Adsız
Mehmet Sürücü

Üzerinde iki bardak, elma dilimleri, rastgele saçılmış tuzlu fıstık olan masaya, sesi kısık televizyonun çiğ ışığı vuruyor. Vakit geç. İçkisi biten, yükünü alan kalktı gitti. İkimiz kaldık. Susuyoruz karşılıklı. Uzun uzun. Öyle susarmış gibi değil, gerçekten susuyoruz. Her zamanki gibi. İskelenin dibinde kahve. Kıyıya vuran dalgaların sesi geliyor açık pencereden. Onu dinliyoruz.

“Yine gevezeliğin tuttu.”

“Sustuklarımı da mı duyuyorsun?”

Sustuklarımı duyar gibi bilen, geveze sustuklarımızın mahcubu, uzadıkça uzayan iç monologlara vurgu bu söz. Git başka zaman sus, demenin oncası…

“İçelim mi birer bardak Eforya daha?”

“Eforya ne?”

“İçtiğimiz, yapma rakı. Eforya diyorlar köyde adına.”

Senelerdir köye Bursalı avcılar gidip geliyor. “Onlar da Macir, diyor” köylüler, “…bizim gibi. İyi insanlar.” Macirler gide gele köydeki usta avcılardan domuz avının inceliklerini öğrenirken, meraklısı akşamcılara da kaliteli şarap, rakı yapmanın inceliklerini öğretti.

Kalkıyor. Soğuk dursun diye koyduğu şişeleri dolaptan alıyor. Biri rakı diğeri dut suyu. Rakının pezevengi demişti, bardakları doldururken.

“Na zdrave!”*

“Na zdrave!”

“Gittin mi?”

“Gittim.”

Derenin ortadan ikiye böldüğü köyün iki yakasını birleştiren tahta köprüyü soruyordu. Her gittiğimde üzerinden defalarca geçtiğim köprüyü. Bir ucu toprağa gömülü kalın tomrukların taşıdığı kararmış kalaslar, eğrilmiş mertekler, paslı çelik halatlar; yıllar boyu yağan yağmurun, yakan güneşin, esen rüzgarın, azgın sellerin, kavuran kuraklıkların verdiği eskimişlikle; köprü biraz daha viran, her an çökecek, yıkılacakmış gibi duruyordu. Yine de köprünün bu tekinsiz hali beni her fırsatta ona gitmekten alıkoyamıyordu.

Tahta köprünün orta yerinde duruyordum. Yukarıya baktığımda sonsuz gökyüzü, aşağıda ise dipsiz bir okyanustu gördüğüm. Derenin kıyısında yemyeşil sazlar, birkaç salkım söğüt, yaprakları sararmış iri gövdeli, kalın kabuklarında uzun zamanların açtığı derin çatlaklar olan çınarlar sıralanıyordu. Köprünün ortası derenin de en derin yeriydi. Korkuluğa yaslanıyor, akan derenin yüzündeki dalgacıklarda yansıyan, binbir parça gök kırıntılarına, gölgem suyun dibine düştüğünde kaçışan balıklara bakıyordum. Sazların aralarına, suyun dibindeki çınar köklerine saklanıyorlardı. Uzunca bir zaman kıpırdamadan durduğumda balıkların belki de en haylazı, en sabırsızı fırlayıveriyordu orta yere. Akan suya bırakıyordu kendini. Sürükleniyordu bir süre. Derenin aşağılarına düşüyordu. Sonra telaşlı, korkulu kuyruk vuruşlarıyla varıyordu köprünün altına.

Çivileri paslı, rengi kararmış, gide geçe aşınmış tahtalara her basışımda tahtadan gelen ince, belli belirsiz gıcırtılarda, yılların yorgunu bir nesnenin sızlanmalarını dinliyordum. Kırık, çatlak, araları geniş tahtaların üzerinden daha dikkatle geçiyordum. Derenin ortasına ve iki karşı yakaya çakılan kalın tomrukların sırtladığı, ustaca bir dengeyle ayakta duran köprü; ileriye doğru, sakınarak attığım her adımda sallanıyordu. Bedenimin ağırlığına duyarlı, yorgun, bezgin bir canlıydı sanki.  Her adımımda yanlardaki uzun tomruklardan, tahtalarından, çelik halatların bağlantı yerlerinden gıcırtılar, inlemeler geliyordu. Yıkılır diye korkuyordum. Varsın sallansın, yıkılmaz, köprüyü yapan işinin ustasıymış, diyordum içimdeki korkuyu bastırmak için.

“Ne var ne yok oralarda?”

“Kalabalık! Her zamankinden daha kalabalık. Ağır, zor, çekilmez. O eski mahalle, ne de o eski insanlar yok artık.”

“Biliyorum. Geldiğini söylediklerinde, Yine bunalmış da kaçmış köprü kuşu, dedim kendi kendime.”

Kahvedekilere tahta köprüyü kimin yaptığını sorduğumda hep kaçamak yanıtlar veriyorlardı. Biri ayak olarak kullandıkları kalın tomrukları kestikleri o günün bunaltan sıcaklığını, biri seneler önce ormanda çalışan Tahtacı kadınların ne kadar düzgün lata biçtiklerini, biri vadinin yukarılarında, dere üzerinde başka tahta köprüler de olduğunu, odun yüklü beygirle üzerinden geçerken ayağının tahtaya sıkıştığını, sonra da atı vurmak zorunda kaldıklarını anlatıyordu. Köprüyü yapan ustayı anlatma niyetiyle başlayan her söz uzuyor, bir dağ patikasıymışçasına kıvrılıp bükülüyor, başka yerlere gidiyordu. Bir süre sonra konuşulanlara ilgim azalıyor, onlar anlatırken, vadi boyunca dereden karşıya uzanan bir sürü tahta köprüleri düşünmeye, bu uzak yerlerdeki köprülerin üzerlerinden geçmenin ne kadar haz vereceğinin hayallerini kuruyordum.

Genci de yaşlısı da kalaslardan, tomruklardan, tahtalardan, bu bir değnek, bir baston da olsa ağaçtan yapılan her şeyden konuşmayı seviyorlardı. Seneler önce, babadan dededen duyduğu bir şeyi daha dün yaşamış gibi anlatıyordu bazen gençten biri. Dışarıda sicim gibi yağan yağmurun camda süzülüp aktığı bir gecede, yüzündeki hafif tebessümü çakan şimşeklerin aydınlattığı yaşlı biri, tahta köprülerin artık azaldığını söylüyordu, başladığı cümleyi bıraktığı yerden başka birinin alıp başka yerlere taşıyacağını bilmenin rahatlığıyla. Sanki anlattıkları dışarıdaki şimşeklere, gök gürlemelerine, yağmura anlatır gibi pencereye dönük oturarak konuşuyordu. Köprülerin çoğunlukla beton, taş ve demir olduklarına, tahtadan olanların ise ıssız dağ başlarında, uzak, derin vadilerde unutulduğuna, paslanmaya yıkılmaya terk edildiğine, zaten artık tahta köprü yapabilecek usta da kalmadığına, uzaklardaki bir dağın bilmem hangi vadisinde yetişen kestane merteklerinin bu işler için en uygunu olduğuna, evlerin çatılarına da onlardan kullanıldıklarına varıyor söz.

Böyle zamanlarda kahvede oturup yarım kulakla, sohbetin daldan dala, konudan konuya atlayışlarını dinlerken durduk yerde sebepsiz bir sıkkınlık kaplıyordu içimi. Tahta köprüye gidersem içimdeki bu burukluğun geçeceğini düşünüyordum hemen. Bazen de sıradan, uzun yaz günlerinin dingin ikindi saatlerinde, koyu gölgeli telli kavakların altlarında uzamış otlara uzanmak, dibindeki hendeği sarmış çalılardan böğürtlen yemek, dereye yansıyan göğün derenin karşı yakasından nasıl göründüğüne bakmak gibi uyduruk nedenler buluyordum. Bir neden bulmam da gerekmiyordu aslında. Orada olmak yetiyordu sadece.

“Alışabildin mi köye?”

“Alışmayıp da ne yapayım?”

“İnsanlara çatıyor, tartışıp küfür ediyormuşsun vara yoğa?”

“Ne insanı? Hani nerede insan? Dedikoducu cahiller sürüsü…”

Belki, geçmişte, çocukluğumda kalmış zamanları hatırlattığından seviyordum o tahta köprüde olmayı. Ucunda olta olmayan bir misinayı, kafalarının yanlarında baloncuklar şişirerek vıraklayan kurbağaları, kıyıda, boyunlarını uzatıp güneşlenen kaplumbağaları, aralıksız öten ağustos böceklerini, eskilerde kalan çocukluğumu hatırlıyordum orada. Güneşten ve yağmurdan kararmış tahtalardaki paslı çiviler, üzerinde çakıyla isimler kazınmış kalın tomruklar, bir zamanlar Dere Mahallesi’nin geçmişte kalmış zamanlarını anımsatıyordu. Başımı yukarı kaldırıp gözlerimi kapattığımda o geçmişten gelen imgeleri görüyor, o sesleri, kokuları duyuyordum.

Gözümü kapatıyor, bir imgeler, sesler, kokular dehlizine bırakıyordum kendimi. Ucunda olta olmayan bir misinayı dalgalandırıyordu suyun akıntısı. Etrafında dolanan balıklar misinanın mantarına kuyruk atıyordu. Büyüklü küçüklü kaplumbağaların ıslak sırtlarında beleren gök mavisine bakıyordum. Ağustos böceklerinin kesintisiz korusunun tiz sesleri, ikindi vaktinin daha gelmediğini söylüyordu. Öte yakadaki çayırlıkta kaynayan kazanlardan pişmiş buğday, közlenmiş patlıcan, kaba biber, süt mısırı kokuları geliyordu. Birkaç köpek havlaması, eşek anırtısı, tavuk gıdaklaması, kumru kuğurtusu geliyordu uzaklardan.

Sadece insanların ne söylediğini anlamadığı, insan dışında tüm her şeyin dili olduğunu bildiği, ne söylediklerini anladığı bir zaman olan çocukluğuma gidiyordum o köprünün üzerinde. Balıklar kaplumbağalarla, telli kavaklar söğütlerle, kızıl ağaçlarla, sazlar dipteki kum taneleriyle konuşuyor, aralarında bilmedikleri, merak ettikleri başka dünyalarla ilgili sorular soruyorlardı.

“Ne zaman gidiyorsun?”

“Bilmiyorum.”

Köyde bir süre kaldığımda içimde bir sıkıntı büyüyordu. Hep öyle oluyordu. Seksen hane köyün her yanı insana kesmiş gibi geliyordu. Dağları özlediğimi anlıyordum yavaş yavaş. Çıkarıp sopalayarak tozlarını atıyordum damdaki dededen kalma kepeneğin. Keçi kılı torbaya yolluk olarak bir kutu kibrit, yarım avuç tuz, bir de paslı tırpan koyuyordum. Sonraki günlerin birinde sabah erken kalkıyor, vadideki diğer tahta köprüleri aramaya çıkıyordum.

Onu soruyordu, dağlara ne zaman gideceğimi…

“Bir gün beraber gidelim?”

“Gidelim!”

“Na balkanet?” **

“Na balkanet! Za gurene, za drıva!” ***

Mehmet Sürücü

* Na zdrave! Pomakça, “Sağlığına”
** Na balkanet?, Pomakça, “Ormana?”
*** Na balkanet! Za gurene, za drıva!, Pomakça, “Ormana, yanmak için, odun olmaya!”