Mahallede, evde dikiş diken bir erkek yadırganmazdı, öyle hatırlıyorum. Para veren de olmazdı. Bu işi para için yapmazdı babam… Babam yokken, dikiş makinesinin küçük çekmecesindeki terzi yüksüğünü alır, parmak parmak dolaştırırdık. Parmağımıza bol gelen o yüksükle, iğneli iğnesiz, dikişli dikişsiz nice oyunlar uydurur, kaybedeceğimizden korkan annemizden ne azarlar işitirdik. Bir masal oyuncağını andıran bu yüksük, bizim parmağımızda sıradan bir nesneye benzerken, babamın parmağında bir mücevhere dönüşürdü.

Küçücük anlarda mutluluğu bulan yoksullar, yağız elektrosazcılar, keklik avcıları, taklacı güvercin hayranları, baba olmayı beceremeyen adamlar, şu yalan dünyayla vedalaşmak isteyen aceleci ihtiyarlar, kalabalıklardan ürküp içine kapananlar… Küfür gibi pis pis yağan yağmurlar…

Angara, Yozgat, Kırşehir’in Kaman’ı…

Döngel Dünya, Türkan Şoray’lı, Ediz Hun’lu Yeşilçam melodramlarının sıcaklığına sığınan gariplerin öyküleri.

Ethem Baran, dünyanın gürültüsünden kaçıp bozkırın ortasında bir parça deniz arayanları anlatıyor.

eb.jpg

Döngel Dünya

Derken, bahar geldi.

Çoktan ölmüş annesini her gün dışarı çıkarmaya, kısa sürmüş bir yağmurun ıslak gökyüzü parçacıkları bırakıp gittiği komşu avlularından, uzak hatıraların solgun fotoğraflarına benzeyen kederli akraba evlerine, sokaklarında kimselerin görünmediği o mahalleden, tenha gölgelerin uyukladığı şu mahalleye, mahmur bir sessizliğin çınladığı o dükkândan, beklemekten eskimiş bu dükkâna, çarşı pazar gezdirmeye başladı Zekeriya. Artık öbür dünyada yaşayan ama kendini hâlâ burada zanneden annesini tekerlekli sandalyesine bindiriyor, kahvaltı sırasında belirledikleri adreslere doğru yola çıkıyorlardı.

Zekeriya kahvaltı masasını toplarken Afiye tekerlekli sandalyesini pencereye doğru sürdü. Pencere köpük köpük çiçek açmıştı. Kayısı ve erik ağaçları, üzerlerine kar yağmış da ürperen dallarında öylece uyuyakalmış gibi ılık, pembebeyaz bir rüyayı sürdürüyordu hâlâ.

“Beni Iraz’a götür bugün, kaç zamandır görmedim, hasta diyorlardı en son,” dedi oğluna. Sesi, bahar dallarının kıpırtısızlığına inat, çın çın ötmeye hazır bir canlılıktaydı. Elinde çaydanlıkla mutfak kapısının eşiğinde durdu Zekeriya. Daha bu sabah takma dişlerini nereye sakladığını unutup iki saat boyunca aratan bu kadın mıydı? Çalınmasından korktuğu için her şeyini saklıyor, sonra da bulamıyordu. Sesi de saklanıyordu o sırada bir yerlere. Ama şimdi bu ses, arkadaşlarıyla buluşmaya giden heyecanlı, hevesli bir genç kız sesiydi.

“Iraz kim anne, nerede oturuyor?”

Sesinin açtığı boşlukta döndü Afiye, hem de ne döndü. Şimdi gözlerinde de aynı hevesli kızın gözleri, aynı parıltı…

“Dayıngilin mahallede oturuyor ya oğlum! Sen emsal kızı vardı, Nurdane, bildin mi?”

Nereden bilecekti Zekeriya, liseyi bitirince kasabadan ayrılmış, bayramlar dışında pek yolu düşmemişti buralara. Her geldiğinde tanıdıklarının daha da azaldığını fark ederek geçmişti yıllar. Babası ölünce emekli olmuş, karısından ayrıldıktan sonra tek başına yaşadığı evi kapatıp annesinin yanına, çocukluk ve gençliğinin karanlığına yerleşmişti. Esertepe’deki benzinlikte yağcı olarak bir ömür tüketen babası Numan’ın her akşam yağ kokularıyla birlikte getirdiği hoyrat rüzgâr esmiyordu artık bu evde, ama kocasının ölümünü bir türlü hazmedemeyen annesinin, unutmakla hafızanın derinlerine bir kuyuya iner gibi dalıp gitmeleri arasında geride bıraktığı rüzgâr hiç dinmiyordu. “Ben ondan önce öleyim de bir başına kalsın, sürüm sürüm sürünsün,” diye ettiği dualar kabul olmamış, adamcağız pat diye gitmişti. Afiye de hemen her gün Numan ve diğer ölülerin peşinden gidiyor, yeni baştan doğuyor, çocuk oluyordu; sonra bakmışsın ki henüz oyun çağında bir kızken adı geline çıkmış ve kıskançlıktan gözü dönen Numan tarafından eve hapsedilmiş, bırak dışarı çıkmayı, perdeyi aralaması bile akşamları yenen dayakla sonlanmış. Afiye çocukluktan anneliğe, ninelikten dulluğa kimi zaman susup yutkunarak, kimi zaman da o kurumuş göz pınarlarından nasıl düştüğü anlaşılmayan gözyaşlarını yemenisinin ucuna emdirerek kendi sesinin izinde dolaşıp dururken, tekerlekli sandalyesinin üzerinde, daracık odaya sığdırdığı dünyayı seyre koyulmuştu. Bazen bir iç çekiş, bazen de bitip tükenmek bilmeyen bir suskunluktu artık Afiye. Derken Azrail’i evin çevresinde dolaşırken görmeye başladı. Ölmeden önce komşularıyla, uzak yakın akrabalarla ve şu yalan dünyayla vedalaşmak istedi işte o zaman. Belki de ne kadar çok gezerse, canını almaya gelen Azrail’in onu evde bulamayacağını, hatta zamanla unutacağını düşündü, kim bilir.

“Kocasından boşandı. Onun da iki çocuğu var senin gibi…”

Tekerlekli sandalyesinden kalkmış da çoktan dış kapıya varmıştı sanki. Ağaçların ağartısına karışmışçasına uzaktan, belli belirsiz gülümsüyormuş da, bir yandan da hayal meyal hatırlanan bir rüyanın içinden konuşuyormuş gibi geldi Zekeriya’ya ve Zekeriya bir an ne diyeceğini bilemedi. Elindeki çaydanlığı mutfak tezgâhına, bulaşıkların yanına bıraktı. Hâlâ kışın kasvetli soğuğu vardı mutfakta; bulaşıklar yıkanacak, akşama yemek yapılacak, sonra yine bulaşık…

Eşikte bekleyen Afiye, çiçeklerin süzdüğü bahar ışığında uzun bir aradan sonra yeniden hatırlanan kendine özgü bir zamanı yaşıyormuş gibi huzurlu görünüyordu. Numan’dan önce ölmeyi başaramayınca yüzüne bile bakmak istemediği ölümle dost olmuş, onunla şaka yapmaya, birlikte öbür dünyaya gidip gelmeye başlamıştı. Zekeriya bile annesinin hangi dünyada olduğunu karıştırıyordu artık, uykudayken öldüğünü sanıp telaşlanıyor, uyanıkken burada mı orada mı emin olamıyordu. Ölüm sayesinde hayatına canlılık gelmişti Afiye’nin. Madem Numan ölümün kucağına yuvarlanıp gitmişti, o da hayatta kalma süresini kimseye fark ettirmeden uzatabildiği kadar uzatacaktı. Ölünce buraları, hayatı birlikte yaşadığı insanları unutmak istemiyordu. O unutursa, bu insanlar da onu unutacaklardı. Zihnini ne kadar çok anıyla doldurursa öbür tarafta –belki de onlarla aynı anda– tüm yaşadıklarını hatırlayacağını, canının sıkılmayacağını düşünüyordu. Böylece öbür dünyada da bu dünyadaymış gibi olacaktı.

Durup dururken, “Gülümser Teyzene götür beni,” diyordu sözgelimi.

O kimdi, nerede oturuyordu?

“Hani pırtıcı Battal vardı ya, Ramazan Kâhya’nın dünürü, işte onun karısı, Yeşilçayır Mahallesi’nde.”

“Anne, orası dünyanın öbür ucu…”

“İyi ya, ben de oraya gitmek istiyorum işte.”

Zekeriya, önceleri annesinin karşısına oturup kasabayı, mahalleyi anlatıyordu uzun uzun. Bir süre sonra baktı ki anlattıkları şimdinin kasabası değil, çoğu ilk gençlik yıllarında kalmış ve yarım yamalak hatırladığı anılarla, annesinin hoşuna gideceğini düşünerek uydurduğu bölük pörçük birtakım hikâyelerden ibaretti. Çarşıya gidip geliyorken adımladığı ıssız sokakların, selam verebileceği üç beş kişiyi ancak bulabileceği dükkânlarla, bardakları iyice küçülmüş suskun kahvelerin anlatılacak hikâyeleri kalmamıştı. Evleri ya da dükkânlarında televizyon ve cep telefonlarının genişlettiği başka bir dünyaya taşınmıştı herkes. Bir süre sonra ikisi de sıkıldı. Annesi öyle sorular soruyor, öyle ayrıntılar istiyordu ki, Zekeriya zihnini onca yoklamasına rağmen bu sorulara cevap bulamıyor, bulduklarıysa annesine yetmiyordu. Böylece tekerlekli sandalye almaya karar verdi Zekeriya.

İşte şimdi annesi tekerlekli sandalyesine çoktan kurulmuş, eski günlere gitmek için heyecanla bekliyordu.