Ayın Öyküsü’nü Aysun Kara seçti.

IMG_6071-05

Küçükken apartmanın çatısına çıkar, içi su dolu poşetler atardık yola. O içi su dolu poşetler gibi hızla aşağıya düşüyorduk. Bir an önce yedek paraşütümü açmak istiyordum, fakat diğer su dolu poşet, yani müşterim, yani bir anlamda hayatını bana emanet etmiş o arkadaş, Ferit, kendi yedek paraşütünü açamıyordu.

Bir şeyler söylüyordu, ağzını açıp kapıyordu, ama uğultu dışında bir şey duyamıyordum. Duymama da gerek yoktu aslında: Akşam Cimbom maçı kaç kaç olur demiyordu muhtemelen. Nasıl başardıysa yedek paraşütünün fermuarını sıkıştırmıştı. Yanımda sabun olsa sürer kayganlaştırır ve açardık pıt diye. Ama insanın aklına bazı şeyler çok sonradan geliyor.

Yere iyice yaklaşmıştık, artık hiç vaktim kalmamıştı. Poşetler yerde patlayıp sular üzerlerine sıçrayınca neye uğradıklarını şaşırıp hoplayıp zıplayan insanlara çok ses çıkarmamaya çalışarak güler, aşağıdakiler kafalarını yukarı çevirince biz kafamızı içeri çeker, saklandığımız yerde devam ederdik gülmeye. Patlamak veya sıçramak istemiyordum. Ferit’e denemeye devam etmesini söyleyip açtım paraşütümü.

Çocuğunu havaya kaldıran bir baba gibi yukarı çekti beni paraşüt. Biraz kuvvetsiz bir baba gibi ama. Bir tuhaflık vardı. Evet, bacaklarımdaydı Ferit. Öyle sıkı sarılmıştı ki bacaklarıma, onları koparacak sanmıştım. Paraşüt iki kişiyi taşımak için tasarlanmamıştı, özellikle iki iri adamı. Neticede biraz önceki kadar hızlı olmasa da düşüyorduk.

Çarpma anını hatırlamıyorum, tamamen silinmiş hafızamdan. Gözlerimi açtığımda çalılar ve kayalardan başka bir şey görmedim. Güneş epey alçalmıştı, demek ki iki-üç saattir buradaydım. Ferit görünürlerde yoktu. Doğruldum. Elimle ilk yardım derslerinde gördüğümüz gibi sağımı solumu, kafamı, kollarımı, bacaklarımı kontrol ettim; kırık çıkık yok gibiydi. Sadece elim hafif kanlıydı, üzerime sildim. Ayağa kalktım, dizlerim biraz ağrıyordu. Bir dağın yamacından balkon gibi dışarıya çıkıntı yapmış büyük bir kayanın üzerindeydim. Paraşütüm biraz ilerideki çalılara takılmış, bir bayrak gibi sallanıyordu, savaşı kazanmış ama ağır kayıplar vermiş bir ordunun hüzünlü bayrağı gibi.

Kayanın ucuna doğru ilerleyince onu gördüm. Benim bulunduğum çıkıntının biraz aşağısındaki bir başka çıkıntıda hareketsiz yatıyordu. “İyi misin?” diye bağırdım, cevap vermedi. Tekrar bağırınca hafifçe kıpırdadı, bir şeyler söyledi, ama anlayamadım. “İyi misin?” dedim tekrar. Yine tuhaf bir şeyler söyleyip yavaş hareketlerle oturur pozisyona geçti. Uzun uzun bir şeyler anlattı bu sefer. Bildiğim hiçbir dile benzemiyordu konuştuğu dil. Çocukken kasete sesimizi kaydeder, sonra kaseti söküp içindeki şeridi ters çevirip takar ve tekrar dinlerdik. Dinlediğimiz kendi sesimizdi, ama bütün kelimeleri ve cümleleri tersinden duyduğumuz için yabancı bir dil gibi gelirdi, çok eğlenirdik. Şimdi onun söyledikleri de ters çevrilmiş gibiydi. Bu sefer pek eğlendiğim söylenemez tabii, çünkü bir bok anlamıyordum. Fakat öfkelendiğini hissedebiliyordum. Hatta belki de küfür ediyordu. Doğru konuşsana oğlum!

Çıkıntının en ucuna gelerek ona olabildiğince yaklaştım. Tekrar bir şeyler söyledi; yine aynı, anlamsız şeyler. Bir süre sonra tamamen rastgele konuşmadığını fark ettim. Bir iki tane anlamsız sözcük vardı sanki sürekli gevelediği. Bir kaza geçirip aniden yabancı bir dilde, mesela Fransızca veya Çince konuşmaya başlayan kişiler olduğunu okumuştum bir yazıda. Ferit de Korece konuşuyor gibiydi sanki. Bir kere bir Kore filmi seyretmiştim, aynı oradakiler gibi konuşuyordu Ferit. Filmde herkes birbiriyle kavga eder gibi konuşuyordu. Belki de Ferit küfür falan etmiyordur.

Yanına inebilir miyim diye eğilip aşağı baktım ama nereden baksan dört metre vardı mesafe. Atlayarak inebilirdim tabii ama sonra nasıl geri çıkacaktım? Tekrar etrafa göz gezdirdim. Beş-on metre üstümden patika gibi bir yol gidiyordu sanki. Tırmanabilir miydim? Gözümle bir rota oluşturdum. Ayağımı sokacak bir oyuk buldum, oradan hız alıp yukarıya tutunmaya çalıştım ama olmadı. Tekrar deneyecektim ki, bacağıma küçük bir taş geldi. Sonra da bağırtısı. Aşağıdan bana taş atıyordu herhalde. Tam o saniye “Kim lan bu?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bu dönem çok fazla müşterim de olmadı aslında, ama daha birkaç saat önce atlayış yaptığımız bu adamı şimdi çok net hatırlamadığımı fark ettim. Neredeyse hiç konuşmamıştık. Sadece adının Ferit olduğunu hatırlıyordum. Öyleydi galiba. Uca yaklaştım tekrar. Aynı yerdeydi. Sürekli aynı kelimeyi söylüyordu. Tenha deyip duruyordu. Tenha, tenha, tenha… Bir eliyle de yanağını tutuyordu. Tenha. Evet tenhadayız Ferit. Oldukça tenha bir yerdeyiz. Sadece ikimiz varız. Metrekareye düşen kişi sayısına bakarsak çok da tenha sayılmaz aslında, benim bulunduğum yer beş metrekare falandır herhalde, seninki de üç falan. Dağın toplam metrekaresini düşündüğümüzde ise, haklısın, oldukça tenhadayız. Bunları düşünmeyi bitirdiğimde hâlâ tenha demeyi sürdürüyordu. Hay tenhana sıçayım senin! Evet, tenhayız! Evet, kimse yok! Sus artık!

Tırmanmayı bir kere daha denemeye karar verdim. Fakat az önce ayağımı soktuğum o oyuğu bulamıyordum. Bakarak bulamayınca ellerimle dokunarak aramaya başladım ama yoktu oyuk. Aşağıdaki yine uzun uzun bir şeyler anlatıyordu. Konuşmayı unutan birinin aniden gevezeleşmesi de enteresan gerçekten. Bunun da bilimsel bir açıklaması var mıdır acaba? Beynin susma merkezi diye bir merkezi var ve orası mı zarar görmüştür mesela? Ne anlatıyor olabilir bu kadar uzun? Orada sadece garip sesler çıkartıp hiçbir şey yapmadan durması ve ben bir çözüm bulmaya çalışırken bana engel olması da iyice sinirimi bozmaya başlamıştı. Sus lan artık!

Susamıştım ama mataram görünürde yoktu. Aşağıya baktım, onunki hemen yanındaydı. Elleri sağlamdı, en azından matarayı bana fırlatabilirdi. Matarayı atmasını söyledim. Anlamadı. Ya da anlamazlıktan geldi. İnsan konuşmayı unutabilir, söylemek istediği sözleri söyleme yeteneğini kaybetmiş olabilir ama aynı şeyin duyma için de geçerli olabileceğini hiç tahmin etmiyorum. Komutu kısaltıp sadece “At” dedim, yine anlamadı. Bunun anlamayacak nesi var? At işte. Bunu kediler, köpekler bile anlar. “At!” “Suyu at!” Bardaktan su içer gibi yaptım. O zaman anladı. Suyundan biraz içip attı. Beyninin görme merkezi sağlam demek ki maşallah. Ama hızlı atamadığı için kayaya çarpıp yere düştü matara. Bilerek atamamış olabilir mi? Taşı çok güzel atabiliyordu çünkü.

Yine bir şeyler saçmalamaya başladı. Yine aynı kelimeleri tekrar ediyor, yine garip el kol hareketleri yapıyordu. Anlamadığın bir dili ne kadar dinleyebilirsin? Ne kadar tahammül edebilirsin? Anlamadığımı anlayamıyor muydu acaba? Bu kendine güven nereden geliyordu? Hem saçma sapan bir şekilde konuş, karşındaki seni hiç anlamasın, hem de konuş babam konuş. “Git bir Koreli bul da, ona anlat derdini,” diye bağırdım. Bir süre sustu. Kısa bir süre. Sonra yine konuşmaya başladı. Bu sese tahammül edemiyordum artık. Büyükçe bir taş buldum, havaya kaldırıp uca yaklaştım, “İster misin?” diye bağırdım. “İster misin?” Korktu. Yattığı yerde iyice büzüşüp sustu. Taşı üzerine atacakmış gibi yapıp son anda yere bıraktım. Ayağımla en uca kadar ittim sonra.

Hava kararmak üzereydi. Önce oturdum, sonra yattım sırtı üstü. Paraşütü katlayıp yastık yaptım başıma. Aşağıdakinin de sesi kesilse… Fakat böğürüyordu. Zaman geçtikçe inlemeye benzedi sesi. Bir hayvan gibi inliyordu. Uyumak istiyordum.

Bir zaman sonra bir taş daha geldi. Kalktım. Hava iyice kararmıştı. Yavaşça uca yaklaşıp aşağı baktım, karanlıkta hiçbir şey görünmüyordu. Sadece ne olduğunu anlayamadığım iki küçük ışıltı vardı. Ardından bir hırıltı duydum. İstemsizce geri çekildiğim anda üzerime doğru sıçradı. Pençeleşmiş elleriyle zemine tutunmaya çalışıyordu. Ayağımla ezdim onları. Bir köpeğinkine benzer tiz bir inilti çıkarıp düşmeye başladı. Paraşütü açıldı sonra.  Karanlıkta yavaş yavaş küçülüp kayboldu.

Helikopterin pata pata sesleri ile uyandım, gözlerimi açtım ama hiçbir şey göremiyordum. Yanıma birisi geldi, eğilip bir şeyler söyledi. Ayağa kalktım. Yukarıdan bir merdiven sallanmıştı, tutunduk. Sonra da buraya geldim işte. Kaç gündür bu amonyak kokulu hastane odasındayım, bilmiyorum.

Yatağımın tam karşısındaki pencereden dağ görünüyor. Buradan bakınca bile çok büyük. Küçükken oynadığım bir oyun aklıma geliyor. Gözlerimi kapatıyorum, birkaç saniye bekleyip açıyorum, dağ yine aynı yerinde, yine çok büyük. Tekrar kapatıyorum. Üzerimde bir gölge beliriyor. Gözlerimi açıyorum. Koltuk değnekli bir adam tepemde durmuş bana bakıyor. Konuşmasını bekliyorum ama bir şey söylemiyor. Kim bu? Ferit mi? Ama sakallı.

Değneğini duvara dayıyor. Yavaş hareketlerle eğilip yerdeki çöp kovasını alıyor. Kovayı iki elinin arasına alıp tam üzerimde havaya kaldırıyor. Bana bakıp bağırıyor: “Tübizit!” Ne ki şimdi bu? Kovayı üzerime atacak gibi yapıyor. Kafamı kollarımın arasına alıyorum, dizlerimi karnıma çekiyorum. Tekrar bağırıyor: “Tübizit! Tübizit!” Kovayı yavaşça indirip yanımdaki komodinin üzerine koyuyor, koltuk değneğini alıyor, ağır adımlarla uzaklaşıp gözden kayboluyor.

Hakan Önder