Azar azar azalan zaman. Adına yaşlılık dedikleri yavaşlık… Aksayan, sakatlayan, eğri büğrü bir hal. Yere doğru, öne doğru, gittikçe toprağa doğru kapanan, büyüdükçe küçülmeyi, buruşmayı, titremeyi, üşümeyi, elde tutamamayı, önündekini görememeyi, unutmayı, unutturmayı sinsice belleten beden… Sana ne oldu, sana ne oldu, hadi çık sokağa aldırma diyordun ne oldu diye durmadan başına kakan, yıldıran… Şimdi kimim ben diye soran, susan, susan, sustuğuna suçlanan aynalar…

Usul usul çoğalan hüzün. Hayriye’yi arayan Rüya. Yüzleşmeler, eksik kalan mevsimler, pencere önündeki koltuk, yangınlar, çaresiz kaynaşmalar… Kısacık aşkları şehrin.

Figen Şakacı, Bitirgen’le başlayan Pala Hayriye ile süren üçlemesini Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? ile tamamlıyor. Bir ömrü anlatıyor, bir kadının varlığını, yokluğunu, izlerini, cümlelerini, gürültüsünü… Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? aşkların, yenilgilerin, solgunluğun, neşeli ve dirençli kahkahanın romanı…

figen.jpg

Rüya

Rüya geldiğinde Hayriye Hanım çoktan gitmişti. Gitmenin içinde gizli bütün yan anlamları da yanında götürmüş, ardında ancak yakından bakanların görebileceği salyangoz izlerine benzer pırıltılar bırakmıştı. Rüya nicedir yabancısı olduğu memleketine geri dönme kararını, Hayriye Hanım’la haftalık olağan görüşmelerinin tak diye kesilmesinden, ona hiç yakıştıramadığı bu uzun sessizlikten işkillendiği için almıştı. Akrabaları arasında bir tek ablasını tanıyordu ama onunla da Hayriye’siz bir ortamda hiç görüşmemiş, konuşmamıştı. Merakı kaygıya döner dönmez uçağa atlayıp gelmiş, kendini üzerine devrilecekmiş gibi duran bu apartmanın kapısında buluvermişti. Her zaman cebinde bir B planıyla dolaşan Rüya’nın bu kez elleri boştu. Zili birkaç kez çalıp bekledi. Beklemenin zamanı uzattığını, belirsizliğin can yaktığını iyi bilirdi. Kapının önüne çöktü, bavulunu bacaklarının arasına aldı. Cebinden telefonunu çıkarıp artık sayısını unuttuğu aramalardan birini daha yaptı. Sekiz saatlik zaman farkı, on bin yüz doksan üç kilometre mesafe aradan kalkınca arkadaşına ulaşması kolay olacak diye umdu ama Hayriye’nin sesini yine duyamadı.

Ne ki bunca yolu gelip de pes edecek değildi. Elbet biri bu kapıyı açacak, Hayriye Hanım’ın nerede olduğuna dair hiç olmazsa bir ipucu verecekti.

O kişi cızırtılı sesiyle Sevilay oldu. Rüya’yı enine boyuna süzerken tahminler yürütüyordu. Hayriye Hanım’ın evinin her köşesine serptiği sarmaş dolaş fotoğraflarına eve destursuz her daldığında bakar, onunla ilgili bir hatırayı sıkılarak da olsa dinlerdi. Yoksa siz’in z’si Rüya’nın kulağını tırmalasa da ayağa kalkıp elini uzattı. Rüya’yım ben, evet… Hayriye’ye gelmiştim ama… dedi. Bütün ama’lar gibi bu da havada asılı kaldı. Sevilay yakın arkadaşlar arasında bir benzerlik olması gerekirmiş gibi, burnunun ucuna kadar sokulup bir daha baktı ona. Aa gerçekten ikinizin de gözleri patlakmış dedi. Rüya’nın yüzü ekşidi. Sevilay kırdığı potun üstünden atlayıp geri çekildi. Her zamanki şirinlik pozlarını takınarak, Hayriş’imin rüyası sonunda gerçek oldu öyle mi diye ünledi. Alelacele kurmaya çalıştığı samimiyet de Rüya’yı gülümsetmeyince götünü döndü, apartmanın kapısını açtı ve birlikte bir bilinmezin içine doğru süzüldüler.

Hayriye Hanım’ın kapısının önüne geldiklerinde Sevilay çantasından çıkardığı bir tomar anahtarı şıngırdattı. Bu Mert’in, bu annemlerin, bu benim, bu daaaa Hayriş’imin diyerek hepsini tek tek, gereksiz bir gösteriyle tanıttı. Ayy gelip de sizi karşısında görünce nasıl sevinecek kim bilir heyecanıyla içeri buyur etti. Onu yıllardır tanıyormuş gibi davransa da Rüya’nın etrafına ördüğü kalın duvarı hemencecik yıkması mümkün değildi. Başka türlü bir karşılanma, kucaklaşma hayal eden, bu hayalle bunca yol tepmiş olan Rüya, eve girer girmez burnuna çarpan Hayriye kokusuyla çoktan başka bir âleme geçmiş, zamanı ileri geri sarmaya başlamıştı bile.

Size bir çay yapayım mı sorusu tam da bu nedenle cevapsız kaldı. O sırada Rüya’nın parmakları tozlu kitapların üzerinde geziniyor, çalışma masasında açık duran deftere gidip gidip geri dönüyordu. Sevilay, onu annem gibi severim valla. Gerçi annemi pek sevmem, yani yeniden dünyaya gelsem Hayriş annem olsun isterdim deyince dalgınlığından sıyrıldı. Benimle ilgilen be kadın der gibi arkasında dönüp duran kızın susmayacağını, en azından şimdilik kendisini bu evde yalnız bırakmayacağını anlayınca bir koltuğa çöktü de Sevilay da rahatladı.

Siber Teknoloji Bilimleri’nde öğrenciydi Sevilay. Hayriye Hanım’ın üst katına okulun ilk yılı taşınmıştı. Başlangıçta pek bi hırlaşmışlardı. Geceleri bangır bangır çalınan müziklere dayanamayan Hayriye Hanım, bir gün kapısına dayanmış, tam eli belinde okkalı bir küfre hazırlanırken, uzatılan tekila kadehini anında fondiplemiş, yarım saat içinde onlardan daha çok sarhoş olup hadi halaya diyerek oğlanları ayağa dikmişti. Gençlerin halay çekmeyi bilmemesine çok sert tepki göstermiş, azarlarından yılanları yan yana dizip hoplatarak ve tey tey naraları atarak, gecenin sonunda ve iki kişinin kolunda evin yolunu zor etmişti. O geceden sonra Hayriye Hanım Sevilay’ın gözünde Hayriş oluvermişti. Kırk kere böyle kısaltmalardan hoşlanmadığını söylese de Sevilay göbüşünü okşayıp yanağına bir öpücük kondurunca yumuşamıştı sonunda. Yine de yelkenleri suya indirdiğine o dakka bin pişman olmuş, kendisini Sevilay’ın elinden kurtarıp parmağını sallayarak buyurmuştu: Bundan sonra, illa bir müzik çalınacaksa arada kendi seçtiği parçalar da olacak ve gece ikiden sonra anırarak sevişilmeyecekti.

Sevilay’ın alabak kuşlarına taş çıkartan kahkahasıyla anlaşma ve kaynaşma sağlanmış, teyze denmesini yasakladığı için Hayriş’e razı olan Hayriye Hanım o gün evinin yedek anahtarını Sevilay’a vermişti. Bazı geceler aniden düşen şekeri, fırlayan tansiyonu yüzünden korktuğunu bakışlarını kaçırarak itiraf etmişti etmesine ama öyle zırt pırt gelmek, bir şey olursa benden çok telaşlanmak yok diye de tembihlemişti. Sevilay’ın don değiştirir gibi sevgili değiştirmesine arada bir laf soksa da ilişkileri zamanla ana kızdan hallice olmuştu. Muhabbetlerinin en leziz anları, Hayriş’in adaylar arasında puan cetveli tutmasıydı. Yemek yerken ağzını şapırdatanları masadan kalkarak anında eliyor, elini öpüp alnına koymayanlara hemencecik ısınıyor, güzel kokanlarla, içli içli bakanlarla tadımlık cilveleşmeler yaşıyordu. Puanlamayı Sevilay’la aralarındaki gizli şifrelerle, bir kahve içimlik sürelerde yapıveriyordu. Bacağını ayırarak karşısında oturanlara değil kahve, su bile ikram etmeyince Sevilay anında sepetliyordu oğlanı. En azından şiir bilen, elindeki telefonla oynamadan gözünün içine meraklı meraklı bakıp konuşanlar ise, daha uzun kalmaya, evinde her daim hazır olan keklerden, böreklerden yemeye hak kazanıyorlardı.

Okullar kapanınca ailesinin yanına giden Sevilay döndüğünde Hayriş’i bulamamış ama fazla bir endişeye de kapılmamıştı. Başını alıp gitmişliği çoktu Hayriş’in, alışkındı bu duruma. Fincan kadar kıçını sallaya sallaya kapıya giderken, onun ne zaman ne yapacağı belli olmaz, fazla soru sorulmasından, işine karışılmasından hiç hoşlanmaz dedi. Bunu Rüya’dan daha iyi kimse bilemezdi. Ne zevzek bi kızdı bu böyle. Aslında sinirlendiği Sevilay değildi. Hayriye bu yeniyetme aklıevvelde ne bulmuştu da bu kadar yamacına yanaştırmıştı? Hem kim oluyordu da en yakın arkadaşı hakkında ona bilgi vermeye cüret ediyordu bu kız. Rüya’nın sol kaşı komut almış gibi kalkınca, Sevilay onun bu betonarme yapısına daha fazla dayanamadı, anahtarları avcuna bırakıp gelir mutlaka, ölse bırakmaz evini o dedi ve çekti gitti.

“Ölse” sözü salonun ortasına pat diye düştü. Bir hamağa sığışıp sarılalım derken kıçüstü yere düştükleri anın fotoğrafının tam altına. O anda sallanan koltuğun yayları gıcırdadı, çalışma masasındaki kalemler boyunlarını büktü, Hayriye Hanım’ın temizliğine takıntılı bir şekilde düşkün olduğu püsküllü halı Rüya’nın ayağının altından kayıverdi.

Yokluğuyla yarattığı derin boşluk büyüdükçe büyüdü. Rüya aklını başına toplamaya çalışarak bu sessiz sedasız gidişe mantıklı gerekçeler aradı, bulamadı. Bir yere gideceği zaman ona mutlaka haber verir ya da bir mesaj bırakırdı. Aşka benzer bir arkadaşlıktı onlarınki. Aldanmadan ayıklanmış, kendini unutmayı güzellemekten vazgeçmiş bir aşk… Birinin yokluğu diğerini elden ayaktan keser, hayatla bağını çıt diye koparmaya yeterdi. İkisi de birbirlerinin varlığına tutunarak bunca yıl yaşamış, yaşlılığın keyfini birlikte çıkarmaya, derdini birlikte çekmeye söz vermişlerdi. Neredesin Hayriye diye bağırdı. Rüya’nın bu yarısı içine kaçan çığlığı, Hayriye Hanım’ın apansız kayboluşuna kalın bir ünlem gibi kondu.

Sonunda dayanamayıp masada açık duran defteri eline aldı. İçindeki yazılar Hayriye’nin yeni romanı için aldığı notlar mı yoksa kendisiyle her zamanki hesaplaşmaları mıydı? Rüya bu soruların cevabını sahibinden öğrenmek için o anda neler vermezdi.