Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun.

Tuğba Gürbüz

IMG_8093.JPG

Yüzbaşının Kızı ile Buluştuğumuz Yerdeyim Hâlâ

Bazen hayat sizi erken büyümeye zorlar. Ama ben büyümeye direndim galiba. Kirlenerek büyümeye direnmenin bir yolu oldu yazmak hep.

Babamın kendisine yoldaş olacak ilk çocuğu –o hiçbir zaman itiraf etmese de– ne yazık ki kız olmuş. Halam, doğum haberimi aldığında babamın yüzünün azıcık gölgelendiğini söyler, ardımdan, bir yıl sonra dünyaya gözlerini açan ikinci kızda ise bunu biraz daha belli ettiğini. Neyse ki üçüncü çocuk erkek olur. Bütün bunlar kurmaca mıdır gerçek mi, bilinmez. Ama bence de Kastamonu’dan çocuk yaşta İstanbul’a annesinin peşinden kaçıp gelen genç bir adam yanına yoldaş olacak bir erkek çocuğunu utangaçça istemiş olmalı. Babamın annesi, üstüne kuma getirilmesini kabul etmediği için köy yerinde önce ayrı bir ev açmış, rivayete göre bu ev yakılınca, çareyi tek başına İstanbul’a kaçmakta bulmuştur. Onun peşinden babam, diğer çocukları. Bizim İstanbul’a gelişimiz, isyankâr bir kadının ardından olmuştur. Onun isyanı, kişiliği bizim kaderimizi çizmiştir. Altı yaşımda kaybettiğim bu kadına ben de çok şey borçluyum. Kız kardeşimle eteğine tutunup bir mahalle, birkaç sokaktan ibaret olan o koca dünyayı keşfe çıktığımız yıllardan siyah beyaz kareler kalmış aklımda. Şimdi yerinde çirkin apartmanların olduğu ulu bir ceviz ağacıyla son bulan çayırda, babaannemle mantar topladığımız, ebegümeci, karahindiba, ısırgan otu derdiğimiz, onun yaşıtlarıyla ucu bilmem nereye uzanan mırıl mırıl eşik sohbetlerine oturduğumuz bir evde babaanne, amca, yenge, hala, anne, baba ve kardeşlerimle büyüdüğümüz, her şeyin ‘çok’ ve kalabalık olduğu yıllar. Kuşağından çıkardığı şekerler gibi tatlı, ağızda eriyen ama tadı damakta kalan anılar. Her şeyle dost olunabileceğini öğreten babaannem, peygamber böceklerinin kırmızı siyah sırtları, uğur böceklerinin yüzlercesinin tutunduğu kokulu otlar, geceleri peşlerinden koştuğumuz ateş böcekleri… Ve devlet dersinde hapishaneyle imtihan edileceğimiz güne kadar sürmüş uzun bir çocukluk. On beş yaşında kız kardeşimin, sonra benim, yine benim ve sonra yine benim mahpushane yıllarımız. Çocukluğumuzun son demlerini, gençliğimizin ilk heyecanlarını yaşadığımız, içindeki canlar sayesinde sonraları ‘ana kucağı’ kadar bizim bildiğimiz koğuş, avlu, malta…

Gerçek anlamda okumaya Üsküdar Mihrimah Sultan camisinin avlusundaki kütüphanede başladım. Liseye başlamıştım, Haydarpaşa Anadolu Teknik Lisesi’ni kazanmıştım, çok kalabalık, büyük bir okuldu. Bahçeli, piknikli, ağaçlar üstünde geçen bir çocukluktan sonra bu kadar büyük, kalabalık bir okul gözümü korkutmuştu. Kimseyle konuşamıyor, insanlardan kaçıyor, utanıyordum. Bölümümüz elektronik olduğu için sınıfta sadece iki kız vardı ve sosyal olarak ilişki kurmakta çok zorlanıyordum. Bunca kalabalık, benim uzun sürmüş çocukluğumdan çok uzak ergenlerin gürültülü dünyası kendimi yabancı hissetmeme neden oluyordu. İlk yıl çok zor geçti, kendimi Üsküdar’da bir cami avlusunda keşfettiğim kütüphaneye resmen kapattım. İmam hatipli çocuklarla aylarca teşriki mesaimiz oldu. Fakat gariptir ki, o kütüphanede ilk okuduğum ve bende iz bırakan kitap Puşkin’in Yüzbaşının Kızı kitabıydı. Cami avlusunda da olsa, insan neyi arıyorsa onu buluyor. O avluyu, dalgaların uğultusuna karışan huşu dolu sessizliği her zaman güzel hatırladım. İnsanlardan kaçtıkça okumaya, okudukça daha fazla açlıkla okumaya başladım. Bu arada ülkenin bugünkünden çok da farklı olmayan politik durumu, liseli ve üniversiteli gençliği hareketlendirmeye başlamıştı. 80 darbesi sonrası oluşan baskı, korku, yılgınlık ortamı nihayet gençlerin, emekçilerin hareketlenmesiyle dağılmaya başlamıştı. 89’da bahar eylemleri ve 90 yılında Zonguldak maden işçilerinin büyük Ankara yürüyüşü, lise ve üniversite gençliğinin hızla ve kitlesel olarak örgütlenişi, korsan gösteriler… Dünyada ise başka rüzgârlar esiyordu. Sovyetler çözülmeye başlamıştı. Kuşağımızın içine doğmuş olduğu soğuk savaş yılları yumuşamaya başlamış, diplomatik araçlar devreye girmişti. Glasnost, Perestroyka sözcüklerini duymaya başlamıştık. Bir sabah kalktığımızda Berlin duvarı yıkılmıştı… Bu yıllar şiirle, şarkıyla sarmaş dolaş yıllardı. Nasıl olmasın? Yirmi yaşındasınız, kabuğunuzu kırıyorsunuz, ilk kez âşık oluyorsunuz, dünyayı değiştirmeye soyunuyorsunuz, tiyatro çalışıyorsunuz, ilk kez sinemaya gidiyorsunuz, şiirler ezberliyorsunuz, yasak kitaplar, kasetler elden ele dolaşıyor, yürüyorsunuz, koşuyorsunuz, sevmeyi, aşkı, acıyı, kaybetmeyi, kazanmayı öğreniyorsunuz. İlk kez baharın geldiğini gerçek anlamda iliklerinizde hissediyorsunuz.

Ben bu yıllarda yazmaya başladım. Siyasal geçmişim ya da duruşum belki de beni yazmaya yöneltti. Bir röportajda, “yazmaya nasıl başladınız?” sorusunu, “Bildiri yazarak…” diye cevaplamıştım biraz da espriyle. Ancak bizim kuşağın politikleşmiş insanları açısından bir gerçeği de ifade ediyordu. 1980 askeri darbesinden sonra yaşanan umutsuzluk, bir bakıma kara günler insanların ağır bedeller ödemesine neden olan mücadelelerle aşıldı. 90 kuşağı hep ölüme yakın durdu ve demokratik mücadelede kendi paylarına ağır bedeller ödediler. Çoğumuz öldük. Tesadüfen ölmemiş olanlarımızın ise henüz yazmaya, konuşmaya başladığını düşünmüyorum. Politikleşmek, duyarlı olanlarımız için âdeta zorunluluktu. Ya itiraz edecek ya da büyüklerimiz gibi korkuyla yaşayacak, baskıyı sindirecektik. Üzerimizde Yılmaz Güney kartpostalı bulundu diye ya da 1 Mayıs’a giderken defalarca gözaltına alındığımızı diğer kuşaklar gibi ben de hatırlıyorum. Kitapların toplatıldığını, ilk gözaltımı üzerimde yasak kitap bulundu diye yaşadığımı biliyorum. Yani her şey yasaktı bu ülkede. Bugün açısından –geçici de olsa– durumun daha da kötü olduğunu belirtmek gerekiyor.

Yazmaya gelince, yazmak yirmili yaşlarının tümünü hapiste geçirmiş bir insan için, nefes almak gibi bir şeydi. Çığlık atmak, direnmek, seslenmek, “Ey insanlar, nerdesiniz?” demenin bir biçimiydi. Benim öykülerim mutlu sonla bitmez pek. Çünkü hayatlarımız –muhalif kesimler için belirtiyorum– çoğu kez kan revan vadilerden yürümekle geçti bu ülkede. Etrafımızdaki hayatlar için de keza bu böyleydi. Bu noktada edebiyat belki de insanı en saf hâliyle hissetmenin bir aracı. İnsanın her hâli, her duygusu, insanla ilgili her şey edebiyatın konusu. Sonuçta bir taşı bile yazsanız, insani duygularla betimliyorsunuz. Taşın duygusu değil, insanın duygusu o taşı betimleyen, konuşturan, dertlendiren. Ben taş değildim, hissettiğim ne varsa benden taşan, bir yerden sonra yazmak şart oldu. Sonunda yaşamın yerine geçen değil ama, yaşamı anlamlı kılan baş uğraşlardan biri hâline geldi. Kötü mü oldu? Çok iyi oldu. Başka türlüsünü düşünemeyecek kadar iyi oldu.

Sibel Öz