IMG-20190514-WA0011.jpg
Aydoğan Yavaşlı

Bazen (bu; akşamdır, sabahtır, öğledir, ya da günün en olmadık saatlerinden biridir ve inanın genellikle günün en olmadık zamanlarından biridir!) şiir düşünürüm. Dünya var olalı yan yana gel(e)memiş o birkaç sözcük, bir damlanın musluk ağzında bir süre biriktikten sonra su dolu bir kovaya şıp diye düşüvermesi gibi düşüverir içimde bir yere. Bu, bazen bir dize olur, bazen birkaç dize… Bazen de kısa bir şiirin tamamı; bitmiş, son biçimi verilmiş hali. Üşenmeyip bir yere not etmem gerekir ama yapamam. “Neden?” diye soracak olursanız… Elbet tuhaf; bir yere not etmem gereken ve etmeye değer dizeler bana soğuk gecelerin en boktan saatlerinde, örneğin tam da yatağımı ısıtmışken gelir. Bir süre önce başucuma sevgili karımın da ısrarları üzerine küçük bir not defteri ile kalem koyası oldum, ama hemen caydım. İçimdeki ses, böyle yaparsam esin perilerimin bana ihanet edeceğini (ya da, edebileceğini, diyelim) söyledi. Gerçekten ihanet edip etmeyeceğini anlamam için küçük bir denemede bulunmam gerekiyordu. Yapmadım! Böylesi bir denemeden çıkarabileceğim sonuç, kim bilir kaç şairin işine yarayacaktı. Acaba ben, başucunda duracak defterle kalemin beni tedirgin etmesinden mi korktum? Çünkü öyle sanıyorum ki, onlar öyle başucumda durdukça gözüme uyku girmeyecek, kendimi şiir düşünmeye zorunlu hissedecektim. Gerçi yayımlanmış şiir kitaplarım vardı, bu yüzden kendimi şair sayabilirdim ama gene de temkinli olmakta sayısız yarar vardı. Hem, içimdeki bilinmez bir yere günlerimin gecelerimin en olmadık saatlerinde birkaç dize düşüp duruyor diye kendimi el çabukluğu marifet şair saymamın pek akıllıca bir yanı yoktu. Böyle yapanlar, genellikle acemilerdi. Acemiler, kitap bile yayımlamadan birkaç dize çiziktirip kendilerine “şair” pâyesi verirler ve her zaman gülünç, bazen de acıklı olurlardı. Yok yok, dizeler gitsinler gelsinlerdi. Nasıl gidiyorlarsa öyle gelirler, beynimin sağlıklı kalmayı başarabilmiş bir köşesinde mayalandıktan sonra küçük bir çağrışımla su yüzüne çıkabilirlerdi. Yeter ki ben şiir düşünmeyi sürdüreyimdi.

İtiraf etmezsem ölürüm: Önemli bir sorunum var. Karım! Yazdığım ve yazmayı düşündüğüm tüm şiirlere muhaliftir o. Buna sebep olan (bunu da itiraf etmeliyim artık!), benim! Bir dost söyleşisinde (evet, yazık ki o da vardı!), “Şiir, bir tür kodlar toplamıdır,” gibisinden laflar etmiştim. Evet evet, şiir dediğin, kodlarla kurulmuş bir sistemdi, iletiyi kodlardı. Kodlarsa, imgelerdi. İmgeler sözcüklerden oluşurdu.

Bu tanımlardan hareket eden sevgili karım, şiirlerimi çözmek, çözüp olmadık sonuçlar çıkarmak için öyle bir gayretkeşlik içine girdi ve doğrusu öyle ustalıklar gösterdi ki, bir ara çok zeki bir kadına sahip olduğumu bile düşündüm.

Tanrım, ne çözümlemelerdi onlar! Gerçekte şiirlerimin ardı arkasını gören, oradaki kodları çözen ve yerli yerine oturtan yalnız o idi. Ülkemizin tanınmış eleştirmenleri onun yanında kak yesinlerdi. Onların boş boş gevezelik etmekten ve hatta gerçeğin üstünü örtmekten başka bir bildikleri yoktu. Hepsi, ama hepsi zır cahildi. Bir şiiri yazdıran psikoloji neydi, hangi sosyolojik zeminde yazılıyordu, şiir tarihinin içindeki yeri neydi, hangi felsefi akımlardan besleniyordu?

İşte o “eleştirmen” sıfatlı adamların bunlardan haberleri bile yoktu!

Tabii sevgili karımın psikolojiden anladığı -buna anlamak denirse- benim psikolojim… Tarihten anladığı, aile albümümüzdeki fotoğraflarla sınırlı tarihimizdi. Ve elbet, düşüp kalktığım kadınlar! Çünkü sevgili karıma göre ben onlara ve onları yazıyordum. Bir tür mektuplaşmaydı yaptığım, ya da bir aşk kayıtçılığı… Diyelim filan şiirimde geçen “ıslak ve karanlık koyak” betimi, ona göre, sözgelimi bundan bir süre önce müthiş bir yasak aşk yaşadığım kadının bacak arasıydı. “Ben o tül perdeyi kanla yırttım” demişsem, o, bundan benim genç ve bakire bir kızla yattığım sonucunu çıkarıyordu. “Buldum!” diyordu, “kadının adı, Alev.”

“Sen FBI ajanı olmalıymışsın,” dediğimde şiirimde ya da şiirlerimde geçen bütün atış, köz, kavrulmak, yanmak, kor sözcüklerinin dökümünü çıkarıyor, beni teslim alana değin konuşuyordu.

Evet evet; psikoloji, tarih, sosyoloji, felsefe…

Bu sırrın sizden çıkmayacağını bildiğim için söylüyorum: Gerçekte zaman zaman bu tür hinoğlu hinlikler düşünmüyor ve yapmıyor değildim. Beni şu ya da bu derece etkilemiş insanları (nedense bu insanlar hep dişi oluyordu!) şiirlerimin bir yerine gömüyordum. Bununla sanırım kendimi kandırıyordum, belki de tatmin oluyordum. Zaten bu yüzden şiirlerim aşklarımın karnavalı, resmigeçidi gibi bir şeydi. Tabii bazen de mezarlığı!

Ben ne zaman şiir düşünsem, biricik karım, benim yeni bir aşka başladığıma inanırdı. Öyle ya canım, yoksa nasıl şiir yazardım?! Ben şiir düşünüp şiir yazıyorsam, herkes bilmeliydi ki, ufukta yeni bir sevgili var. Ya da henüz bitmemiş bir aşkın yorgunuyum.

Buna içtenlikle inandığı için çevremdeki kadınlara (ve hatta genç kızlara!) kuşku ile bakar, “Acaba o orospu bu mu?” sorusunu gözlerinde pervasızca gezdirirdi. Gözlerinde o ilkel ve komik kuşkunun şimşekleri, ağzında şiir sanatına ilişkin bir yığın terim… Aman tanrım! Kendi kendime kaç kez kahrettim, ama sonunda şiir yazmayı ve düşünmeyi bıraktığımı onun da bulunduğu bir dost söyleşisinde söyleyerek rahata kavuştum.

Bundan böyle, şiir kadar soylu bir edebiyat dalı olan hikâyeye verecektim kendimi. Hikâyeler okuyacak, hikâyeler düşünecektim. Sevgili karım hikâye yazma ya da okuma iştahımı yeni bir sevgiliyle açıklayamazdı herhalde. Böyle bir şeye kalkışırsa ağzının payını hemen, o an verirdim:

“Anlaşıldı, sen edebiyat ve sanat düşmanısın!”

Bir sabah, Nabokov’un Lolita’sını okurken yakaladı beni. Üzerinde pek durmaz gibi yaptı. Ama birkaç gün sonra O. Henry’nin Bir Aşk Hizmeti’ni elimde görünce dayanamadı.

Çabucak okuyup bitirmeliymişim, çünkü bundan böyle benim okuduğum bütün kitapları o da okuyacakmış.

Safın biriyim ben canım: Çok sevindim buna. Fakat bir süre sonra içimdeki ses gene rahatsız etmeye başladı. Sevgili karımın tarih, psikoloji, sosyoloji ve hatta felsefe bilgileri aniden depreşebilirdi. Başucumdaki hikâye notlarımı engin edebiyat bilgisinin terazisinde tartar ve…

Yayımlanan ilk hikâye kitabımı okumadı da yuttu sanki. Yutmayı bitirir bitirmez bana darıldı. İki hafta konuşmadı. Beni oralı göremeyince ikinci haftanın sonlarına doğru yatağını ayırdı. Doğrusu, yatağını ayırması epey hoşuma gitmişti. İşime de gelmişti. Kocaman yatakta sere serpe yatıyor, yeni hikâye düşleri kuruyordum. Yazılsa kıyameti koparacak hikâyeler…

Onu, yüreğimdeki yeni sevgiliyi bütün özellikleriyle anlatan hikâyeler yazmalıydım. Çünkü zaten onunla olduğum her an, başlı başına bir hikâyeydi. Öncelikle, bir yasak aşktı bu. Ben, onun bu yaşına değin tanıdığı ilk erkektim. Benle her şeyi ilk kez yaşıyordu. Küçüktü, çocuktu, yaramazdı. Bana gençliğimi yeniden yaşatıyordu. Onu hikâyelerimde kodlayarak ölümsüzleştirmeliydim. Hikâyenin kahramanı, yani ben, onu bazı günler iş çıkışı kent postanesinin köşesinde bekliyordum. Alıp bir dostumun oturmadığı (kiraya da vermediği) evine götürüyordum. Kapıdan içeri adım atar atmaz öpüşmeye, sevişmeye başlıyorduk. Onu kucağıma alıyor, salondaki divana yatırıyordum. Öpüşürken bir yandan soyuyor, soyunuyordum. Bana bir ara bakire olduğunu söylüyordu. Birkaç dakika şaşkın, donup susuyorduk. Ben, her şeyi göze aldığımı söylüyordum, sahiplenici.

O da!

“Hikâye bu ya!” diyorduk.

Islak ve karanlık koyağın tül perdesini kanla yırtıyordum.

Aydoğan Yavaşlı