Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kağıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Lisede şiir yazmaya başladım, hâlâ yazıyorum, müstear isimle bir iki dergide ara sıra görünüyorum. Neyse, üniversitedeyken XasiorK adlı bir site keşfettim. İnsanlar öykülerini gönderiyorlardı, her ay öykü yarışması yapılıyordu, öyküler eleştiriliyordu, böyle bir ortam vardı. Baran Güzel’le bu site vasıtasıyla tanıştım. Baran o sıralar Adana’daydı, iletişimimiz sınırlıydı ama bağı koparmadık. Yıllar sonra bir gün hâlâ yazıp yazmadığımı sordu, yazdığımı söyledim. Birkaç öykümü göndermemi istedi, Öykü Gazetesi’nde yayımlanan iki öykümü gönderdim. Beğendi sanırım. Sedat Demir de okumuş, beğenmiş. Sonrasında her şey kendiliğinden gelişti.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Şiir ve öykü dışındaki bir türe nefesim yetmiyor. Zihnim genellikle darmadağın, şeyleri bir arada tutamıyorum. Mehmet Eroğlu’nun bir romanı veya romanları için hazırladığı anlatı haritasını görmüştüm, öyle bir şey hazırlayıp da belli bir doğrultu tutturmak, uzun bir anlatıda tutarlılığı sağlamak şu an mümkün değil benim için. Çok çabuk sıkılıyorum bir de. Bu yüzden kısa/küçük parıltılar daha iyi. Bu tür bir aydınlığın parçalarını bütün varlığımla bir arada tutabilirim. Parçaları varlığımla bir arada tutmaktan ve bir arada tutmak için varlığımı kullanmaktan bahsediyorum.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Baran Güzel o sıralar Dedalus’ta çalışıyordu, Sedat Demir’le buluşturdu bizi. O güne kadar öykülerimin kitaplaşacağından haberim yoktu, duyunca inanmadım zaten. “Kitabı elime alana kadar inanamam,” dedim. Şimdi de pek inandığımı söyleyemem. Yayımlanma sürecinde utançla boğuştum, en büyük sıkıntım buydu.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Baran Güzel’le oturduk, öyküleri itip çektik. Bazı yerlerde ayarı tutturamayıp çok oynamışım, attık oraları. Rahat bir çalışma oldu. Çay içtik, Baran’ın evinde Kesmeşeker şarkıları çalıp söyledik. Yeldeğirmeni’nden Küçükyalı’ya gidip geldim üç beş defa. Baran bir kez kızdı, “Abi bunu senden başka kim anlayacak Allah aşkına ya?” dedi. Yine de beni seviyor bence.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Kitap hayatımda hiçbir şeyi değiştirmedi, değiştirmesini de ummamıştım, istememiştim. Sabahtan öğlene öğretmenlik yapayım, sonrasında şarkı yazayım, gitar çalayım, müzik dinleyeyim, bir şeyler okuyayım, şiir veya öykü çatayım, film izleyeyim, sevgilimle buluşayım, sahilde yürüyeyim, bunlardan başka hiçbir şey istemiyorum.

Telif aldınız mı?

Evet.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Süreli yayınları takip etmeye çalışıyorum ama düzenli olarak satın aldığım bir dergi yok. Evimde şiirlerimin yayımlandığı dergiler dışında Notos’un iki sayısı, birkaç da Öykü Gazetesi var, bu kadar.

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Yakın çevrem bir kitabımın çıktığını sosyal medyadan öğrenmiş olabilir, bir şeyler yazdığımı iki üç kişi dışında kimse bilmiyordu. Ailem kitabı okumadı, arkadaşlarımın çoğu okumadı. Pek okumuyoruz zaten, malum. Ben de bir gün yayımlatma umuduyla yazmadığım için özgürlük alanımda da bir değişiklik olmadı. İstediğimi okuyup yazıyorum, bundan daha engin bir özgürlük düşünemiyorum.

Peki, bundan sonra?

Hazırda biri öykü, biri anlatı olmak üzere iki dosyam var, bir şeyler olur belki. Eserse şiirlerden iki üç dosya çıkarabilirim, bilmiyorum. Latife Tekin’in bir sözünden aldığım ilhamla söylüyorum, yılda bir, iki yılda bir makineli tüfek gibi kitap çıkaracak, çıkarmaya çalışacak değilim, huzurumu kaçırıp rahatımı bozacak hiçbir işe girişmek istemiyorum. Okunacak kitabım, çalınacak şarkım olsun, bana yeter. Bu şeye benziyor biraz, Cohen’ın yaşamını gözden geçirdiği şarkı şöyle başlıyor: “I was always working steady/But I never called it art” Bu bağlamda anlamı bir yerinden yakalamaya çalışacağım yine, yaptığım şeyi tanımlamaya, biçimlemeye uğraşmadan.