Jerzy Kosiński’nin tartışmalara yol açan Boyalı Kuş kitabından yönetmen Václav Marhoul tarafından neredeyse özüne sadık bir şekilde uyarlanan film, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Doğu Avrupa taşrasında oradan oraya savrularak hem hayatta kalmaya çalışan hem de ailesini arayan küçük bir erkek çocuğun karanlık hikâyesini anlatıyor.

Film dokuz bölüme ayrılmış ve her bölüm adını o bölümde çocuğun hayatına giren kişiden alıyor. Yol boyunca çocuğun hayatına giren diğer kişiler, çocuğa zulmediyor. Masum bir çocuğa yapmadıkları kalmıyor. Bırakın masum olmasını, bırakın çocuk olmasını, herhangi bir insana (hatta hisseden herhangi bir canlıya) zulmü hangi gerekçe haklı çıkarabilir? Bu sorunun yanıtı, eserin adında saklı.

Filmin bölümlerinden birinde de anlatılır Boyalı Kuş’un hikâyesi. Adam kuşu yakalayıp boyar. Kuş öterek yardım ister, diğer kuşlar gelir. Adam kuşu bırakınca, kuş sürüye geri döner. Ama kuş artık farklıdır; boyalıdır. Diğer kuşlar onu aralarına almamakla kalmaz, farklı olduğu için onu öldürürler.

Farklılıklar öldürür mü? Dil, renk, ırk farklılığı öldürür mü? Eserin geçtiği zaman dilimi ve coğrafya bu sorunun yanıtını verir: Doğu Avrupa’da Yahudi soykırımı yapan Nazi Almanya’sının başlattığı II. Dünya Savaşı. Nitekim, filmde bu motivasyon doğrudan vurgulanmamış olsa da kitapta köylüler sarı saçlı ve mavi gözlü, çocuk ise esmer ve kara gözlüdür; çocuk köylülerin değil eğitimli burjuvanın dilini konuşur. Bu iki nedenle köylüler çocuğu Yahudi veya Çingene zanneder ve köylerine bela getirebileceğinden onu istemezler.

Film, kitabın başında da yer alan, çocuğun elinde sincapla koştuğu ve başka çocukların onu kovaladığı bir sahneyle açılır. Diğerleri, çocuğu hırpalar ve elinden sincabı alıp canlı canlı ateşe vererek hayvanı öldürürler. Bu sahne, izleyiciyi eserin sonraki sahnelerine hazırlama amacı taşır. İster yetişkin ister çocuk olsun, insan doğası itibariyle zalimdir. Nedensiz yere bile şiddete başvurup acı verebilen insan, nefretin hâkim olduğu savaş ortamında neler yapmaz? Sizi düşman bellemesi yeter.

Elinde silah olan birinden kötülük beklenebilir belki. Ama savaş meydanlarında bulunmayan ve doğrudan savaşın parçası olmayan köylüler bile savaşın getirdiği kıtlık gibi zor koşullarda acıma ve hakkaniyet duygularını yitirirler. Zulmün en saf haline de bu insanlarda şahit oluruz. Savaş insanları daha da kötü yapıyor veya içlerindeki kötülüğü ortaya çıkarıyor gibidir.

Başına gelen onca şeye rağmen çocuk karşı gelmez, boyun eğer. İnsan kendisinden zayıf olana acımayan bir varlıksa, bu çocuk kendisinden zayıf olana nasıl davranır? Kendisi gibi, hiçbir suçu olmayıp da insanlarca ezilenlere, yani hayvanlara eziyeti etmez. Hayvanlara karşı hep duyarlı ve iyi niyetli olduğu filmin farklı noktalarında vurgulanır. Peki, bunca kötülük gören bir çocuk masum kalabilir mi? Sonunda o da kendisinden güçsüz olanı ezer. Basit bir intikam için. “Erkekliğine” yediremediği için. Bir hayvanı vahşice öldürür. Ve masumiyetini yitirir.

Bu kıyıcı hikâyede çocuğun başına hiç mi “iyi” bir şey gelmez? İronik bir şekilde, savaşın kötülüğü katmer katmer artırdığı, şiddeti olağan kıldığı bir ortamda çocuğa yapılan tek iyilik, bir askerin çocuğa kendini koruması için “silah” vermesi olur. Bu noktada bile film, acımasız şekilde gerçekçidir. Çocuğun ihtiyaç duyduğu şey sevgi ve şefkatken, çocuk gaddarlığın dünyasına çekilmiş olur. Üstelik, izleyici olarak bize verilen tek umut da budur. En azından, çocuk silahla kendisini koruyabilecek diye düşünürüz.

Film boyunca herkes çocuğa etmediğini bırakmamışken çocuk doğru dürüst tepki bile vermez. Tek bir kişi hariç. O da filmin sonunda nihayet kendisini bulan babası. Babasına içindekileri kusar. Ailesi yanında olmadığı için bunlar başına gelmiştir. Başına gelenler için sadece kendinden olanı, kendi ailesini, kendi “atasını” suçlar gibidir. Çünkü ona sahip çıkmamışlardır. Ve babası ona adını hatırlayıp hatırlamadığını sorar. Film boyunca adını bilmediğimiz çocuk, adını camın buğusuna yazar. Kendinden olanlar onu yalnız bırakmışsa da, çocuk kim olduğunu unutmamıştır.

Kitaptaki son ise filmdekinden biraz farklı. Hem çocuğu bulup almaya sadece babası değil annesi de geliyor, hem de hikâye burada sonlanmıyor. Filmin sonu çocuğun adını hatırlamasına, başka bir deyişle “kimliğini unutmamasına” vurgu yaparken, kitabın sonu başına gelenlerden ötürü dili tutulmuş olan çocuğun artık konuşmasına, sesinin çıkmasına, bir anlamda “diline yani kimliğine kavuşmasına” vurgu yapar. İkisinde de dil üzerinden ortak bir mesaj verilir: Kimliğimizi gizlemeden yaşayabiliyorsak özgürüz.

Kitap ilk yayınlandığında, vahşet sahnelerinin fazla abartılı olduğu ileri sürülmüş. Oysa, Kosiński’nin kitabını okuyan bazı arkadaşları, savaş zamanında “yaşadıklarının yanında kitapta anlatılanların pastoral bir öykü gibi kalacağını”[1] söylemişler. Filmin ilk gösterimi ise Venedik Film Festivali’nde yapıldı. Filmin daha başında birçok izleyici, sahnelere dayanamadığı için salonu terk etmiş. Filmin çok ünlü bir kitaptan uyarlandığı bilinirken, izleyicilerin kitapla ilgili en ufak fikir sahibi olmadan filme gelmiş olması oldukça şaşırtıcı. Çünkü yönetmen, filmde kitaptakinden farklı bir şey anlatmadığı gibi, filmi de kitabın ruhuna gayet uygun bir şekilde çekmiş. Duygu sömürüsü yapmaya/melodrama dönüşmeye ve klişelere boğulmaya gayet müsait bir konuyu ne kitap ne de film bu şekilde işliyor. Kitaptaki doğrudan anlatım, yönetmenin sade film dilinde karşılığını buluyor. Üç saate yaklaşan süresine rağmen film, tıpkı kitap gibi, oldukça akıcı. Filmde müzik kullanılmaması ve filmin siyah-beyaz çekilmiş olması; farklılıklardan ve renklerden, dolayısıyla gerçek anlamda bir “yaşam” ibaresinden yoksun bir ortamı resmetmeye hizmet ediyor. Yazarın kitapta kullandığı başarılı tasvirler ise filmin etkileyici görselliğinde yansımasını buluyor.

MV5BYjQ5YTkxNzEtZGM0Zi00YmNlLTljM2QtMjNmMmM1YzdjZWYzXkEyXkFqcGdeQXVyMjg2NTQ2NQ@@._V1_SY1000_CR0,0,706,1000_AL_.jpg

Film Ukrayna’da çekilmiş olsa da, tıpkı kitaptaki gibi filmdeki hikâyenin de hangi ülkede geçtiği belli değil. Zaten kitabın yazarı Kosiński de hikâyenin zamanı ve mekânı için “zamansız bir hayalin hakim kılınabileceği ve coğrafi ya da tarihi gerçeklerle kısıtlanmayacak bir mekân olmalıydı”[2] demiş. Konuşulan dil ise Slav dillerinin bir karışımı, yaygın olarak bilinen adıyla “Slavic Esperanto”. Bu yüzden filmdeki bazı kötü karakterleri, belirli bir milliyete atfetmek de mümkün değil. Elbette, üniformalarından milliyetleri anlaşılan Doğu Nazi ve Rus askerleri için bu durum geçerli değil. Zaten hem kitap hem film belirli bir zaman dilimine atıfta bulunsa da, verdiği savaş karşıtı mesajla evrensel nitelikte.

Venedik Film Festivali’nde “UNICEF Ödülü” kazanan filmin savaş ortamını ve savaş ortamı etkisindeki kırsalını yansıtmaktaki başarısına Stellan Skarsgård, Harvey Keitel, Barry Pepper, Udo Kier ve Julian Sands gibi işinin ehli oyuncuların katkısı da büyük. Oyuncular rollerine o kadar iyi girmişler ki ünlü olmalarına rağmen bu oyuncuları tanımakta zorluk çekebilirsiniz. Tam da ustaca yapılmış bir filmden bekleneceği gibi, oyuncuları önceden oynadıkları filmlerdeki halleriyle birlikte düşünmeniz mümkün değil. Sanki hepsini ilk kez bu filmde izliyorsunuz. Elbette, kitaba hak ettiği filmi vermede en önemli katkıyı, parmak ısırtan oyunculuğuyla çocuk rolündeki Petr Kotlar sağlıyor. Az diyalogla sergilediği böylesine inandırıcı bir oyunculuk, filmi tek başına bile götürebilecek güçte.

Jerzy Kosiński, Boyalı Kuş kitabını yazdığında dünya genelinde çok ağır bir şekilde eleştirilmiş. Hatta bu eleştiriler bir karalama kampanyasına dönmüş ve hem yazar hem de çevresi fiziksel saldırılara bile maruz kalmış. Yazar özellikle aşırı milliyetçiler tarafından, ülkesini küçük düşürdüğü iddia edilen bu eserle vatan hainliği yapmakla veya kendi “sapkın” hayallerini tatmin etmek için savaşı kullanmakla suçlanmış. “Savaşa hayır” demek hiçbir zaman kolay olmamış.

Boyalı Kuş “sevilecek” bir eser değil; sizi şoke edecek, sarsacak, tiksindirecek ama sonuçta sizi insanlık ve medeniyet üzerine düşündürecek vurucu bir eser. Farklı olanın dışlandığı, şiddetin ve savaşın bir çözüm yolu olarak görüldüğü bir dünyada, insanlık namına elimizde ne kalıyor?

Öykü Gizem Gökgül

* Jean Paul Sartre, Gizli Oturum, Milli Eğitim Basımevi, 1964.

[1]Jerzy Kosiński, “Yayımlanışının Onuncu Yılında Boyalı Kuş’un Serüveni”, Boyalı Kuş, E Yayınları, 2011,
s. XII.

[2] a.g.e, s. V.