Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kağıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Edebiyata çocukluğumdan beri ilgim vardı ama yazmak konusunda hiç hevesli değildim. Ömrüm boyunca iyi kitaplar okuyacağım, iyi filmler izleyeceğim, iyi müzikler dinleyeceğim… sanattan beslenen bir parazit gibi yaşayacağım, diyordum. Kafam rahattı! Ta ki bir gün Sema Kaygusuz’un Esir Sözler Kuyusu kitabını okurken bir öykünün ortasında durana ve elime kâğıdı kalemi alıp istemsizce yazmaya başlayana kadar… Yazdığım şeyi dışarıdan bir göz gibi izliyordum, öyküydü. Sonra Varlık’a gönderdim ve yayımlandı, iyice ikna olmuştum: “Ben bir öykü yazmıştım!”

Sonrasında belirli aralıklarla o dürtü geldi. Bazen bir ay bazen üç yıl bekledim o anın gelmesini. On öyküye ulaşınca da (neredeyse on yıl sürdü) kitabım olsun istedim. Olaylar böyle gelişti.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

Önce, yukarıda anlattığım gibi, istemsizce bu türde yazmaya başladım. Sonra üzerinde düşününce, sanıyorum başka türde yazamazdım. Çok hikâye biriktirmiştim çocukluğumdan beri. Onların bir dışavurumu olacaktı ve bu, şiirle olamazdı. En çok okuduğum tür olmasına rağmen roman ise mizacıma uygun değildi; lafı dolandırmayı oldum olası sevmezdim. Bir de gerçekten çok farklı düşünme biçimleri, çok farklı algılar gerektiriyor roman ve öykü. Benim kafam öykücü gibi çalışıyor galiba.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Kitabımın yayımlanma sürecinde bir sıkıntı çektiysem, kendimden dolayı çektim. Kitap olacak yekûna ulaşamamaktı tek sıkıntım. Nihayet ulaşınca da kitabımı yayımlamak isteyen üç yayınevi arasında bir tercih yaptım. Yayınevini belirlerken ise birçok kişiye danıştım, nihai olarak da Ketebe’yi tercih ettim.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Kitabımın editörlüğünü, yolun başındayken tanıştığım ve desteğini hep hissettiğim çok değerli Cemal Şakar yaptı.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Pek bir şeyin değişeceğini ummuyordum, değişmedi de. Ama kitabımın olması beni mutlu etti.

Telif aldınız mı?

Aldım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

İlki dahil yazdığım tüm öyküler Varlık, Dergâh, Hece, İtibar, Post Öykü gibi dergilerde yayımlandı. 2009’u milat alırsak 10 yıldır mutfaktayım.

Ayrıca ilk öykümü yazdığımda, halihazırda Yumuşak Ge dergisini çıkarıyorduk. Sonrasında da Post Öykü geldi. Mutfakta bu anlamda da bayağı vakit geçirdim.

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Yakın çevrem kitaplarla iç içe bir hayatım olduğunu zaten biliyorlardı. İşim dolayısıyla da edebiyatın, okuma-yazma uğraşının hep içindeydim. O sebeple bu anlamda bir değişiklik olmadı.

Peki, bundan sonra?

Bundan sonra da öykü yazmaya devam etmek niyetim…