp ya da silip bir daha yazmak, bu arada ortaya çıkanlar arasında içime sinen bir şeyler varsa oradan devam etmek. İçime sinen cümlelerdeki ritim değil sadece, ses de değil, kafamdakinin çok iyi, hatasız ifade edilmesi de değil, ama bunların hepsinden oluşan bir başka şey. Üslup insanın nasıl yazdığına, nasıl anlattığına, nasıl bir tınıyı yankıladığına dair bir şey değil sadece, yazmayı yeğlediğimiz ruh halleri, duygular, kişiler ya da atmosfer bunları nasıl yazacağımız sorusunun yanıtıyla beraber zihnimizde beliriyormuş gibi geliyor bana. Dolayısıyla bize yazılası, anlatılası gelen hikâye ya da karakteri seçerken üsluba dair de bir seçim yapmış oluyoruz.

Buradan baktığımızda yazarın belli bir üslubu olması onu yazmaya iten temel bir derdi, meselesi olduğu ve bunu ifade etmek için uygun (içine sinmiş) bir yolu bulduğu anlamına gelir. Ne ki farklı kitaplar boyunca aynı üslupta yazmayı sürdürmek yazarın kendini tekrar ettiğini ya da işin kolayına kaçtığını düşünmemize de neden olabilir. Önceki kitaplarında bulduğu, keşfettiği yolu, işittiği sesi güvenli bulmuş ve aynı yoldan yürümeyi alışkanlık edinmiş olabilir. Yazarın kendisi de okurlar kadar farkındadır bunun.

Okuduğum ilk Behçet Çelik kitabı Düğün Birahanesi’nden Belleğin Girdapları’na izlediğim kadarıyla güçlü bir şekilde vurgulanmayan ama arka plan olarak hissedilen bir politik atmosferi var metinlerinizin. Örneğin “Ötedeki” adlı öyküde her okul çıkışı gittikleri dergi bürosunun basıldığını söyler Yılmaz. Belleğin Girdapları’nda kaçabileceği en uzak yere (Serpmetepe) kaçan karakter burada sol geçmişinin öğrenilmesinden, “terörist” yaftası yemekten endişe duyar. İki örnekte de (örnekler çoğaltılabilir) hikâye bu durumlar üzerine fazla eğilmez. Başka şeyler anlatılırken kendini belli eden kıvrımlardır bunlar. Sizce politik atmosfer metne dâhil edilirken nasıl bir evreden, süzgeçten geçmeli? 

Politik atmosfer bizi pek çok biçimlerde etkiliyor, doğrudan gündelik hayatımızı, özgürlüğümüzü, kendimizi ifade etme biçimlerimizi belirleyebiliyor. Edebiyatın doğrudan bunları mesele yapmasına taraftar değilim, bir politik görüşün savunulması ya da eleştirilmesi için edebiyattan daha işlevsel yollar, enstrümanlar var. Kaldı ki edebiyat önkoşulsuz bir deneyim olmalıdır, en baştan o edebiyat metninde verilecek mesajı belirlediğinizde edebiyatın olmazsa olmazı olan yaratma özgürlüğünü baştan zedeleme ihtimaliniz çok yüksek olur. Bunları söyleyerek edebiyat politik ortamdan, atmosferden uzak durmalı demiyorum kesinlikle, aksine çok yakınında durabilir – ta içinde. Edebiyat insanın iç dünyasını araştırma yollarından biridir bence ve politik atmosfer bizim iç dünyamızı çok derinden etkiliyor, değiştiriyor, çok zaman da ne yazık ki harap ediyor. Politik atmosferin insanların iç dünyalarını ne hale getirdiğini anlatmayı önemsiyorum. İçimizin ne halde olduğunu araştırırken, buna kısa süreli ışıklar tutmaya ya da bunu görmemize engel olan örtüleri sıyırmaya çabalarken toplumsal koşulları, politik atmosferi es geçemeyiz. Gelgelelim edebiyat bize dört başı mamur yanıtlar vermez, görüntüler sunar sadece, çok zaman sunduğu bu görüntüler anlıktır, arızidir, bizim için olsa olsa bir başlangıç noktasıdır, son nokta değildir. Bu nedenle edebiyat metninde üzerine eğildiği meseleye dair –politik olsun ya da olmasın– derin analizler yapmak yerine bize bir şeyler sezdirmesi, sorular sordurması bana daha anlamlı geliyor.

Belleğin Girdapları’nda anlatıcınız şöyle diyor “Gelgelim gelgeç bir korkuyu sabitlemek de mümkündü yazdıkça, tetikte olmalıyım.” Sizce yazmak hep tetikte olmayı mı gerektiriyor? Yazarken eliniz, kaleminiz nasıl bir denetim altındadır?

Yazmak sadece bildiğimiz bir şeyi kâğıda dökmek değil, yazmak aynı zamanda bir düşünme, araştırma biçimi. Kuramsal yazılar için değil, edebi metinler için de geçerli olduğunu düşünüyorum bunun. Hatta özellikle edebiyat söz konusu olduğunda yazarın baştan bildiklerini aktardığı metinlerden çok yazarak düşünmeyi seçtiği metinleri daha heyecan verici buluyorum. Bununla birlikte hayatın akışkanlığının yanında yazı ister istemez sabit kalmak durumda, yazdıklarımız o an için çok sağlam saptamalar da olsa, araya zaman girdiğinde, koşullar değiştiğinde aksayacaktır, tökezleyecektir, kimi zaman da yapayanlış çıkacaktır. Ne ki biz çok zaman yazılı olana sonsuzca güvenme hatasına düşebiliyoruz, farkında olmadan sabitliyoruz, sabitleniyoruz. Yazarken, düşünürken, düşüncelerimizi ifade ederken başka bir anda, başka bir zeminde bize dosdoğru, sapasağlam gelenlerin bu kez de doğru olması gerekmediğini, muhtemelen de olmayabileceğini akılda tutmakta yarar var. Tetikte olmakla kast ettiğim böyle bir şey. Benim denetimime gelince: Yazarken değil, daha çok yazdıklarımı gözden geçirirken, okurken, düzeltirken daha denetleyici ve tetikte olduğumu sanıyorum. Metnin bütünlüğü, tınısı, akışı, tekrarlar çelişkiler olup olmadığı gibi birçok noktayı gözeterek okumaya çalışırım yazdıklarımı, sürekli tetikte olmam gerekir.

Öykü ve roman kişileriniz çoğunlukla kendini dış dünyadan uzak tutan, söyleyeceği şeyi söylemeyip susan, sustuğu yerde bütün olasılıkları zihninden geçiren, yeni başlangıçlara niyet etse de atılım yapmaya cesaret edemeyen, eşikte takılı kalan, geri dönen, yaptığı ve yapmadığı şeyler için pişmanlık duyan kişiler… Karakter seçiminizden biraz bahsetseniz. Yazmadan önce mi karakter şekilleniyor zihninizde yoksa kurgunun ihtiyaç duyduğu kişiler mi can buluyor metinde?

Üslupla ilgili sorunuzu yanıtlamaya çalışırken değindiğim gibi yazmayı düşündüğüm karakter de çoğu zaman içinde bulunduğu ruh hali ve çok genel bir olay örgüsüyle birlikte beliriyor zihnimde. Belleğin Girdapları’nda mesela şehrin merkezindeki hayatından şehrin en uç mahallelerinden birine kaçmaya karar vermiş birinin başından geçenleri hikâye etme fikri aklıma geldiğinde o kişinin ruh hali, geçmiş hayatı, neden kaçma ihtiyacı duyduğu da az çok aklımdaydı. Daha doğrusu böyle bir karakterin kaçma hikâyesiydi aklıma gelen. Dünyanın Uğultusu ve Soluk Bir An romanlarında da benzer biçimde baş karakterler hikâyeleriyle beraber gelmişlerdi aklıma. Yan karakterler çok zaman kurgu gereği ortaya çıkıyor, ama Belleğin Girdapları’nda kaçan adamın gittiği yerde başına neler geleceğini düşündüğüm ilk andan itibaren Kırtasiyeci ve Nazlı karakterlerine de karar vermiştim.

Barış Bıçakçı ve Ayhan Geçgin’le sohbet niteliğindeki kitabınız “Kurbağalara İnanıyorum” entelektüel tartışma/sohbet ihtiyacı bakımından güzel bir iş. Bence önemli bir ihtiyaca karşılık veriyor. Ne dersiniz, ülkede bu ortam biraz kuru mu?

Entelektüel sohbetlerin az olduğunu sanmıyorum ama kamu önünde gerçekleşeni az. Çok farklı biçimleri mümkün bunun, ama son zamanlarda daha çok sosyal medya “atışmaları”ndan haberdarız, çok az da olsa polemiklerden. Bunlar da bir biçimi entelektüel sohbetin. Ama bence esas sohbet yazıların, kitapların sohbeti. Aynı dönemde yaşayan edebiyatçılar birbirlerini takip ediyorlarsa, yazdıklarını çizdiklerini okuyorlarsa bence az ya da çok metinleri arasında bir diyalog vardır.

Geçmiş dönemlerde yüz yüze bir araya gelmeler daha çoktu, dergi bürolarında, kahvehanelerde, meyhanelerde, türlü çeşitli mahfillerde sadece edebiyatçılar değil farklı sanatlarla uğraşanlar bir araya gelip fikir alışverişinde bulunurlarmış. Yazar anıları, günlükleri bunlarla dolu. Günümüzde dergi bürolarına pek gidilmiyor, yazdıklarımızı elektronik postayla gönderiyoruz. Şehir hayatının karmaşıklaşması, gündelik hayatın zorlukları, işler güçler bir araya gelmeyi azalttı, ama tamamen ortadan kalkmış değil. Bizim Barış ve Ayhan’la yaptığımız seyrek olarak bir araya geldiğimizde konuştuklarımızı düzenli yazışmalarla sürdürmekti. Birbirimizi daha iyi anlama isteğimizin bir sonucuydu. Kamu önünde gerçekleşen başka örnekler de var. Bizden önce Selçuk Orhan ve Mehmet Erte’nin Kitap-lık’taki söyleşileri vardı benzer bir örnek olarak. Yakın zamanda Gaye Boralıoğlu ile Ümit Kıvanç’ın Haysiyet’i çıktı, karşılıklı konuşarak oluşturdukları bir kitap bu. Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un “Diyaloglar” toplantılarını da sayabiliriz. Tunç ve Gülsoy’un bir zamanlar Açık Radyo’da Yekta Kopan’la da beraber hazırlayıp sundukları edebiyat üzerine bir radyo programları vardı. Gene de kitap ve yayın piyasasında daha çok gündeme gelen sosyal medya atışmaları, onları da entelektüel çabalar olarak görmek zor. Pek çoğunda entelektüel kaygı değil egolar ön planda, zaten dar alanda, bilmem kaç karakterle çözülecek meseleler de değil tartıştıkları.

behcetcelik-1.jpg

En sevdiğim öykülerinizden biri “Çatısız Binaya Damdan Girdik”. Bu öyküdeki çocuklar hakkında biraz konuşalım isterim. Kurguyu biraz daha sürdürsek… Büyümüşlerdir… Şimdi nasıl bir hayatları var sizce?

Şehrin merkezinde daha çok görünüyordu mülteci çocuklar o zamanlar. Şimdilerde görünmez oldular, şehrin belli yerlerinde kalmaya hatta İstanbul dışına gönderilmeye zorlandılar. Her neredelerse giderek daha çok kışkırtılan mülteci nefretine muhatap oluyorlardır. Şansı olanlar ucuz iş gücü olarak görülüp ağır biçimde sömürülüyor, karın tokluğuna çalıştırılıyordur, onlar kadar şansı olmayanlar çok daha zor koşullarda yaşıyorlardır.

Türkiyeli bir yazar olarak Türkçe yazan Kürt yazarları takip edebiliyor musunuz? Türkçe edebiyatın taşrasında Kürtlerin olduğu, odaklarında siyaset ve kendi dertlerinin olduğu söyleniyor. Edebiyatın merkezi neresidir? Taşrası var mıdır?

Kolay yanıtlanabilecek bir soru değil bu. Hep tartışılan, benim de kesinlikli yargılara varmadığım bir konu. Hele ki bir söyleşi içerisinde kısa yanıtlar vermesi çok güç, gene de deneyeceğim. Türkçe yazan Kürt yazarları takip etmeye çalışıyorum, Türk ya da etnik kökeni bilmediğim Türkçe yazan başka yazarları takip etmeye çalıştığım kadar. Çok telaffuz ediliyor, giderek bir klişe intibaı da uyandırmasından çekiniyorum, ama okuduğum kitapları, dergilerde yayımlanan kimi metinleri düşündüğümde şu saptamaya ben de katılıyorum. Ana dili Türkçe olmadığı halde Türkçe metinler yazan yazarların dillerinde derinlerde hissedilen bir farklılık var gibi, nasıl diyeyim, bir ton farkı, bazıları buna “kırık bir dil” de diyorlar. Bunun yanlış bir Türkçe olmadığını, aksine dili ve edebiyatı zenginleştirdiğini düşünüyorum. Edebiyat da bir şeyleri farklı ifade etme çabası değil mi, dili, anlatımı zorlama, esnetme pahasına? Diller yaşar ve değişir, donuk, statik değildir. Bu ülkede ana dili Türkçe olmadığı halde Türkçe konuşan milyonlarca insan var. Türkçe sadece ders kitaplarındaki “güzel Türkçemiz” değil. Türkçe yazan Kürt yazarların kendi dertlerini yazdıkları saptamasınaysa katılmıyorum. Dertlerimizin ortak olduğunu düşünüyorum, belki de bu ortak dertlerimizle biz Türk yazarlar neden az ilgiliyiz, diye sorulması daha anlamlı. Şunu da eklemek isterim. Şu yazarlar bunu yazıyor, öbürleri şunu yazıyor gibi toptan değerlendirmeler yaparak sağlıklı sonuçlara varmanın çok mümkün olmadığı kanısındayım. Edebiyat, genel olanın değil istisnanın peşindedir, ya da istisna ile genel arasındaki alışverişin, gelgitin izini sürmesi beklenir. Toptancı yargılar ayrıca edebiyat eserlerinin biricikliğinin gözden yitmesine, genel kalıplarla değerlendirilmesine, bir anlamda görülmemesine neden olur, ki bence bu yazara, yapıta ve okura büyük haksızlık. Edebiyatın merkezi ya da taşrası hakkında söz söylemek de bu anlamda çok riskli. Edebiyatın merkezi neresidir? diye düşündüğümde aklıma önceki sorularınızın birindeki entelektüel sohbet meselesi geliyor. Merkez, bunun daha yoğun, daha derinlikli olduğu yerdir sanırım. Çok kısmi bir gözlem olacak, bu kısmi gözlemden yola çıkıp ahkâm kesmek de doğru mu, bilemiyorum, ama geçtiğimiz yıl Mardin’e ve Van’a gittim, doğrusu İstanbul’dakinden daha canlı bir edebiyat ortamına tanık oldum her iki şehirde de.