İnsanın bilime felsefeye sanata dönük yapıp etmeleri, ortaya koyabileceği en anlamlı edim. Buna bakarak sanatın yaşama tutunma, onu savunma biçimi olduğu söylenebilir. Hawking’in, “hayat varsa umut vardır,” özdeyişini de bu bağlamda almak gerekiyor.

Oturmuşuz bir masada, Oğuz Demiralp, Türkçede hangi yazarları, hangi romanları okuduğunu soruyor karşısındakine. Yazarın ağzından, bir anda “zehirliyor” sözcüğü fırlıyor. Bilincim kaydını yapıyor hemen. Dediğine göre romanı İngilizceden veya çevirisinden okuyormuş. Bizimkiler zehirliyormuş onu.

Duyduklarım doğru mu diye yanımdakilere bakıyorum: “Evet”. Bir çalım Akşit Göktürk geçiyor usumdan, Okuma Uğraşı başlıklı denemeleri. Bırakın yazarı, “alımlayıcı” okurun da okuması zorunlu bir doruk yapıt. Oğuz’un da yıllar önce değindiğini anımsıyorum buna. (Somut, Ekim, 1979, sayı 10) Okuma uğraşında çünkü önemini korudu hep, başucu kaynaklarımızdan oldu söz konusu yapıt. Ama karşısındaki yazarı utandırmıyor yine de.

Kendi dilinin edebiyatını, bu dilde verimlenmiş romanları küçümseyen bir yazar, dünya edebiyatına nasıl eklemlenir?

Semih Gümüş, Notos’un son sayısında “dünya edebiyatı” olgusunu deşerek zihnimizi açıyor. Sunuşundaki şu satırların altını çizdim Semih’in:

“Büyük ve küçük edebiyatlar sorununun ilk düşünürlerinden olan Kafka da kendi küçük edebiyat dünyasından çıkmıştı. Sonunda kendisi saptamadı durduğu yeri ama modernizmin dünya edebiyatındaki en keskin dönemecinin Kafka’nın yaratıcılığıyla geçildiğini düşününce, edebiyatın dönüştürücü gücü nelere kadir, diye de düşünülebilir.” (Notos, Ağustos-Eylül 2019, sayı 77)

Haydar Ergülen, Dağlarca için kaleme aldığı yazısında romana getirmişti sözü. Şöyle diyordu Haydar, “otuz dört cümle”lik Dağlarca açılımında:

“Orhan Pamuk, 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’na Türkiye’nin onur konuğu olması vesilesiyle çeşitli konuşmalar yaptı, yazılar yazdı, bunlardan birinde Türkiye’de romanın öne geçtiğini, artık şiire önem verilmediğini söylüyordu, ki, doğrudur.” (Varlık, Ekim 2014, sayı 1285)

Romancılığımıza Doğan Yeni Bir Yazar: Necla Akdeniz…

Bunca sözü, “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla,” bağlamında alsın romancılarımız. Erken yaşta yitirdiğimiz Göktürk’ün yapıtını, yukarıda adlarını saydığım yazarlar kadar sıkça anmışımdır ben de. Onun şu deyişini sonra: “Her okur kendini okur.” Ne güçlü denemecilerimiz var ama romancılar okumuyor.

Yenice tanıdığım bir romancıya geçmek istiyorum buradan. Geniş okuma yelpazesine sahip görünen Necla Akdeniz’in, Agora tarafından art arda yayımlanan iki romanı, düzeyini de yansıtıyor: Gök Kuşaksız (2018), Kaotika (2019). Yaşamöyküsüne göre “gecikmiş” bir yazar. “Hayat gailesi” için çabaladığı anlaşılıyor. Gecikmeyi, “Şimdi yazıyor,” deyişinden çıkarıyoruz. Pek çok yazar için de geçerli bu.

Necla, açık biçimli romanlarında soyutlayıma dönüştürüme, dile biçeme dayalı anlatı düzeyiyle, kurguda gelgitli çapraz sıçramaları, ayrıntıları yerleştirmede, yan anlam ağı kurup yaymada sergilediği uyarlıkla dikkati çekiyor. Yayımlamaya yeni başlasa da yol aldığı izlenimi bırakıyor yine de. Ütopik, distopik uzanımlara, fantastik geçeneklere dayalı kolayca okunabilecek romanlar bunlar.

Ancak anlatıda gerekirliği aşan bir yığmanın metni ağırlaştıracağı unutulmamalı. Böylelikle kişi, “anlatımcı yazar” olmaya koyulur ki, bu da yorar eylemsizleşip işlevsizleşen okuru.

Bu ön veriler ışığında sevgiyle karşılamamız gereken bir yazar yine de karşımızdaki. O halde gelin romanların içinde gezinelim biraz da.

“Gök Kuşaksız”dan “Kaotika”ya…

Gök Kuşaksız, Gar katliamının toplumsal etkimesi yanında bireysel yaşama uzanan iki farklı düzlemde birbiri içinden akan örgüyle geliyor okur önüne. Katliamda öldürülen Deniz’in yazmaya giriştiği, ancak sürpriz sonla yüzleşeceğimiz bir “roman” okumaya koyuluyoruz. Buna eş ikinci düzlemde İstanbul’dan transferle İzmir’e gelen profesyonel basketbolcu Barış’la ona ayrılan taksi şoförü Murat arasında ardışık akışla gelişen dostluk örüntüleniyor.

Romandaki bu iki farklı düzlemi birbirine girdirirken anlatıyı tek gövde halinde önümüze çıkarıyor yazar. Bir yerde şöyle der Deniz: “Bir daha dilekler tutup, el ele geçemeyecektik altından. Gök kuşaksızdık artık, ne çok yalnızdık!” (s. 38) Anne, kızının yazdıklarını okurken şaşırır, “Ya sen bayağı yazar oldun çıktın başıma, nerden öğreniyorsun bunları, şaşıyorum,” der. Deniz’in yanıtı kısadır: “romanlar sahici hayatlardır, sahteliği kaldırmaz.” (s. 158)

Necla, Gök Kuşaksız’da apaçık ortaya koyduğu muhalif tutumunu, Kaotika’da sürdürüyor. Kaostan kozmosa mitlere yeni bir düzen kazandırmak için girişimlerine tanık oluruz bir grubun. Çalışmaları yönlendiren “Hoca” lakaplı Senih Ataklı, çalışmalara katılan dört kişiye, şöyle özetler yapılacak işi:

“…[G]ayemiz mitleri ortadan kaldırmak ya da unutturmak değildir. İstesek de başaramayız bunu.  Çünkü onlar, insanoğlunun genetik hafızasına çoktan kazındı. (…) O vakit yapmamız gereken şey gayet açık: mitleri içerdiği vahşetten, barbarlıktan ayırmak. (…) Yani demem o ki mitlerin içeriğini değiştirirsek, tarihin akışını da değiştirebiliriz.” (s. 40); “… mitleri yeniden yazmak, yani şiddetten, ayrımcılıktan ayırarak yazmak…” (s. 59)

Senih’in seçtiği psikolog masal anlatıcı, şair, fizikçi, yazılımcı dört kişinin gerek hedeflenen işle ilgili gerekse kendileri arasında, geçmişlerinin de araya girdiği dolantılarla anlatı âdeta farsa dönüşür. Sonuçta Gök Kuşaksız’da melodramatik kimi uçlara karşın Deniz, cıvıltılı içtenlik yayıyor denebilir, ama Kaotika’da alaysama da işe karıştığından enikonu çizgisellik sızıyor bana göre.

Yine de Necla, arka arkaya yayımladığı bu iki romanla ilgiyi hak ediyor. Bundan sonra da dikkatle izleyeceğim yazarı.

M. Sadık Aslankara

Cumhuriyet Kitap’ın 1544. sayısında (19.9.19) yayımlanmıştır.