13.Kasım.19

Kurt Vonnegut’tan çeviriyorum:

Sabır

Yaratıcı yazı sınıfımdaki
bir genç kadın, yıllar önceydi,
bana şöyle dedi,
mahcup, itiraf eder gibi,
kendisini gerçek bir yazar olmaktan
alıkoyan şeyi,
ki bu da hiç ceset görmemesiydi.
Başımı omzuna yasladım
ve dedim ki:
“Sabredeceksin biraz.”

Bazı insanlar gerçekten böyle düşünüyorlar. Büyük fırtınalar, büyük acılar ve “uçlarda” yaşamanın yazmaya (ya da yaratıcılığa) müspet etkisi olduğu yanılgısındalar. Vonnegut, dalgasını geçmiş tabii. Öğrencisi olan genç hanımefendinin “ölü insan” veya “ceset” görmeyi yazarlıkla ilintili görmesi de muhtemelen Vonnegut’un o derslerde anlattığı Dresden anılarından olmalı. (Bildiğiniz üzere Kurt Vonnegut, 2. Cihan Harbi sırasındaki Dresden Bombalaması’na “esir” olarak şahit olmuştur.)

kurt-vonnegut_8661

Gerçek bir yazar (ya da sanatçı, şair, müzisyen) olmak için büyük acılar yaşanması gerektiğine dair o tuhaf kabulü duyduğumda, her seferinde, Pablo Neruda’nın yazdıkları gelir aklıma. Saf Şiir Yoktur kitabında yer alan Eleştirmenler Acı Çekmelidir başlıklı denemesinde, kendisini mutlu olmakla itham eden bir eleştirmene yanıt olarak şunu yazar Neruda: “Ona göre, içimdeki mutluluk şiirimi zayıflatıyormuş. Bana acıyı salık veriyordu. Bu teoriye göre apandisit en yetkin nesri yaratmalıdır; karınzarı iltihabının da kimi yüce şiirler yaratması mümkündür.”

Neruda da, anlamışsınızdır elbet, dalgasını geçiyordur.

19.Kasım.19

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde
Yahya Kemal Beyatlı

Körfezdeki dalgın suya bir bak; göreceksin
Nato’nun kablosu durmakta derinde.
Can Yücel

***

Cânân ki gündüzleri gelmez
Akşam görünür havz üzerinde
Ahmet Haşim

Canan ki Degüstasyon’a gelmez,
Balıkpazarı’na hiç gelmez.
Orhan Veli

26.Kasım.19

İnsanın -uzun ya da kısa- yaşamı içerisinde bir şeylerden vazgeçtiği an’lar… Tam olarak ne zaman, söz gelimi, insan itiraz etmekten vazgeçer? Aşık olmaktan, şair olmaktan ne zaman vazgeçer? Doğru orantı var burada: Zamanda yol aldıkça, yaşlandıkça vazgeçtiğimiz şeylerin sayısı da artıyor. Sonunda, eğer arzularımızdan heveslerimizden tutkularımızdan tamamıyla vazgeçmişsek ölüyoruz. Öldüğümüzde sönmüş balon gibi pörsümüş bir biz kalıyor geriye biz’den. Bedenlerimiz zaten çoktan pörsümüş oluyor. Genç ölenlerimize daha çok üzülüyoruz çünkü henüz sönmemiş heveslerin öksüz kaldığını görüyoruz.

Ölmeyi kim icat etmiş ki!

Ne demişti Sappho:

Biliyoruz,
ölüm şerdir.
Ölürdü tanrılar da
eğer ölüm
iyi bir şey olsa.

16.Aralık.19

Hasan Ali Toptaş’ın yeni romanı Beni Kör Kuyularda’yı, Shakespeare’den ve Ezginin Günlüğü’nden el alarak tek cümleyle özetleyelim: Gözyaşınla (taşınla) da eğlenir, onu da alıp satar bu dünya.

Hasan Ali Toptaş, son derece politik bir roman yazmış. Evet, Beni Kör Kuyularda romanı, son zamanlarda okuduğum en politik metin (tabii, söylemeye gerek yok herhalde, en politik ve edebi metin.) Latife Tekin’in (aynı anda yayımlanan) son iki romanı Manves City ve Sürüklenme kadar, en az onlar kadar politik bir edebi eser Beni Kör Kuyularda.

19.Aralık.19

Doğrusu, çocuk ve gençlik edebiyatına ilgim olduğu söylenemez. O zaman nereden esti de Ağacın Hafızası’nı okudum? Belki çevirmen referansından (Emrah İmre), belki kitabın kapağının albenisinden, belki bir okurluk içgüdüsüyle… Bilmiyorum ama iyi ki okumuşum.

Biraz da kışın üzerimdeki menfi etkisinden olacak –burada da yalan söyleyecek değiliz ya– birçok yerinde gözlerim sulanarak, gırtlağımla göğsüm arasında yakıcı bir yumru hissederek okudum Ağacın Hafızası’nı. Vurucu bitirişleri olan kısa bölümlerden oluşuyor roman. Böylece daha rahat bir okuma deneyimi sunuyor (bir aşırı yorum belki ama bu açıdan, birçok kez Barış Bıçakçı’nın Aramızdaki En Kısa Mesafesi’ni hatırlattı Ağacın Hafızası bana). Kitabın 11-13+ yaş için uygun olduğu belirtiliyor. Nedir, bana soracak olursanız, belki de yetişkinler için daha uygun bir kitap Ağacın Hafızası. Öyle ya da böyle, her yaştan okur okuyabilir. Zaten + simgesi bunu ima ediyor.

0001846807001-1

Ben de ilkokulun sonlarında artık Muzaffer İzgü’nün ve Aziz Nesin’in kitaplarını (çocuklar için yazdıklarını değil), Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyadesi’ni, Fakir Baykurt’un romanlarını okumaya başlamıştım. Ne anlıyordum, ne kadarını anlıyordum okuduklarımın; bilinmez.

Sözü yormayayım, Ağacın Hafızası’nı okudukça dedemi hatırladım. Romanda, dede Joan torunu Jan’ı her gün okuldan alıyor. Dedemle benim çok az okul anımız var… Uyuma saatinden hoşlanmadığım için okuldan kaçıp hemen yakındaki parka gitmiştim. Dedemi orada buldum, beni beklerken. Anaokulu hayatım da böylece çabucak, üçüncü gününde, bitmişti.

Dedem beni başımdan öperdi, saçlarımdan. Çocuğu öpe öpe yüzünü eskiteceksiniz derdi.

Ağacın Hafızası, beni çocukluk anılarıma götürdü.

23.Aralık.19

Bazı meselelerde kafalar neden bu kadar karışık, anlayabilmiş değilim. Birkaç sene olacak, bir “etkinlik”te konuşmacı yazarın ağzından “yazar adayları” gibi bir laf duymuştum. O zamandan beri, ne zaman buna benzer sözler eden birini görsem naylon görmüş beygir gibi ürkerim.

Hasbelkader on küsur yıldır öykülerim, yazılarım yayımlanıyor. Naçizane tavsiyem, kimsenin sizi “yazar adayı” olarak tanımlayarak üstünüzde tahakküm kurmasına izin vermeyin. Nedir, henüz yazmaya niyetli olup tek satır yazmamışsanız, belki o zaman “yazar adayı” tanımlamasını kabul edebilirsiniz. Yine de adaylıktan asilliğe terfi etmek için hiç kimsenin lütfuna, atölyesine ya da tavsiyesine muhtaç değilsiniz. Yazar adaylığı, sevgili dostum Hakan Sipahioğlu’nun Parşömen Sanal Fanzin’in “Nasıl Yazar Oldum” bölümündeki yazısında söylediği gibi bir şey olabilir ancak: “Şahsen sadece yazar değil, fotoğrafçı, sinemacı, poliglot, scuba dalışçısı, seyyah ve astronot da olmak isterdim. Ve olabilirdim de. Tıpkı diğer herkesin de olabileceği gibi. Yazar oldum, çünkü yazmak ne fotoğrafçılık veya sinemacılık gibi pahalı ekipmanlar, ne seyyahlık veya poliglotluk gibi süreğen bir boş zaman istiyor. Yazar olabildim, çünkü yazmak en demokratik sanatsal üretim biçimi. Bir kalem ve not defteri, ya da bir bilgisayar yetiyor. Yazar oldum çünkü –yukarıdaki bir ifademle kısa bir süre için çelişeceğim ama– bir yazar olduğumu öteden beri biliyordum. Ama –şimdi çelişkiyi çözüyorum– bir farkla: Aslında herkesin potansiyel bir yazar olduğunu da biliyordum. Herkesin potansiyel bir fotoğrafçı, sinemacı, poliglot, scuba dalışçısı, seyyah ve astronot olduğunu bildiğim gibi. Biliyordum ki milyonlarca insanın yazmak gibi en demokratik sanatsal üretimin dışında kalmış olması yazarlığın yalnızca seçilmiş kişilere has bir iş olduğundan değil, yazarları ayrıcalıklı kılan bir eşitsizlik var olduğundan.”

Bahsettiğim kafa karışıklığının neden olduğu başka bazı tuhaf durumlar da var elbette. Öyküleri dergilerde yayımlanan, hatta kitapları yayımlanmış arkadaşlar, “Ben kendime yazar demiyorum, daha yolun başındayım” gibi tuhaf cümleler sarf ediyorlar sözgelimi.

Yazıyorsun, öykülerini bir yayınevi basmaya değer bulmuş, farklı dergilerde görünmüşsün, demek birçok kimsenin beğeni ölçütlerine göre nitelikli bulunmuş yazdıkların, yayımlanmaya değer bulunmuş. Ve yazar değilsin öyle mi? Nesin peki, marangoz mu? Buradaki “tevazu oyunu”na ne gerek var: “Yazar demiyorum kendime, daha yolun başındayım.” Sana yazarlığın Everest’ine çıktın diyen yok ki zaten. Kaldı ki bu nasıl hiyerarşik konumlandırmadır: “Bu işe yıllarını vermiş ustalar varken, ben kendime yazar diyemem.”

Usta olmak zorunda değiliz, kendimizi askeriye rütbelerine benzer hiyerarşik konumlara, rütbelere yerleştirmek zorunda değiliz. Yazmak istiyorsak, hevesimiz ve azmimiz varsa yazarız. Yaptığımız işin adı yazmak olur, bize de yazar derler. Bu kadar basit!

“İyi” yazmak, “çok” satmak, “usta” olmak… Bunlar bizim dışımızdaki şeylerdir. Daha doğrusu yazma eyleminde mündemiç olan şeyler değildir. Yazma uğraşının doğası gereği, zaten, daha “iyi” yazmak isteriz.

Zaman denen büyük usta, işte ancak o, bize paye verecektir. Yazmakla mutlu olanların ihtiyaç duymadığı payeleri.

25.Aralık.19

Bugün İsa Peygamberin doğum günü, bugün ya da 6 Ocak, hiç fark etmez. Şu fark eder ama:

“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya, hem de paraya kulluk edemezsiniz.” (Matta, 6:24)

***

Yıl biterken iki yeni öykücüm oldu, bundan sonra yazdıklarını takip edeceğim iki genç yazar: Mehmet Fatih Özbey ve Gülhan Tuba Çelik.

Onur Çalı