25812
Mehmet Can Şaşmaz

Yaşlandığını çocuklara “Topunuzu keserim.” dediğinde anladı. Bu sözü söyledikten sonra şakakları hâlâ kara mı yoksa karlı mı, önemli değildi.

Tehdidi duyan üç çocuktan ikisi korkuya kapılıp durdu, üçüncüsü çetindi, “Biz hep burada oynuyoruz, kimse karışmıyor.” dedi.

“Top sahası mı burası? Ağaçlar var, dallarını kırarsınız.”

Çocuk aldırmadı hatta hareketinin içinde hayali yaprakları da savurur gibi topu sektirmeye devam etti.

“Sen hangi blokta oturuyorsun bakayım? Babanı çağır onunla konuşacağım.”

Bir makinenin pistonlarıymışçasına kıvrılıp inen bacaklar bu sözle duruverdi. Adam onu korkutabildiğini sandı; oysa sıska bacakları içinden taşan boşluğa düşmüştü. Yüzündeki ifadeye anlayışla bakılırsa eğer, geride kalanlara buluşan o buruk gri de görülebilirdi.

Doğum gününe bile gelmemiş babası. Üniversiteli bir sevgilisi varmış, İstanbul’da yaşıyormuş. Ne de çok şey biliyordu şu site görevlisi!

Duyduklarının ardından çocuğu sinsi bakışlarla süzdü. Sarışın, renkli gözlüydü. “Annesi de böyle miydi? Hem de kalbi kırık bir kadın.” Çocuk bu düşünceyi okumuşçasına kızgınlıkla baktıktan sonra müthiş bir hırsla topa vurdu ve bir gül dalından kırılıp savruldu.

Oysa daha düşünceleri okuyamayacak yaştaydı. Aslında babasını anımsayınca, o sonbahar saçan haline bürünmüştü elinde olmadan.

İki ay olmuştu bir kere bile aramamıştı. Telefonun ucunda sanki aşılmış bir ses duvarı, yıkılası.

Adamın yüzü kan kırmızı bir renge çaldı. Sanılır ki top onun yüzünde patlamış. Oysa henüz kırılmamış şeyler vardı ve buna engel olmak hâlâ elindeydi. Hatta o gülle annenin kapısını çalıp romantik bir şikayette bile bulunabilirdi. Birlikte çocuğu sevebilirlerdi.

Ama öfkesinden hız alıp üstüne yürüdü. Yürümek değildi bu, görülmez kapıları kıran bir koçbaşı gibi pata küte savruldu. Kendini güçlükle durdurduğunda gölgesi artık çocuğu boğan bir karabasandı. Başını eğip, korku dolu o küçük yüze acımasızca baktı.

“O kadar yaramazsın ki baban bile seni bırakıp gitmiş işte.”

Mehmet Can Şaşmaz