“Ayın Öyküsü”nü Ethem Baran seçti.

Çağdaş Küçük

Tuhaf bir yorgunluk vardı üzerinde. Okul müdürünün konuşması bitmek bilmiyordu. Sıranın en arkasında, bir adım da gerideydi. Önündeki arkadaşının buruşmuş, rengi ağarmış lacivert ceketi gözüne çarptı. Omuzlarında birikmiş kepek, yakasının enseyle kesişen kısmı kirden grileşmiş. Midesi bulandı. Hızla kafasını yan tarafa çevirdi. İkişerli üçerli bekleyen öğretmenler pür dikkat müdürü dinliyordu. Az ötede ise tek başına, duvara yaslanmış öylece duran, okulun daima sessiz ama aslında sürekli ben buraya ait değilim diye bağıran öğretmeni Feyza Hoca, mavi saçlı. Daldı, uzun uzun onu seyretti. Tam hayal kurmaya başlayacaktı ki bir trenin düdüğünü duydu, hemen saatine baktı, gülümsedi, “mavi tren” diye fısıldadı. Tekrar Feyza Hoca’ya dönecekti ki verilen “Dikkat!” komutuyla irkildi. Okunan İstiklal Marşı ve ardından “İyi tatiller!” temennisiyle öğrenciler sanki içeriye bomba atılmış gibi hızla okul kapısına doğru sökün etti. Birkaç öğretmenin, “Yavaş yavrum, yavaş!” ikazları işe yaramıyordu. Kendini kenara attı, Feyza Hoca’yı gördü. Hızlı adımlarla yetişip ikircikli sokuldu: “See you tomorrow, teacher! Zorla gülümsedi Feyza Hoca: “See you, Tacer!”

Stajyer hocam benim. Nasıl da güzel. Bak şimdi, “tomorrow” dedik, yarın tatil. O nasıl olacak? Gene rezil olduk desene. “How old are you?” demişti de bilmiş bilmiş sırıtıp “Fine thanks and you!” dediydik. Rezillik. Yaşın kaç demiş bana meğer. Şansın yok diyor yani. Olsun be hocam, ne yapalım, kader. Hiç utanman yok değil mi Tacer, sen git öğretmenine sevdalan. Tüh senin kalıbına!

Tekrar hızlandı. Feyza Hoca’nın diğerlerinin aksine çıkış kapısının hemen yanındaki banklara doğru yöneldiğini fark etti.

Kıyafetin her gün başka ya, saçlarına ne demeli. Bir hafta mavi, bir hafta sarı, bir hafta kırmızı. Yüzün hep durgun, gözlerin kimi zaman kan çanağı. Kara kara akar o yaşlar bazı bazı. Seni bu güzelliğinle ağlatan dünya, Bilecen Arif’in Tacer’i ne yapmasın.

Sigarasızlık başına vurmuştu. Kapıdan çıkar çıkmaz etrafı kolaçan edip eğildi, beyaz çorabının içinden sigara ve kibrit çıkardı. Derin bir nefes çekip ceketinin yakalarını kaldırdı ve seyre daldı: Koşuşan öğrenciler, arabalarının içinde büzüşmüş bir halde ellerini ovuşturup motorun ısınmasını bekleyen öğretmenler, okulun önündeki park yerine yanaşmaya çalışan dolmuş ve otobüsler, hemzemin geçitte trenin geçmesini bekleyen bir kalabalık ve seyyar köftecilerin önünde bekleşen insanlar. Tutuşmamış kömür kokusu ve kuru bir ayaz.

Koltuk altındaki T cetvelini, klasörüyle beli arasına sıkıştırıp yürümeye koyuldu. Üzerinde S. Belediyesi yazan kırmızı belediye otobüsü kapısında yığılmış ve birbirini ezerek hunharca yer kapma mücadelesi veren öğrenciler gözüne çarptı. Bak allahını seversen şu sığır sürüsüne bak! Bunlardan memlekete ne hayır gelir? Bak, bak, bak. Nasıl da kafasına bastırıyor arkadakinin. Şimdi gelsin Feyza Hoca bunlara İngilizce öğretsin. Hadi, buyrun bakalım. Yuh! Sahi niye çıkmadı okuldan o? Belli ki şu karmaşanın bir dinmesini bekledi. Zaten bir kez olsun öğretmenler odasında görmedim onu, hep kantinde. Elinde kocaman tas gibi beyaz bir kupa, üstünde kalp, böyle ona sarılmış iki eliyle, kaloriferin dibinde, ya yere bakar ya da camdan dışarı. Feyza Hocam sen hiç merak etme. Ben şimdi dolmuşa atladım mı köye varana kadar seni derdinden kurtarırım. Cama yasladım mı başımı tamamdır: “Merhaba Feyza Hocam! Ben Tacer, okula yeni gelen Elektrik öğretmeniyim, siz de yeni gelmişsiniz galiba.” Benden de ne öğretmen olur ya. Arkadan birinin yaklaştığını hissetti, döndü. “Birader bir sigara versene be, bende kalmamış da.” Hay İrfan, ben senin! Bir an, yalan atmak geçti içinden, sonra vazgeçti. “Yak arkadaşım.” O sırada karşılarına birden asık suratıyla müdür yardımcısı Ahmet Bey çıktı. Hemen sigaraları avuç içine alıp, başlarıyla selamladılar. Adam onlara selam vermeye tenezzül bile etmedi, ters ters bakmaya devam etti. Biraz uzaklaşınca, “Ne oldu vermedi mi sabah geç kaldı kâğıdı?” dedi Tacer.

“Vermedi ibnetor.”

“Eee? Devamsızlık nanay o zaman?”

“Yok, var bir günüm daha. Ama birader sana şunu söyleyeyim, göreceksin bak, ödeteceğim o herife bunun hesabını. Yukarıda Allah var, o adamın amına koyacağım.”

Yavaş koy, lavuğa bak!

“Neyse, takma kafana İrfan, bir yol bulunur, sen gene dikkat et. Yazık boşu boşuna bir yılın yanmasın.”

“Ayarlayacağız artık bir şeyler, dur bakalım. Hadi birader ben kaçtım, görüşürüz.”

İrfan kaşla göz arası tren yolu korkuluklarının üzerinden atlayıp diğer tarafa geçti. Tacer, bakışlarıyla bir süre arkadaşını takip etti. Neymiş, “Ama birader yukarıda Allah var, o adamın amına koyacakmış” Geri zekâlı, sen kimsin! Onu okuldan kaçıp sinemaya miki filmi izlemeye giderken düşünecektin. Tüm gün atari salonlarından çıkmadınız. Bir de utanmadan ilkokul çocuklarının önünü kesip nasıl paralarını aldığını anlatıyor. Aç köpek! “Ama birader yukarıda Allah var, akım eşittir gerilim bölü direnç, su yüz derecede kaynar, o adamın amına koyacağım.” Nah koyarsın. Altına işedin tuvalette sigaradan yakalandığında, herif dilinde söndürdü sigarayı, hırbo! Neymiş, “Ama birader yukarıda Allah var, pi sayısı üç virgül on dört, üçgenin iç açıları toplamı yüz seksen derece, o adamın amına koyacağım.” Tüh rezil! Ah, işte Feyza Hocamı bunlar hasta ediyor. Hakikaten, hep mi dalar gider bir insan, niye böyle hep bu durgunluk. Sadece öğrencisiyle konuşurken güler yüzü. Zoraki ama güler gene de. Kıpkırmızı kimi gözleri, kara kara gözyaşları. “Ama birader yukarıda Allah var, İstanbul bin dört yüz elli üç yılında fethedildi, elektrik akımına zorluk gösteren devre elemanına direnç denir, o adamın amına koyacağım!” Zibidi! Teknik resim odasındaydık hoca yoktu başımızda da bunla üç cinsi sapık, “Vay kalem düştü, ah cetvel düştü” diyerek iki saat kızların bacaklarına baktılar. “Of! Nazan’ın külot kalpli, Pelin’in bembeyaz. Meltem’in bacakları şöyle sütun.” Sonra bu öküz ne yaptı. Baktı, baktı, baktı, ardından da gitti “Kızlar, biraz dikkatli oturun, yan masadaki erkekler bacaklarınıza bakıyor” diye büzükdaşlarını gammazladı. Geri zekâlı üç kız da “Teşekkürler İrfan, sen çok iyi birisin, biz biliyoruz zaten o terbiyesizleri” diye buna aferin çekti. İyiyi görürsün, tenhada bir denk getirdi mi mıncıklanmadık yanın kalmaz.

Biten sigarasını söndürmeden yere attı, burnuna ızgarada pişmekte olan köftenin kokusu geldi. Anacık ne aşı pişirdi acaba? Peder bey hindinin birini kesseydi bari. Yüzünü ekşitti. Şuna bak, açlıktan midemiz sırtımıza yapışacak. Hadi bakalım Bilecen Arif, cuma bugün, oğlan geliyor, hazırlığını yap. Köy meydanında avanak avanak gezinip durma!

Hemzemin geçide yaklaşırken, demiryolu korkuluklarından atlayıp karşıya geçen öğrencileri fark etti.

Bak Allah aşkına, şu tiplere bak. Rabbim şöyle tren bir geçiverse de alayınız altında kalsa. İnsan gibi şu hemzemin geçitte bekleseniz ne olur? Her sene kaç kişi geberdi bilmiyor musunuz? Bak bak, birinin ceket yırtıldı, oh canıma değsin, beter ol! Hadi kara tren, çuf çufla aslanım, çabuk gel de şöyle bir temizlik yap, memleket mikroptan arınsın. Ah, gözleri kara yaşlı Feyza Hocam benim, biz sana layık değiliz, biz mahvettik senin hayatını. Sen en güzel üniversiteleri bitir, gel burada bir zanaat okulunda hocalık yap, çobanlık yapamayacak adamlara İngilizce öğret. Biz sana layık değiliz, ah canım gamzelim, melek hocam benim.

Hemzemin geçitte yük treninin geçmesini beklerken, köftecilerin az ötesinde seyyar bir kaset satıcısı gözüne çarptı. Saatine baktı, daha dolmuşun kalkmasına yeterince vakit vardı. Tezgâha doğru yöneldi. Adam acele acele kasetleri yere serdiği kartonda düzeltiyor, hemen toparlanıp gidecekmiş gibi hızlı hızlı bağırıyordu: “Sezen Aksu var, Nilüfer Var, Kayahan bile var. Hadi bakalım, hizmet ayağınıza geldi. Ümit Besen burada. Orhan Babacılar, Ferdiciler, Müslümcüler, yetişen alıyor. Moderin Tolkink var gençler! Madonna var, Duran Duran var. Maykıl Ceksıncılar, Bed albümü burada, koşun.”

Eğilip kasetleri incelemeye başladı. Sağ omzuna biri dokundu, döndü, kimse yoktu. “Ne haber Tacer!” Soluna döndü, Nazan. Vay numaracı, nasıl da sırıtıyor kahpe.

“İyiyim, sağ ol Nazan, sen?”

“İyiyim ben de, kaset mi bakıyorsun?”

Yok, ebeme bayramlık basma bakıyorum.

“Evet, dolmuşa daha vakit vardı da, biraz oyalanayım dedim.”

“Tamamdır, ben de bir inceleyeyim bakalım neler var, görüşürüz.”

“Görüşürüz Nazan.”

Gerzek! Aklınca şakalar yapıyor. Sen önce götüne sahip çık, millet donunu rengine varana kadar biliyor. Salak!

Kenara doğru geldi, aradığı kasetin adını hatırlayamıyordu. Sorsak şimdi rezil olmak da var, bu da dibimde. O esnada, “Affedersiniz, Corç Maykıl var mı acaba?” dedi Nazan.

Bak sen, neler dinliyor. Hele salağa.

Adam en uçtan eğilip bir kaset uzattı: ”Buyur abla, son kaseti.”

“Aaaaa… Nasıl yani, müziği bıraktı mı?”

Tacer gözlerini devirdi. Okul okul değil ki erkeği ayrı sığır, kızı ayrı çatlak. Bak söylediği lafa.

“Yok abla, yanlış anladın. Yani, en yenisi bu.”

“Ay, ben de, bir an… Ödüm koptu.”

Elini göğsüne götürdü, sonra da başparmağıyla üst damağını arkaya doğru aniden ittirip, tekrar elini göğsüne koydu. Derin nefes aldı.

Tacer adamla yalnız kalmak istiyordu. Satıcı kenara doğru gelince, önce Nazan’ı kollayıp hemen sokuldu:

“Ağbi, Başkalaşıyorum var mı?

“Ne?”

Eben! Bir kere de anla be adam. Nazan’ı kontrol etti, o kendi halindeydi.

“Başkalaşıyorum.”

“Valla ilk kez duyuyorum. Kimin albümü bu?”

Nazan’a tekrar baktı, uzaklaşmıştı. Rahatladı.

“Ahmet Kaya.”

Adam durdu, düşündü:

“Şeyi mi diyorsun, Başkaldırıyorum.”

Tacer gözlerini devirdi. Her ne boksa be adam!

“Evet ağbi.”

Kasetin yüzüne bile bakmadan, ceketin cebine attı. Parasını uzattı. “Nazan, görüşürüz arkadaşım” dedi ve hemen uzaklaştı.

Adam da inadına yapar gibi anlamıyor. Kızın diline düştük mü sınıfta sıçarlar ağzımıza, rezillik. Ulan, daha şu yaşımda usandım bu hayattan. Ah Feyza Hocam, ya sen? Ya senin derdin?

Köy dolmuşu durdu. En arkaya attı kendini, her zamanki yerine. Hemen de cama dayadı başını. Hızla ilerleyen aracın penceresinden, evlere, gelip geçen insanlara, parklardaki çocuklara bakarken hayallere daldı.

“Merhaba Hocam, ben Tacer. Elektrik öğretmeniyim, okula yeni geldim. Sizi uzun zamandır görüyorum ama bir türlü tanışma fırsatı bulamadım.”

“Hoş geldiniz hocam. Buyrun, oturmaz mısınız? Evladım, bak bakayım buraya. Öğretmenimiz yeni gelmiş, bir çay al da gel hadi kantinden. Feyza Hoca dersin.”

Dolmuş, birkaç duraktan daha yolcu aldıktan sonra dönüp tekrar okulun karşısına geldi, durdu. Normalde burada beklemeden geçerdi.

“Çok teşekkür ederim, çok naziksiniz. Sizin branşınız nedir hocam?”

“İngilizce benim. Dokuz Eylül mezunuyum, peki ya siz?”

Birden dolmuşta ayaklananlar oldu, ön tarafa doğru koşuşturanlar… Tacer başını camdan kaldırdı, o da ön tarafa doğru hareketlendi. Dolmuşta bir kadın korkunç bir çığlık attı: “Ay! Gördüm gördüm, aman yarabbi, gitmiş gencecik kadın. Çok kötü!” Hemen bir poşet buldu, kustu.

“Ben de Gazi Teknik Eğitim mezunuyum hocam. Memleket?”

“Aydınlıyım ben, ya siz?”

“Öyle mi, ben de Balıkesirliyim.”

Yolcular tekrar yerine otururken yüzleri dehşet içindeydi. Kadının biri dizlerini dövüyordu. Tacer başı iki eli arasında, öylece dondu kaldı.

“A, yakınmışız. Şimdi izninizle derse kaçayım ben Tacer Hocam, tanıştığımıza tekrar memnun oldum.”

“Feyza Hocam, ben de çok memnun oldum. Benim dersim bugünlük bitti, pazartesi görüşmek dileğiyle.”

Kara bir yaş süzüldü Feyza Hoca’nın gözünden, kan çanağı gözleriyle Tacer Hoca’ya uzun uzun baktı. Bir şey demedi.

Polis, tekrar yolu açtı. Dolmuş ağır ağır ilerlemeye koyulurken Tacer araçtan fırladı. Hemzemin geçide doğru hızla koşmaya başladı.

Uzaktan bir ambulansın acı acı bağıran siren sesi geliyordu.

Çağdaş Küçük