Norgunk yayınları Aralık ayı içinde iki yeni “Alice” baskısı yayımlıyor. “Alice’in Harikalar Diyarındaki Maceraları”nın ikinci baskısıyla birlikte, Lewis Carroll’ın devam kitabı olarak yazdığı “Aynanın İçinden ve Alice’in Orada Karşılaştıkları” da okurla buluşacak.

Pelin Kırca’nın illüstrasyonlarıyla, Bülent Erkmen’in tasarımlarıyla zenginleştirdiği kitapların çevirmeni Armağan Ekici, çeviri sürecinde yaşadıklarını anlatmak üzere İstanbul’a geliyor.

ELXKR87WsAABpXZ

“Aynanın İçinden ve Alice’in Orada Karşılaştıkları”ndan tadımlık bir bölümü ilginize sunuyoruz:

“Kemeriniz ne güzelmiş!” dedi Alice âniden. (Bu yaş meselesini gayet kâfi derecede konuştuklarını düşünüyordu: konu seçmek sıraylaysa, sıra şimdi ona geçmişti.) “Yani en azından,” diye düzeltti söylediğini biraz daha düşününce, “kravatınız ne güzelmiş, demeliydim—yok, kemeriniz—yani—ay kusura bakmayın!” diye ekledi büyük bir üzüntüyle, çünkü Hamdi Damdi fena halde darılmış gibi görünüyordu bu söze; Alice keşke bu konuyu hiç açmasaydım diye düşünmeye başlamıştı. “Keşke neresi beli, neresi boynu bilebilseydim!” diye geçirdi içinden.

Belli ki Hamdi Damdi’nin tepesi fena atmıştı, bir iki dakika boyunca hiç konuşmadı, nihayet tekrar söze başladığındaysa sesi kalın bir hırıltıyla çıktı.

“Bu dediğin—son derece—münasebetsizceydi,” dedi sonunda, “insan kravatı kemerden nasıl ayırdedemez!”

“Biliyorum, çok cahilim,” dedi Alice, o kadar alçakgönüllü bir sesle söyledi ki bunu Hamdi Damdi insafa geldi sonunda.

“O bir kravat, evladım, çok da güzel bir kravat, senin de dediğin gibi. Beyaz Şah’la Kraliçe’nin hediyesi bana. Anladın mı şimdi!”

“Sahiden öyle mi?” dedi Alice, gayet de güzel bir konu seçmiş olduğunun ortaya çıkmasına sevinmişti.

“Onu bana,” diye devam etti Hamdi Damdi düşünceli bir sesle, bir yandan da bir dizini öbürünün üzerine atıp elleriyle dizini sararken, “onu bana—doğmayım-günü hediyesi olarak verdiler.”

“Pardon?” dedi Alice şaşkın bir havayla.

“Pardonluk bir durum yok, ben iyiyim,” dedi Hamdi Damdi.

“Yani, doğmayım-günü hediyesi ne oluyor, demek istedim?”

“Doğumgünün olmayan bir günde verilen hediye oluyor, tabii ki.”

Alice bir süre bu konuyu düşündü. “Bence doğumgünü hediyeleri daha iyi,” dedi sonunda.

“Sen de ne dediğini hiç bilmiyorsun!” diye bağırdı Hamdi Damdi. “Yılda kaç gün var?”

“Üçyüzaltmışbeş,” dedi Alice.

“Peki kaç doğumgünün var?”

“Bir.”

“Peki üçyüzaltmışbeşten bir çıkarırsan kaç kalır?”

“Üçyüzaltmışdört, tabii.”

Hamdi Damdi inanmış görünmüyordu. “Bunu kâğıt üzerinde görmeyi tercih ederim,” dedi.

Alice cebinden ajandasını çıkarıp görsün diye çıkartma işlemini yazarken gülümsemesini saklayamadı:

365

    1

 —

364

 —

Hamdi Damdi ajandayı aldı ve dikkatle inceledi. “Hesap doğru gibi görünüyor—” diye başladı.

“Ters tutuyorsunuz!” diye sözünü kesti Alice.

“Sahiden de ters tutuyormuşum!” dedi Hamdi Damdi neşeyle, Alice defteri çeviriverirken. “Bana da biraz tuhaf gibi gelmişti. Dediğim gibi, hesap doğru gibi görünüyor—her ne kadar şu anda bunu güzelce inceleyecek zamanım olmasa da—gösterdiği sonuca göre de doğmayımgünü hediyesi alabileceğin üçyüzaltmışdört günün mevcut olduğu anlaşılıyor—”

“Şüphesiz,” dedi Alice.

“Doğumgünü hediyesi alabileceğin ise tek bir gün var, dikkat edersen. İşte izzet budur!”

“‘İzzet’ derken ne demek istediğinizi anlamıyorum,” dedi Alice.

Hamdi Damdi onu horgörerek gülümsedi. “Tabii ki anlamazsın—önce benim sana anlatmam gerek. Bu sözle ‘işte seni tarumar eden argüman budur!’ demek istedim.”

“Ama ‘izzet’, ‘tarumar eden argüman’ anlamına gelmiyor ki,” diye itiraz etti Alice.

Ben bir kelimeyi kullandığım zaman,” dedi Hamdi Damdi, epey kibirli bir sesle, “tam tamına ne anlamda kullanmak istiyorsam sadece o anlama gelir—aşağısı, yukarısı kurtarmaz.”

“Kelimelere o kadar farklı anlamlar yüklemeniz mümkün mü acaba?” diye sordu Alice. “Bence asıl mesele bu.”

“Kimin sözü geçecek acaba?” dedi Hamdi Damdi, “bence asıl mesele bu.”

Alice’in o kadar kafası karışmıştı ki hiçbirşey diyemedi; bu nedenle, Hamdi Damdi bir dakika sonra tekrar söze başladı. “Kimisi pek huysuz olur—özellikle fiiller: en kendini beğenmişleri onlardır—sıfatlar ne istersen yapar, ama fiiller hiç söz dinlemez—ama ben hepsini istediğim gibi güderim! Anlaşılmazlık! Budur benim şiarım!”

“Lütfen, bana söyler misiniz,” dedi Alice, “ne anlama geliyor şimdi bu?”

“Bak şimdi akıllı bir çocuk gibi konuşmaya başladın,” dedi Hamdi Damdi, çok memnun görünüyordu. “ ‘Anlaşılmazlık’ derken bu konuyu yeterince konuştuk ve artık sen bundan sonra ne yapmaya niyetli olduğunu söylesen iyi olacak çünkü hayatının geriye kalan kısmını burada dinelerek geçirmeyi düşündüğünü hiç sanmıyorum demek istiyorum.”

“Bu tek bir kelimeye yüklemek için epey fazla bir anlam,” dedi Alice düşünceli bir sesle.

“Bir kelimeyi böyle çok fazla çalıştırdığım zaman,” dedi Hamdi Damdi, “fazla mesaisini mutlaka öderim.”

“Oo!” dedi Alice. Başka birşey diyemeyecek kadar şaşırmıştı.

“Ah, cumartesi geceleri etrafımda toplanmalarını görmen lazım,” diye devam etti Hamdi Damdi, başını ağır ağır sallayarak, “maaşlarını almak için, hani.”

(Alice onlara neyle ödeme yaptığını sormaya cesaret edemediğinden, ben de sana bunun ne olduğu anlatamıyorum.)

“Kelimeleri açıklamayı pek güzel biliyorsunuz, Beyefendi,” dedi Alice. “Bana şu ‘Cabarvakname’ denen şiiri açıklayabilir misiniz?”

“Bir duyalım hele,” dedi Hamdi Damdi. “Yazılmış olan tüm şiirleri açıklayabildiğim gibi, henüz yazılmamış olanların da önemli bir kısmını açıklayabilirim.”

Bu çok umut verici geliyordu kulağa, Alice de ilk kıtayı okudu:—

“Börül vakti çevişkandı

Jiren ve matkayan tovlar;

Rubet ınzırları ğandı,

Sıfildi tüm borogovlar.”

“Bu şimdilik gayet kâfi,” diye sözünü kesti Hamdi Damdi: “burada bol bol zor kelime var. ‘Börül vakti’ öğleden sonra dört anlamına geliyor—akşam yemeği için börülceleri kaynatmaya başladığın vakit.”

“Çok güzel oldu,” dedi Alice: Ya ‘çevişkan’?”

“Şimdi, ‘çevişkan’, ‘çevik ve yapışkan’ demek. ‘Çevik’le ‘ayağına çabuk’ aynı şey. Görüyorsun ya, bir portmantoya benziyor—bir kelimede iki anlam üstüste.”

“Şimdi anlıyorum,” dedi Alice düşünceli bir sesle. “Peki ‘tovlar’ ne oluyor?”

Tov dediğin porsuk gibi birşeydir—kertenkeleye de benzer—tirbuşona da.”

“Çok tuhaf görünüşlü bir mahluk olmalı.”

“Öyledir sahiden de,” dedi Hamdi Damdi: “Yuvalarını güneş saatlerinin altına yaparlar, peynirle beslenirler.”

“Peki ‘jirmek’ ve ‘matkamak’ ne demek?”

Jirmek, bir jiroskop gibi kendi etrafında dönüp durmak demek. Matkamak ise matkap gibi delik açmak anlamına geliyor.”

“Güneş saatinin etrafındaki çimenliğin adı da ‘yoluk’ olmalı, değil mi, dedi Alice, kendi parlak buluşuna kendisi de şaşırmıştı.

“Tabii ki. “Yoluk” denir, çünkü, önünde de uzun bir yolu vardır, ardında da—”

“Sağında ve solunda da herhalde,” diye ekledi Alice.

“Tam tamına öyle. Sonra da, ‘sıfil’, ‘sığ ve sefil’ demek (al sana bir portmanto daha). ‘Borogov’ ise zayıf, kırpık bir kuş, tüyleri her tarafa doğru çıkıntı yapar—canlı bir süpürgeye benzer biraz.”

“Ya ‘rubet ınzırları’? dedi Alice. “Korkarım sizin çok başınızı ağrıttım.”

“‘ınzır’ bir tür yeşil domuzdur: ama ‘rubet’ten ben de emin değilim. Galiba ‘gurbette’ gibi bir anlamı var—yollarını kaybettikleri anlamına geliyor yani.”

“Ya ‘ğandı’ ne anlama geliyor?”

“‘ğan’, böğürme ile ıslık arasında bir figân türünün adıdır, ortasında da bir tür hapşırık sesi çıkar: ama, şu aşağıdaki ormana gidersen, duyarsın bu sesi, bir kez duyunca sen de epey memnun olacaksın. Böyle zor zor lafları kim okudu sana böyle?”

“Bir kitapta okudum,” dedi. “Ama bundan çok daha kolay şiirleri bana okuyan biri oldu, galiba İkizlidim’di okuyan.”

“Şiir okumaya gelince,” dedi Hamdi Damdi, kocaman ellerinden birini açarak, “ben de şiir okumakta kimseden geri kalmam, eğer mesele buysa—”

“Hayır hayır, meselenin oraya varmasına hiç gerek yok!” dedi Alice aceleyle, şiir okumaya başlamasını engelleyeceğini umarak.