Polat Özlüoğlu 1974’te İzmir’de doğdu. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nde okudu. 2015 yılında ilk öykü kitabı Günlerden Kırmızı, 2017 yılında ikinci kitabı Hevesi Kirpiğinde çıktı. Üçüncü öykü kitabı Peri Kızı Af Buyrun 2019 yazında yayımlandı.

Şenay Eroğlu Aksoy, Polat Özlüoğlu ile söyleşti.

Kitabın oluşma sürecinden söz etsek… Bir üst kurmacadan yola çıkan öykülerden mi oluşuyor Peri Kızı Af Buyrun?

Uzun zamandır üzerine düşündüğüm ve yazmak istediğim meselelerin başında geliyor Peri Kızı Af Buyrun’da mevzu bahis olan konular. Kadın olma hali, toplumsal cinsiyet kodları, eril tahakküm, ötekileştirme, baskı-şiddet ve bütün bunların doğup büyüdüğü yer olan ‘aile’ kavramları her zaman kafamı meşgul etmiş ve dert olmuştur içime. Öyküleri aylarca kurgulayıp sonra yazan biri olmadım hiç. Dolayısı ile o an aklıma ne geldiyse, ne takıldıysa içimin ağlarına, ne düştüyse zihnimden kaleme yazmaya başlıyorum. İlk öykü Anakızhala, annemin çocukluğundan hatırladığı bir komşu kadının ismiymiş. Gerisini hatırlamıyordu annem, isim o kadar cezp etmişti ki o kadına bir hayat kurguladım. Ardından gelen öykülerde bu minvalde oldu, kör bir musluktan azar azar akan su gibi sayfalara sızdı kadınlar, kaybedenler, dışlananlar, arazlar, enkazlar, yaralar. Toparlamaya başladığımda bütün öyküler neredeyse kadın ağzından, kadın gözünden, kadın yüreğinden gelmiş gibiydi ve hepsi topluma, mahalleye, aileye, erke bir başkaldırı, bir direniş, bir karşı duruş halindeydi. Bir tematik bütünlüğe kendiliğinden kavuşmuştu. Aslında çıkış noktası annem oldu. Anneler her zaman bilir. Dolayısı ile annelik, aile olmak, kız-erkek evlat olma hali, birlikte yaşama, büyüme, yaşlanma hikayeleri öykülerin içine usul usul sızdı. Bunun yanında anneliği güzelleyen değil eleştiren, sorgulayan, içini deşen, gelenekten geleceğe anneliğin değişen dönüşen hallerini masaya yatıran bir bakış olmasına dikkat ettim.

Kitapta yer alan öykülerde masallar, söylenceler, deyimlerle karşılaşıyoruz sık sık. Bunların öykülerine katkısı nedir sence?

Deyimler, söylenceler, masallar sözlü gelenekten gelip zamanla yazıya dökülmüş nesilden nesile değişip dönüşerek toplumsal hayatın içine sızmıştır. Hepimiz çocukluğumuzda masal okumuş ya da dinlemiştir. Ben masalları özellikle seviyordum. O düşsel dünyanın içinde kaybolmak hoşuma gidiyordu. Ama günümüzde bize anlatılan masalların pek de masum olmadığı, cinsiyetçi olduğu, belli ideolojileri empoze ettiği, kalıplaşmış toplumsal norm ve önyargıları içinde barındırdığını öğrendik. Biraz da bu yüzden Peri Kızı Af Buyrun’da geleneksel masallara inat, mutlu sonla biten, prensin prensesi kurtardığı cinsiyetçi klişelerden sıyrılmış daha karanlık, tekinsiz, anti-masal hatta karşı masal da diyebileceğimiz masallar yazdım. Masallar, deyimler öyküde gerçeklik algısını kırıyor, düşsel bir atmosfer yaratıyor, anlatımsal bir zenginlik, duygusal bir bağ kurmayı mümkün kılıyor okurla metin arasında, içine çekiyor adeta. Hem şiirsellik hem melodik bir anlatım hem de yerellik ve kültürel bir birlik duygusu veriyor.

Peri Kızı Af Buyrun’daki öykü kahramanlarında anne imgesi eksikleri, geleneksel ve kültürel boşluklarıyla gerçek bir kişilik üzerinden çizilirken babalık imgesi sert, donuk, tırnak içinde söyleyecek olursak kötücül bir yerde duruyor. Bu imgeler nasıl oluştu sence? Gerçekle bağlantısı üzerinden yorumlamanı istesem…

Sanırım biraz da benden kaynaklı aslında, çocukluğumdan taşıyıp getirdiğim bir şey çünkü bu imgeler. Anne figürlerinin tuhaf bir şekilde yoğun olduğu bir ailede büyüdüm. Kalabalık bir kadın popülasyonunun olduğu bir evdi evimiz, ninem, teyzem, halalarım, yengelerim, gelinler, görümceler, komşular, gelen giden çok olurdu. Seksenlerde çocuksun sıkılıyorsun, yapacak işin yok, en iyi yaptığın şeyi yaparsın, dinlemek ve izlemek. Günün büyük bölümünü kadınlarla geçiriyorsun, babayı gördüğün saatler o kadar az dolayısı ile anne figürü hep daha baskın. Önemli olan gözlem, bir yazar için en güçlü silahtır. Sonuçta kadınlar öykülere bir şekilde daha belirgin sızıyor, konuşan, ağlayan, gülen, can çekişen, isyan eden, acı çeken kadınlar. Baba figürü ise bir o kadar geride, silik, belirsiz ama gölgesi, lekesi, nefesi hissediliyor. Sonuçta Peri Kızı Af Buyrun’da tematik bir bütünlük var. Kadınların başından geçen, içinden akan, yüreğinden sızan öyküler çoğunlukta. Türkiye’de, dünyada, bu zamanda kadın olmak, öteki olmak, kurban olmak, istismar edilmek, şiddete uğramak, ayakta kalmak, direnmek ve ölmek üzerine kadın söyleminin ağırlıklı olduğu dişil bir dil hatta cinsiyetsiz bir dile sahip metinler. Her gün bir kadın cinayeti haberi duyuyor, okuyor ya da seyrediyoruz. Birkaç tweet, birkaç like ile vicdanımızı rahatlatıp ertesi gün gazete sayfalarında bırakıp, unutuyoruz o kadınları. O kadınların bir hayatı, hayalleri, umutları, isimleri olduğunu unutuyoruz. Ben bir virgül koyuyorum bu öykülerle. Kim bilir belki okurlardan biri durup kendini onlardan birinin yerine koyar.

Bazı öykülerinde kadınlık durumuyla göbek bağı kuran obje, araç ve eşyaların –Çalı Süpürgesi adlı öykündeki süpürge gibi– etkileyici bir şekilde kullandığını görmek heyecan verici… Objelerden yola çıkıp sembole dönüşen ilişkilendirmeler kafa yorduğun şeyler mi?

Evet öykülerde obje, nesne en genel manasıyla eşya kullanımı üzerine çokça kafa yoruyorum ve seviyorum. Eşyanın kurgu içinde bir karaktere dönüşmesini, bir anlam sırtlanmasını, canlanıp dillenmesini, hislenmesini önemsiyorum. Eşyanın bir sembole, bir metafora hatta öykünün içinde leitmotife dönüşmesi fikri beni heyecanlandırıyor. Bir yazar olarak eşyanın bir ruhu ve hafızası olduğuna inanıyorum. Bir evin, bir kalemin, bir masanın, bir kilimin, bir bardağın, bir tarağın, bir saksının, bir gömleğin tıpkı bizim gibi bir belleği var. Düşününce o evde kimlerin yaşadığı, o evin taşlarının nereden geldiği, o evin merdivenlerinde kimlerin yürüdüğü, o duvarlara kimlerin yaslandığı, pencerelerinden kimlerin baktığı, o izler, dokunuşlar, nefesler, iç çekişler, bakışlar, yaslar, acılar, her bir şey o evin bir tarihi olduğunu imliyor benim nazarımda. Yıkılana kadar o ev kendi belleğini, ruhunu, hayaletini içinde taşıyor. Bu yüzden öykünün içinde yer alan basit, ufacık bir obje, karakterlerin, olayın, atmosferin daha görünür, anlaşılır, inandırıcı hale gelmesine büyük katkı sağlıyor kanımca.

Ceylan Gözleri adlı öyküdeki etkileyici sonun, hikâyesine tanıklık ettiğimiz kahramanın masumiyetine bir gönderme olduğunu düşünüyorum. Öykünün sonunda gerçeküstü bir sıçramayla ortaya çıkan ceylan, sert bir çıkışa yaslanmadan zalimliği ifşa etmenin, masumiyetin altını çizmenin incelikli yolu olmuş. Ne dersin bu konuda?

Çok güzel bir noktaya değindin. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki şiddete istesek de istemesek de bütün mecralarda maruz kalıyoruz. Televizyon, radyo, internet, sosyal medya, diziler, filmler ve en önemlisi şehirde, sokakta, yolda, işyerinde, evde hem psikolojik hem fiziksel bir şiddet içinde savruluyoruz. Peri Kızı Af Buyrun kitabında daha çok bu şiddete maruz kalmış, bu şiddetin içinde ayakta kalmaya, direnmeye, yaşamaya hatta ölmeye çalışan kadınlar, ötekiler var. Ben hoyratlığı, kötülüğü, zalimliği anlatmanın en iyi yolunun inceliği, naifliği, masumiyeti imlemek olduğunu düşünüyorum. Doğadan yararlanmak, toprağa, havaya, suya dönmek, doğadaki canlılara, bitkilere, hayvanlara yaslanmak onların bakışından, kokusundan, sesinden, duruşundan, güzelliğinden, saflığından yararlanarak metinde insanın dehşetini, pisliğini, şiddetini, kötülüğünü tüm çıplaklığıyla ortaya koymak mümkün bence. Ceylan bu canlılar içinde en saf ve masum yaratık, çağlar ve medeniyetler boyunca efsanevi metaforik bir anlamı da var. Başka türlü o hüznü, kederi, ıssızlığı anlatmanın imkanı yoktu. Ancak bir ceylanın gözlerindeki bakış o kötülüğü ifşa edebilirdi zannımca.

Peri Kızı Af Buyrun’da ötekinin sesine odaklanıyorsun daha çok. Nedir öteki sence?

Ötekinin sözcük anlamı bilinenden, sözü edilenden ayrı, öbür demek aslında ama günümüzde bir dışlanmışlık, yok sayılma, görmezden gelinme, toplum dışına itilme, değersizleştirme, ayırımcılık kavramları ile eş değer kullanılıyor. Neredeyse aşağılamak için öteki diye kestirip atıyor insanlar. Hayatımızın bir evresinde hepimiz öteki konumuna düşüyoruz ancak çoğunda farkına varmıyoruz. Kalın çizgilere ihtiyaç yok bunun için. Bir bakış, bir söz, bir hareket bile ötekileştirebilir insanı. Ama kitapta daha çok önyargı, suçluluk ve dışlanma gibi kavramlar irdeleniyor. Sosyal hayatın dışına itilmiş, gönüllü ya da istemeden geleneksel toplumsal normlara uymayan, red eden, kabullenmeyen, ait olduğu çevreyi, aileyi yadsıyan, uyum sağlayamayan ve böylece öteki diye adlandırılan kadın karakterler var. Benim yazarlık serüvenimde üzerine çokça kafa yorduğum bir kavram ‘öteki olmak’. Dinsel, ırksal, cinsel, ekonomik, etnik, politik odaklı her türlü ayrımcılık günümüz dünyasında öyle şiddetli ve yoğun hissediliyor ki insan yaşarken de yazarken de kendini sorumlu hissediyor hem vicdanen hem ruhen. Bu yüzden toplum dışına itilme ve yabancılaşmayı tüm doğallığıyla işlemeye çalışıyorum metinlerde. Patriarkal aileye, heteronormatif cinsiyet rollerine, toplumsal ikiyüzlü ahlaka ve devletin sessizleştirme dayatmalarına dikkat çekip bu düzenin içinde kaybolan insanları görünür kılan, onların hayatına, duygularına, çıkmazlarına odaklanan öyküler yazmaya çalışıyorum.

Anlatmak istediğin meseleyi etkileyici bir dil, anlatım ve ayrıntılar bütünüyle kurmacada harmanlıyorsun. Nasıl yazıyorsun? Öyküler kendini mi yazdırıyor, yoksa tüm bu bileşenler üzerine kafa yorarak, geri dönüp çalışarak mı ilerliyorsun?

Aslında yazmaya başlarken bende pek ne yazacağımı bilmiyorum. Öyküler kendiliğinden geliyor. Defteri kalemi elime aldığımda aklıma ne gelirse o anda yazmaya başlıyorum. Bazen bir imgenin, bazen bir objenin, bir fotoğrafın, bir bakışın, bir ismin peşine düşüyorum bazen de bir karakter gözümün önünde ete kemiğe bürünüp geçip gidiyor peşinden yakalamaya çalışıyorum. Bir serüvene atılmak gibi yazmak. Gözlerin tamamen açık gündüz düşü görmek, uyanıkken rüyaya dalmak belki de. Düşsel bir yanı var yani. Benim için önemli olan bir kere yazmaya başlayınca bitirmeden defteri kapatmamak. Sanırım tılsımlı bir şey öyküyü bekletmeden sonlandırmak. Sonrası tufan gibi bir şey. Çünkü asıl iş ertesi gün başlıyor. Gecelerce günlerce o öykü ile yatıp o öyküdeki karakterlerle kalkıyorum. Öykünün dili, kurgusu, karakterleri, mekanı, zamanı belirginleşip sisler ardında hatları keskinleşiyor. Bu yüzden öykü yazmak önce bir rüya görmek sonra onu anlamlandırmak, çözmeye çalışmaktır. Öykü yazarken kendimi labirentte gibi hissediyorum. Çıkışı bulursam öyküyü bitiriyorum yoksa içinde ben de kayboluyorum.

Gerçek ve kurmaca, edebiyat ve yaşam, desem neler söylemek istersin?

Öyküde gerçeklik ve kurmaca iç içedir. John Cheever şöyle der, “Eğer bir halının üzerinde durduğuna inanırsa onu altından çekebilirsiniz.” Sanırım çok net bir şekilde anlatıyor gerçekliğin kurmaca ile olan muhteşem birlikteliğini. Yaşam ve edebiyat ise birbirine tutulan aynalar gibidir. Çok katmanlı, net ve aynı zamanda puslu, sisli. Edebiyat yaşamı yansıtır, yaşam ise edebiyatı içinde barındırır.

Öykü ne değildir sence?

Öykü uzun ya da kısa olmak zorunda değildir. Öykü gerçekçi olmak zorunda değildir. Hayatın içindeki gerçekliğin kurgu aracılığıyla yazarın gözünden, ruhundan, içinden yansıyan bakışıdır. Proust “Her birimizin gördüğü başkalarının göremediği özel bir evrenin açığa çıkışıdır” der.

Kendi döneminden kimleri takip ediyorsun, sevdiğin öykücüler ve öyküler üzerine ne söylemek istersin?

İyi yazılmış, sağlam kurgusu, özenli dili, üzerine düşünülmüş, ince elenmiş sık dokunmuş öyküler okumayı her okur gibi bende seviyorum. Sevdiğim çağdaşım yazarlar arasında ilk aklıma gelen Yalçın Tosun mesela. Ardından Behçet Çelik, Mine Söğüt, Mehmet Erte okumaktan haz aldığım, kitaplarını merak ve heyecanla beklediğim yazarlar.